Psikolog Dr. Gülay Dayıcan’ın filmlere konu olacak bir yaşam öyküsü ve tüm olumsuzlukları yenerek başarıdan başarıya koşmasına neden olan müthiş bir azmi var. Samsun Karadeniz Bölgesi Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalışırken, gönüllü olarak Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde görev almak istedi, devlet muvafakat vermedi. İstifa edip bir turizm şirketinde sekreterlik yaptı. Bir Amerikan şirketinin laboratuvarında çalışırken, ABD’den davet aldı, parasız pulsuz gitti. Kısa sürede İngilizce öğrendi çalıştığı kurumda başarılarıyla ön plana çıktı, koordinatör, baş koordinatör oldu. Bir ilaç firmasından aldığı teklifle çalıştığı kurumda dünya müfettişlik görevine kadar yükseldi. Geçirdiği kaza sonrası malulen emekli oldu, yurda döndü. Ata toprağı Balya’nın Akbaş Köyü'nde yaşamını sürdürürken, köyün eksiklerini gidermek için muhtar oldu. Harap haldeki Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk köy ilkokulunu Etnografya Galerisine dönüştürdü. CHP Balya İlçe başkanlığı yaptı, bağımsız belediye başkan adayı oldu kazanamadı. İlerlemiş yaşına rağmen Balıkesir Kent Konseyinin 2 komisyonunda görev yapan Gülay Dayıcan şimdi Akbaş Mahallesi’ne açık hava müzesi kazandırmak, birikimlerini kitaba dökmek için uğraş veriyor. Dayıcan olağanüstü yaşam öyküsünü Politika okurları için anlattı.

Gülay Dayıcan kimdir?
Aile kökenimiz Balya’nın Akbaş Köyüdür. Cumhuriyet tarihinde, Türkiye’nin ilk köy ilkokulu olan Akbaş İlkokulundan mezun olan babam, köyden ayrılıyor, okuyup asker oluyor. Görevi gereği Ankara Mamak ilçesinde bulunurken, 4 Eylül 1951’de başkentte dünyaya geldim. Çocukluğumun bir bölümünü Erzurum’da yaşadım. Babaeski Atatürk İlkokulunda öğrenim yaşamım başladı. İlkokul 4. Sınıfı İzmir Vali Kazım Paşa İlkokulunda okudum, İstanbul Eyüp Merkez İlkokulundan mezun oldum. Eyüp Lisesi’nin hem orta kısmı hem lisesini bitirdim. Yüksek öğrenimim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe-Psikoloji Bölümünde 1967-68 ders yılında başladı, sosyoloji, Umumi Psikoloji, Tecrübi Psikoloji, Pedagoji, sosyoloji, sertifikalarını tamamladıktan sonra, 1972 yılında Çapa Tıp Fakültesi’nde, Psikiyatri, Nöroloji, klinik stajlarını bitirip, 1973 senesinde Klinik Psikolog olarak lisans diploması aldım. Büyük Çoğunluğun Anadolu’da çalışmamak için direndiği yıllarda, Anadolu’da görev yapmak istedim ve meslek hayatına 1973 yılında Samsun Karadeniz Bölgesi Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde Klinik Psikolog olarak başladım. 2 yıl sonra ailevi nedenlerden dolayı İstanbul’a döndüm. Özel bir Nöro-Psikiyatri vakfında Klinik ve Araştırmacı Psikolog olarak çalıştım. Bu arada 1975-1977 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünün gece bölümünden ön lisans diploması aldım. 1977 yılında aldığım bir davet Üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne gidip, New York Medical College’ye bağlı araştırma kliniğinde ziyaretçi araştırmacı olarak çalışmaya başladım. New York Medical College Departement of Biological Psiychiatry Division of Psychopharmacology ’de yüksek lisans yaptım. Üniversite bünyesindeki klinik araştırmalarda, Klinik Araştırma Koordinatörlüğü, üst düzey Süpervizör oldum. Disiplinli, titiz ve yaratıcılığım sayesinde dünyaca ünlü bir ilaç sanayi devi şirketten teklif alıp, üniversiteyi bırakarak özel sektöre geçtim. Araştırma müfettişi olarak başladığım işte, dünya müfettişliğine kadar yükseldim. Türkiye’ye döndüğümde, Akbaş Köyü’ne yerleştim, bir süre sonra Muhtar seçildim. O dönemde köyüme Etnografya Galerisi kazandırdım. CHP Balya İlçe Başkanlığı görevinde bulundum. Şu an Tüm birikimlerimi derleyip, toplayıp, bir araya getirdiğim Akbaş Mahallesinde kitap yazma hazırlıkları yapıyorum.

