Probiyotik denince akla hemen yoğurt, kefir, turşu geliyor. Sonra da işin içine o meşhur soru giriyor: Bunları ne zaman yemeliyiz? Sabah aç karnına mı, kahvaltıyla mı, yoksa akşam mı? Görünen o ki bağırsaklarımız saate bizim kadar takılmıyor.
Beslenme konusunda bazen işi gereğinden fazla karmaşıklaştırıyoruz. Sabah şunu ye, akşam bunu yeme, aç karnına bunu iç, yatmadan iki saat önce şunu tüket...
Probiyotikler konusunda da benzer bir durum var.
Oysa mevcut bilgiler, probiyotik açısından zengin gıdalar için günün belirli bir saatini işaret etmiyor. Yani “Sabah 08.00'de kefir içersen daha faydalı olur” diyebileceğimiz kadar kesin bir tablo yok.
Asıl mesele başka: Ne zaman yediğinizden çok, ne kadar düzenli tükettiğiniz önemli.
Probiyotikleri tek seferlik bir destek gibi düşünmemek gerekiyor.
Bugün bir bardak kefir içip ardından iki hafta boyunca probiyotik içeren hiçbir gıdaya dokunmamakla, bunları beslenme düzeninin doğal bir parçası haline getirmek aynı şey değil.
Yoğurt, kefir, fermente sebzeler ve benzeri gıdalar burada devreye giriyor. Önemli olan bunlardan birini “mucize besin” ilan etmek değil. Size uygun olanları düzenli olarak sofraya koyabilmek.
Bir başka ayrıntı ise probiyotik gıdaları öğünlerle beraber tüketmek.
Bunun mantığı oldukça basit. Midenin asidik ortamı, aldığımız faydalı mikroorganizmaların bir kısmı için pek de misafirperver sayılmaz. Yiyeceklerle birlikte tüketildiğinde ise mide ortamının etkisi bir miktar dengelenebilir ve bakterilerin sindirim sisteminde yoluna devam etme ihtimali artabilir.
Dolayısıyla yoğurdu öğünün yanına koymak veya kefiri kahvaltının bir parçası haline getirmek gayet makul seçenekler.
Ama burada daha önemli bir noktayı atlamamak lazım.
Probiyotikleri besleyemezsek işin yarısı eksik kalıyor.
Bunun için de prebiyotiklere, yani bağırsaktaki yararlı bakterilerin kullanabildiği liflere ihtiyaç var.
Yulaf, elma, sarımsak, kuşkonmaz gibi gıdalar bu açıdan güzel örnekler. Bir tarafta probiyotik içeren gıdaları tüketirken diğer tarafta liften fakir bir beslenme düzeniyle devam etmek pek mantıklı değil.
Ben bunu biraz bahçe işine benzetiyorum.
Toprağa faydalı bir şey ekliyorsunuz ama sonra o toprağı hiç beslemiyorsunuz. Bir noktadan sonra beklediğiniz sonucu alamamanız şaşırtıcı olmaz.
Probiyotik meselesinde bence en sık yapılan hata tam olarak burada başlıyor.
Bir kase yoğurt yiyoruz, kefir içiyoruz ya da fermente bir ürün tüketiyoruz ve bağırsaklarımız için görevimizi tamamladığımızı düşünüyoruz.
Keşke bu kadar kolay olsaydı.
Sebzesi, meyvesi, tam tahılı, kuruyemişi ve tohumu az olan bir beslenme düzeninin üzerine biraz probiyotik eklemek bütün tabloyu değiştirmiyor. Hele sofranın büyük bölümü aşırı işlenmiş ürünlerden, ilave şekerden ve düşük lifli yiyeceklerden oluşuyorsa probiyotikten mucize beklemek doğru değil.
Üstelik bağırsak sağlığı yalnızca tabağımızdakilerle de sınırlı değil.
Uyku düzenimiz, stresimiz, alkol tüketimimiz ve günlük yaşam alışkanlıklarımız da bağırsak mikrobiyomunu etkileyebiliyor.
Yani gece yarısına kadar uyumayıp gün boyu stres altında yaşarken sabah içtiğimiz bir bardak kefirden bütün sorunları çözmesini bekleyemeyiz.
Probiyotik gıdalar değerli mi?
Evet.
Ama onları değerli yapan şey, belirli bir saatte tüketilmeleri değil; iyi bir beslenme düzeninin içerisinde kendilerine düzenli olarak yer bulmaları.
Bu yüzden “Probiyotiği saat kaçta tüketmeliyim?” sorusundan önce belki de başka bir soru sormak gerekiyor:
Ben bunu hayatımın normal bir parçası haline getirebiliyor muyum?
Cevap evetse, saat konusunda bu kadar endişelenmeye gerek olmayabilir.
Küçük bir not da ilaç kullananlar için: Özellikle antibiyotik veya mide asidini etkileyen ilaçlarla birlikte probiyotik ürünlerin zamanlaması farklılık gösterebilir. Bu durumda genel tavsiyeler yerine kullanılan ilaca göre doktor veya eczacı önerisini dikkate almak daha doğru olur.
Bağırsaklarımızın istediği şey muhtemelen kusursuz zamanlama değil.
Düzen, çeşitlilik ve biraz da istikrar.