Telefonlar yüz tanıma teknolojisiyle bizi gizlice izleyebilir mi? 412 fotoğraf iddiası, kamera güvenliği ve kişisel verilerle ilgili önemli soruları gündeme taşıdı.
Sabah uyandığımızda ilk yaptığımız şeylerden biri telefona bakmak. Ekranı yüzümüze tutuyoruz, kilit açılıyor. Şifre yok, parmak izi yok. Telefon bizi tanıyor. Üstelik gözlük taksak da saçımızı değiştirsek de çoğu zaman kim olduğumuzu anlayabiliyor.
Ne kadar alıştık değil mi?
Birkaç yıl önce bilim kurgu filmlerinde gördüğümüz yüz tanıma teknolojisi artık günlük hayatımızın sıradan bir parçası. Telefonlarımızı açıyoruz, bankacılık uygulamalarına giriyoruz, hatta bazı havalimanlarında kimlik kontrolünden geçiyoruz.
Peki, bu teknoloji bizi ne kadar tanıyor? Daha önemlisi, yüzümüzü tanıyan cihazların bizim hakkımızda neler yaptığını gerçekten biliyor muyuz?
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada ortaya atılan bir iddia, bu soruyu yeniden aklıma getirdi.
Bir kullanıcının Android telefonunda yaptığı sistem taramasında, galeride görünmeyen tam 412 görüntü dosyası bulunduğu öne sürüldü. İddiaya göre bu görüntüler, telefonun ön kamerasıyla kullanıcının haberi olmadan çekilmiş olabilirdi.
Düşünsenize...
Telefonunuzu masaya bırakıyorsunuz. Televizyon izliyorsunuz, yemek yiyorsunuz ya da arkadaşınızla sohbet ediyorsunuz. Sonra birisi çıkıp telefonunuzun siz farkında olmadan fotoğraflarınızı çekmiş olabileceğini söylüyor.
İnsanın ister istemez aklına türlü sorular geliyor.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var. Söz konusu 412 dosyanın gerçekten gizlice çekilmiş fotoğraflar olduğu henüz kanıtlanmış değil. Telefonların uygulamalar için oluşturduğu geçici görüntü dosyaları da bu tür klasörlerde bulunabiliyor. Üstelik galeride görünmeyen her fotoğrafın kötü niyetle saklandığını düşünmek de doğru değil.
Yani ortada kesinleşmiş bir skandaldan çok, açıklığa kavuşturulması gereken bir iddia var.
Fakat beni asıl düşündüren 412 fotoğraf meselesi değil.
Biz yüzümüzü bir şifreye dönüştürürken bunun ne anlama geldiğini yeterince düşündük mü?
Şifremizi değiştirebiliriz. Banka kartımızı kaybedersek yenisini çıkarabiliriz. Telefon numaramızı bile değiştirebiliriz.
Ama yüzümüzü değiştiremeyiz.
İşte biyometrik verileri diğer kişisel bilgilerimizden ayıran en önemli noktalardan biri bu.
Yüz tanıma sistemleri, yüzümüzdeki belirli özellikleri analiz ederek kimliğimizi doğrulamaya çalışıyor. Gözlerimizin arasındaki mesafe, yüzümüzün geometrisi ve kullanılan sisteme göre farklı özellikler bu işlemin parçası olabiliyor.
Üstelik her yüz tanıma sistemi aynı şekilde çalışmıyor. Bazıları sıradan kameralarla görüntü analizi yaparken bazıları derinlik sensörlerinden ve özel güvenlik donanımlarından yararlanıyor.
Burada bir yanlış anlaşılmayı da düzeltmek gerekiyor. Telefonun yüzümüzü tanımak için kamerayı kullanması, mutlaka fotoğrafımızı çekip bir klasöre kaydettiği anlamına gelmiyor. Görüntü işlenebilir, kimlik doğrulaması yapılabilir ve işlem tamamlanabilir.