“Bir zamanlar kimsenin gitmek istemediği Anadolu’da gönüllü olarak çalışmak istedim” tümcesini kullandınız. Neden Anadolu’yu seçtiniz?
Maceracı bir kişiliğim var. Çalışmayı çok seviyorum. Pek çok kişinin çalışmak istemediği yerlerdeki halka, edindiğim birikimi götürüp yararlı olmak istedim. Samsun’a ilk gittiğimde Psikolog ne demek pek çok insan bilmiyordu. İlk görev yerinde başarılı işlere imza attım. Samsun Karadeniz Bölgesi Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde bir başhekim, bir nörolog. 15 hemşire ve 250 hasta vardı. Başhekim Askeri doktordu. Bana ne iş yaptıracağını bilemedi. Benden önce görev yapan psikolog satın alma işlerine bakıyormuş. Aynı görevi bana vermek istedi, kabul etmedim. Klinik Psikolog olduğumu, kendi mesleğimi yapmakla yükümlü olduğumu, Klinik Psikolog olarak güzel bir laboratuvar kurmak istediğimi açıkladım. Başhekim çok disiplinli, baba bir insandı. Her türlü desteği verdi, arkamda durdu. Hastaneye Dört dörtlük bir psikoloji laboratuvarı kazandırdım. O laboratuvar Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikoloji Servisinin temeli oldu. Laboratuvarı kurduğum günlerde, adli vakalar, hazırlanan raporlar buradan geçiyordu. Meslek hayatımda deneyimli ve tecrübeli olmamın temeli Samsun Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesidir. Çünkü hekimin gitmediği, orada ben gönüllü vardım. Beni o hastanede bir psikiyatrist gibi yetiştirdiler. Bir süre sonra poliklinik yapmaya başladım. Bugün hiçbir psikolog poliklinik yapmaz, sadece danışmanlık yaparlar. 250 hastanın hepsini ve ailelerini yakinen tanıyorduk. Samsun’da Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), Devlet Hastanesi vardı fakat psikolog yoktu. Bu nedenle basının ilgi odağı olmuştum. Yerel Hürsöz Gazetesi yöneticileri bana, Sorun Dertleşelim adı altında bir sütun açtılar. Baskı altındaki toplumdan öyle mektuplar gelmeye başladı ki, makalelerim bir yerde kitlesel halk eğitimine dönüştü. Samsun ve çevresinin Güzin Abla’sı olmuştum. Bir süre sonra haftada bir gün hapishane ziyaretlerine başladım. Çünkü, hapishanelerde hükümlüler, yalnız ceza çekmek için yatıyorlar ama cezaevleri bir anlamda oradaki mahkumları eğitip, yeniden topluma kazandırmak için var olmalıydı. Daha sonra hastanede, meşguliyet tedavisi için rehabilitasyon merkezi oluşturdum. Hastalar, hastane bahçesinde meyve sebze üretiyor, çalışırken sorunlarını unutuyor, hastanenin döner sermayesine katkı sunuyordu.

Yoğun bir iş temposu ortamında hapishane ziyaretleri size yük olmadı mı? Bu düşünce zihninizde nasıl oluştu?
