Yapay zekâdan korkmalı mıyız? Bu soruyu son birkaç yıldır o kadar çok duyduk ki artık çoğumuzun kulağı alıştı. Ama Danimarka'dan gelen bir tartışma, meseleyi biraz farklı bir yere taşıyor: Ya yapay zekâ bize yardım ederken aynı zamanda bizden öğreniyorsa?
Kopenhag Üniversitesi'nde biyolog Mario Rodriguez Mestre ve ekibi, yaklaşık dört yıldır “ARTs” adı verilen bir enzim sistemi ve bununla bağlantılı moleküller üzerinde çalışıyor.
İşin ilginç tarafı bundan sonra başlıyor.
Mestre, son üç yıldır araştırmalarında Anthropic'in geliştirdiği Claude'u da düzenli olarak kullandıklarını söylüyor. Yani sorular sorulmuş, bilimsel meseleler tartışılmış, araştırmayla ilgili bilgiler sisteme aktarılmış.
Derken Anthropic, Claude yardımıyla yeni bir enzim sisteminin keşfedildiğini duyuruyor.
Ve Mestre doğal olarak şu soruyu soruyor:
“Bir dakika… Biz zaten bunun üzerinde çalışıyorduk.”
Peki Keşfi Kim Yaptı?
Bence hikâyenin en önemli tarafı tam olarak burası.
Çünkü mesele yalnızca bir enzim değil.
Bugüne kadar yapay zekâ konusunda daha çok şunu konuştuk: “İnsanların işini elinden alacak mı?”
Belki bundan sonra başka bir soruyu da konuşmamız gerekiyor:
Yapay zekâ, insanların yıllarca üzerinde çalıştığı bilgileri kullanarak yeni sonuçlara ulaştığında o sonucun sahibi kim olacak?
Bir bilim insanı yıllarca laboratuvarda çalışıyor. Deney yapıyor, yanılıyor, tekrar deniyor, notlar çıkarıyor. Sonra araştırmasının belirli bölümlerini işini kolaylaştırması için bir yapay zekâ sistemiyle paylaşıyor.
Bir süre sonra aynı sistem benzer bir konuda “keşif” yapıyor.
İşte insanın kafası burada karışıyor.
Çünkü yapay zekânın gerçekten bağımsız biçimde aynı sonuca ulaşması başka şey, araştırmacının daha önce sisteme verdiği bilgilerden doğrudan ya da dolaylı biçimde yararlanması bambaşka bir şey.
Mestre'nin dile getirdiği endişe de zaten bunun üzerine kurulu.
Anthropic ise bu iddiayı kabul etmiyor. Şirket, Claude'un kullanıcı girdileri üzerinden eğitilmediğini ve moleküler biyoloji ekibinin bu tür kullanıcı kayıtlarına erişiminin bulunmadığını söylüyor. Ayrıca söz konusu ARTs sistemini daha önce tanımlayan yayımlanmış bir bilimsel çalışmadan haberdar olmadıklarını belirtiyor.
Dolayısıyla ortada bugün için “Yapay zekâ bu bilim insanlarının çalışmalarını kullandı” diyebileceğimiz kanıtlanmış bir durum yok.
Ama ortada son derece önemli bir soru var.
Yapay Zekâya Ne Kadarını Anlatıyoruz?
Asıl üzerinde durmamız gereken yerin burası olduğunu düşünüyorum.
Yapay zekâyı artık yalnızca “internette soru sorduğumuz bir araç” gibi görmüyoruz.
Bir gazeteci haber fikrini anlatıyor.
Bir yazılımcı henüz yayınlamadığı kodlarını gönderiyor.
Bir girişimci yeni projesini tartışıyor.
Bir akademisyen araştırmasının ayrıntılarını soruyor.
Bir şirket ticari fikirlerini analiz ettiriyor.
Bir bilim insanı yıllardır üzerinde çalıştığı deneyle ilgili sorular yöneltiyor.
Bütün bunları yaparken karşımızdaki sistemi bir tür çalışma arkadaşı gibi görmeye başladık. Çünkü gerçekten de çok kullanışlı. Bazen birkaç saatlik işi birkaç dakikaya indirebiliyor.
Fakat tam da bu rahatlık yeni bir alışkanlık oluşturuyor:
Daha fazla bilgi paylaşıyoruz.
Belki bundan sonra yapay zekâ kullanırken sadece “Bana ne kadar yardımcı olur?” diye düşünmemeliyiz.
“Ben buna ne kadar bilgi veriyorum?” sorusunu da sormalıyız.
Çünkü önümüzdeki yılların en büyük tartışmalarından biri yapay zekânın ne kadar akıllı olduğu değil, ürettiği zekânın arkasındaki bilginin nereden geldiği olabilir.
Bir gün yapay zekâ çok önemli bir bilimsel keşif yaptığında alkışlayacağız.
Ama hemen ardından birinin şu soruyu sorması gerekecek:
Gerçekten kendi mi buldu, yoksa birileri daha önce ona yolu mu gösterdi?
Bence yapay zekâdan korkup korkmamamız gerektiğini tartışmadan önce cevabını bulmamız gereken soru biraz da bu.