Sorun teknolojinin kendisinden çok, bu verilerin nasıl işlendiği, nerede saklandığı ve kimlerin erişimine açık olduğu.
Bir de işin alışkanlık tarafı var.
Yeni bir uygulama indiriyoruz. Karşımıza izin ekranı çıkıyor. Kamera erişimi istiyor, mikrofon erişimi istiyor, fotoğraflarımıza ulaşmak istiyor.
Çoğumuz ne yapıyoruz?
Hiç düşünmeden 'İzin ver' seçeneğine dokunuyoruz.
Bir fotoğraf düzenleme uygulamasının kameraya erişmesi anlaşılabilir. Görüntülü görüşme uygulamasının da öyle. Ama kamerayla hiçbir ilgisi olmayan bir uygulama neden bu izni istiyor?
Bunu kaçımız sorguluyoruz?
Üstelik yüz tanıma artık yalnızca telefonların meselesi de değil. Alışveriş merkezlerinden havalimanlarına, iş yerlerinden güvenlik kameralarına kadar pek çok alanda karşımıza çıkabiliyor.
Burada da başka bir soru doğuyor.
Bir insanın yüzünün kaydedilmesiyle, o yüz üzerinden kimliğinin belirlenmesi aynı şey değil. Bir güvenlik kamerasının görüntü alması başka, o görüntülerin yüz tanıma yazılımıyla analiz edilerek insanların hareketlerinin takip edilmesi başka.
İkinci durumda mesele yalnızca güvenlik olmaktan çıkıyor. Kişisel verilerin korunması, mahremiyet ve insanların izlenmeden günlük hayatlarını sürdürebilme hakkı da işin içine giriyor.
Elbette yüz tanıma teknolojisinin faydalarını görmezden gelemeyiz.
Telefonumuzun güvenliğini artırabiliyor, bazı işlemleri kolaylaştırabiliyor, kimlik doğrulama süreçlerini hızlandırabiliyor.
Ancak bir teknolojinin hayatımızı kolaylaştırması, onu sorgulamadan kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.
Benim asıl merak ettiğim şu:
Bugün telefonumuzun bizi tanımasına bu kadar alışmışken yarın sokaktaki kameraların, mağazaların ya da başka sistemlerin de bizi tanımasını aynı rahatlıkla karşılayacak mıyız?
Daha da önemlisi, nerede ve ne zaman tanınmak istediğimize kendimiz karar verebilecek miyiz?
Bence konuşmamız gereken konu tam da bu.
Çünkü teknoloji geliştikçe mahremiyet kendiliğinden korunmuyor. Bunun için hem şirketlerin hem de kullanıcıların sorumluluk alması gerekiyor.
Bizim yapabileceğimiz şeyler de var. Telefonumuzdaki kamera izinlerini arada bir kontrol etmek, kullanmadığımız uygulamaların erişimlerini kaldırmak, güvenlik güncellemelerini ihmal etmemek bunlardan bazıları.
Ama yalnızca birkaç ayarı değiştirmekle bütün sorumluluğu kullanıcıya yüklemek de doğru değil. Cihaz üreticilerinin ve uygulama geliştiricilerinin verilerimizi nasıl kullandıklarını açıkça anlatmaları gerekiyor.
Gelelim o 412 fotoğraf iddiasına...
Belki yapılacak teknik incelemede bunların sıradan önbellek dosyaları olduğu anlaşılacak. Belki de gerçekten araştırılması gereken bir güvenlik açığı ortaya çıkacak. Şimdilik kesin bir şey söylemek mümkün değil.
Yine de bu tartışmanın bize hatırlattığı önemli bir gerçek var.
Eskiden telefonlarımızı açmak için şifre girerdik. Şimdi telefonlarımız yüzümüze bakıp kapıyı açıyor.
Güzel bir kolaylık.
Ama insanın aklına şu soru da gelmiyor değil:
Telefonumuz bizi bu kadar iyi tanıyorken biz telefonumuzun neler yaptığını ne kadar biliyoruz?