Başhekimin önerisiyle hapishaneye gitmeye başladım. Dokuma tezgahları aldırdım. Özellikle kadın mahkumlar el emeğiyle üretime geçtiler. Onlar için hem zaman akıp gidiyordu hem para kazanıyorlardı. Koğuşlarda hasbıhal ediyorduk mahkumlarla. Sonra rehabilitasyon merkeziyle birlikte ürünler elde edildi. Hastalar ve mahkumlar için yararlı oluyordu. Bu çalışmalar sürerken, hedefimde daha doğuya gitmek istedim. Çünkü Atatürk Üniversitesinde psikiyatri bölümü açılmıştı. Aynı zamanda orası bir mahrumiyet bölgesiydi. Devlet daha yüksek maaş, lojman veriyordu. Cazip olanaklara rağmen yine giden olmuyordu. Erzurum’a gidip, Fakülte yöneticileri ile görüştüm. Memnun oldular. O tarihte, devlet memuriyetinden üniversiteye geçmek için muvaffakiyet verilmiyordu. En sonunda Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Selahattin Cizrelioğlu ile görüştüm. Aramızda tartışma çıktı, nahoş sözler söylendi, kadro alamadım. Üniversite yönetimi döner sermayeden maaş ödeyeceğini belirtmesine rağmen istemedim ve istifa edip İstanbul’a döndüm. İstifa edenler 6 ay tekrar devlet kadrolarına giremiyordu. 6 ay boş durmamak için bir turizm şirketinde sekreter olarak çalışmaya başladım. Yeni işyerinde psikolog olduğuma kimseyi inandıramadım, sinirlenip 6 ay beklemeden istifayı basıp arkama bakmadan çekip gittim. Yeniden gazetelerin iş ilanları bölümünün abonesi oldum, satır satır seri ilanları okudum. Gazetenin birinde “Test uygulayacak psikolog aranıyor” yazısını okuyunca vakit geçirmeden başvurdum ve iki satırlık ilan benim için Amerika macerasının temellerini attı.

İki satırlık ilan kaderinizi nasıl değiştirdi? ABD’ye gidişinizin temellerini nasıl attı?
İlanda belirtilen adrese gittim. Olağanüstü bir psikoloji laboratuvarı ile karşılaştım. Her şey elektronik, kağıt, kalemle test yapma olanağınız yok. Kuruluşun sorumlusu, New York Medical College’nin Biyolojik Psikiyatri Bölüm Başkanı ve işe alınacak personel ile kendisinin görüşmek istediğini söylemiş. Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle görüştük. Bana yönelttiği soru şuydu; “Laboratuvarı gezdin, gördüğün aygıtları kullanmayı biliyor musun? Bunlarla test yapabilir misin?” Laboratuvardaki modern donanımı ilk kez görmüştüm. Yalan söylemenin alemi yoktu. Açık yüreklilikle bilmediğimi, kısa sürede öğrenebileceğimi söyledim. Görüşme bitti, ben dışarı çıkarken sekreterler, bizim ülkemizin, iş görüşmelerindeki meşhur sözü, “Kısa süre sonra size döneceğiz” oldu. Hiç umudum yoktu, fakat bir sonraki gün arayıp çalışmaya ne zaman başlayacağımı sorduklarında hemen başlayabileceğimi belirttim. Dürüstlüğümün ödülünü o görüşmede almıştım. Benim gibi mülakata giren pek çok psikolog olmuş, hiç görmedikleri elektronik aygıtları kullanmayı bildiklerini söylemişler. Bizleri mülakata alan profesör, yönelttiği sorularla onların aletleri çalıştırıp çalıştıramayacaklarını anlamış ve ben doğru söylemlerimle işe alınmışım. Bizde, “Her işi yaparım abi” mantığı olduğu için ilerleyemiyoruz. Laboratuvarda çok güzel işler yapmaya başladık, fakat İngilizcem yetersizdi. İşe girdiğimin ikinci yılında İngiltere’ye gidip bir lisan okulunda İngilizce öğrenmek istiyordum. Türkiye’de İngilizce öğretecek kurum yok denecek kadar azdı. En bilinenin Limasollu Naci, Amerikan Kültür Merkezi’ydi gitmek istemedim. Dileğimi beni işe alan hocama aktardım. Amerika’yı düşünüp düşünmediğimi, dil öğrenirken ABD’deki klinikte çalışabileceğimi, lisan öğrendikten sonra tekrar yurda dönmek isteyip istemediğimi sordu. Okyanus ötesi Amerika’ya direkt uçak seferi bile yoktu. Buna rağmen ABD’ye gelebileceğimi söyledim ve gelecek yanıtı bekledim.

ABD’den beklediğiniz cevap geldi mi? Hangi koşullarda Amerika’ya gittiniz.
Amerika başvurum onaylandı. Gitmesine gideceğim ama maddi olanaklarım yok. Babamdan destek istedim, yurtdışına gitmemi istemiyor, serüven olarak niteliyordu. Oysa, beni kabul eden üniversite, davetiyeyi onayladı, vizemi aldı, kalacak yerimi ayarladı, yol masraflarını üstlenmedi. Birikmiş param yoktu. Evimdeki tüm eşyaları sattım. Student Card denilen öğrenci şebekesi çıkarttım. Çünkü uçak biletleri öğrenci için daha ucuz oluyordu. ABD’ye direkt uçak seferi olmadığından Frankfurt’a kadar olan uçak biletini aldım. Frankfurt’ta yeğenim karşılayacak, ondan da bir miktar para aldıktan sonra ABD’ye uçacaktım. Almanya’da yeğenimle buluştum, bana destek olacaklarını söylediler. Birkaç gün kaldıktan sonra, son dakikada Amerika’ya bilet bulduk. Apar topar yola koyuldum. Pasaport işlemlerini hallettikten sonra uçağa yöneldiğimde yeğenim arkamdan “Para almayı unuttun” diye bağırmış. Beni yolcu ediyorlar diye kulak misafiri olmadım. Uçak havalandı, hostes, kulaklık dağıtıyor fakat ücretli. Yolculuk uzun olduğu için kulaklık almak istedim, işaret edip yanıma çağırdım. Hostes kulaklığı uzattı, elimi cebime attım, başımdan kaynar sular döküldü. Para almayı unutmuşum. O zaman yeğenimin neden arkamdan bağırdığını anladım fakat çok geçti. Yanımda yaşlı bir Amerikalı çift oturuyordu. Sürekli benimle konuşmak istiyorlardı. Neden kulaklık almadığımı sorduklarını yanımda taşıdığım İngilizce-Türkçe Sözlükten öğrendim. Cebimde para olmadığını söylemeye utandım, Paraları valizde unuttuğumu İngilizce bilmediğim için kulaklığın gerekmediğini anlatmaya çalıştım. Yolculuk boyunca benimle ilgilendiler. Sözlüğe bakarak anlaştık. John F. Kennedy International Airport’a indiğimizde yine beni yalnız bırakmadılar. Onlara verdiğim üniversitenin numarasını arayarak benim geldiğimi haber ettiler. Beni karşılamaya gelen kişiyle birlikte bana okuluma kadar eşlik ettiler. İhtiyacım olur diye 20 dolar para verdiler. Beni yalnız bırakmayan yaşlı çifti her zaman anıyor dualarımı eksik etmiyorum.

Parasız pulsuz yaban ellerde ne yaptınız? Size sahip çıkan oldu mu?
Beni kabul eden Üniversite her şeyi ayarlamıştı. Bizde öğrenci değişimleri olduğu gibi ABD’de bazı aileler öğrenim görenleri barındırıyormuş. 2 çocuğu olan avukat ve psikolog bir çiftin yanında kalmaya başladım. Boş zamanlarımda bu çiftin çocukları ile ilgilenecektim. Beni kabul eden aile dil öğrenmemde çok yardımcı oldu. Her akşam eve döndüklerinde sözcük dağarcığımı geliştirmek için ilgileniyorlardı. Her gün yeni sözcükler öğretiyor, ertesi günü öğrenip öğrenmediğimi anlamak için sınava tabi tutar gibi sorular yöneltiyorlardı. Ailenin çocukları da akşamları kaldığım odaya gelip İngilizce öğrenmem için can atıyorlar, adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Aynı klinikte çalıştığımız bir teknisyen kaldığım yere yakın olduğu için her sabah beni evden alıyor, akşamları bırakıyordu. Çünkü, otomobilim yok, ehliyetim yok, lisanım yok, bu nedenle yardımcı oluyordu. İngilizce bilmiyordum ama, elektroensefalografi, elektrokardiyografi, kan alma ve benzeri işleri yapıyordum. Hastalara yalnız, “Derin nefes al, sakin ol” ve benzeri gibi komutlar veriyor, çektiğim EEG ve EKG’ları ilgili birimlere iletiyordum. Akşamları yine İngilizce bombardımanına tutuluyordum. Kaldığım evin sahibi Paul Bir gün bana radyo getirdi, Türkçe yayın yapan bir kanal açtı. Türkçe konuşmalar duyunca gözyaşlarımı tutamadım. Bu arada Nilüfer “Dünya dönüyor sen ne dersen de” şarkısını söylemeye başlamıştı. Aradan bir süre geçtikten sonra New York’a gidip, radyo çalışanları ve Türklerle buluştum. Onların da büyük desteği oldu. 6 ay içinde İngilizce konuşmayı başardım. Azmim sayesinde kısa dönemde çalıştığım kurumda önce koordinatör, sonra baş koordinatör oldum. Kısacası araştırma sorumlusu oldum.

İngilizce öğrendikten sonra başarı basamaklarını tırmanmaya mı başladınız?
Laboratuvarda bana küçümseyici gözlerle bakıyorlardı. Türkiye’den gelmişim, adamlar haritada Türkiye’nin yerini gösteremezler. Afrika’dan geldiğimi düşünüyorlar. Birgün istatistiklerde bir hata gördüm. Ellerinde var olduklarını zannettikleri bilgileri çürüterek kendime saygı duyulmasını sağladım. Biz istatistiği bilgisayarda yaparak öğrenmedik kağıt kalemle yazarak öğrendik. Standart sapmayı bilgisayarda yapıyorlar. Bilgisayarı ellerinden aldığınızda sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Bu yüzden hatalarını buldum ve kurumun sorumlusu hocaya gösterdim. Araştırma geri çekildi, bana hak ettiğim değer verildi. Önce koordinatör oldum ve hızla yükselmeye başladım. Food and Drug Administration (FDA) dedikleri, Türkiye’deki Hıfzıssıhha gibi kurumda belli bir ismim oldu. Adımın geçtiği bir araştırma varsa çok güvenilirdi. Bir yıllığına Amerika’ya gitmiştim ama Üniversite beni Türkiye’ye göndermedi. Kilit eleman haline gelmiştim. Green Card sorunumu Üniversite kısa zamanda çözdü. Laboratuvar ve klinik çalışmalarının yanı sıra ABD’ye gelir gelmez üyesi olduğum, Türk Amerikan Doktorlar Cemiyeti’nin sekreterliğine getirildim. Burada Türkçe yayın yapan radyoda programlar hazırlayıp sunmaya başladım. Amerika’daki radyo Türk Halkı için bir ışıktı. Hem radyo hem laboratuvar hem üniversitede Psikofarmakoloji ihtisas çalışmaları arasında koşturup dururken, birlikte araştırmalar yürüttüğümüz dünyaca ünlü ilaç şirketinden araştırma müfettişliği teklifi aldım. Düşünmeden kabul ettim. Önce Amerika ve Kanada olmak üzere bütün dünyada yapılan araştırmalar için araştırma müfettişi olarak göreve başladım. Çalıştığım firma kısa süre sonra beni dünya müfettişliğine yükseltti. Türkiye hariç, Amerika’daki tüm eyaletler, Kanada, Orta Amerika, Avrupa'nın bütün ülkelerini dolaştım. İlaçların yan etkilerinin değerlendirilmesi ile ilgili çalışmaları denetledim.

Türkiye’yi neden görev kapsamınıza almadılar?
Dünya Müfettişi olduğum zamanki pozisyonum ilaçların yan etkilerinin bildirildiği raporları incelemek ve araştırmaktı. Önce psikotrop ilaçlarla, yani kendi branşımın ilaçlarıyla başladım. Daha sonra Yelpaze genişledi, firmanın çıkardığı tüm ilaçların yan etkilerinin değerlendirmesi ve raporlanması konusunda denetleme çalışmaları yaptım. Dünya müfettişi olduktan sonra yeni bir sistem geliştirdim. Şu an hala o sistem yeni teknolojik olanaklarla geliştirilerek kullanılıyor. Bir ilaç aldınız bir semptom geliştiğinde, doktorunuz acilen konuyu ilaç firmasına bildiriyor. Yan etkinin ağırlığına göre hafif, orta şiddette veya çok ciddi olabilir. Ona göre değerlendirilip her ülkenin kendi kriterlerine göre acilen FDA'ya ya da sağlık bakanlığına bildirilmesi gerekiyor ki ilaç hakkında önlem alınsın. Her gün önüme dünyanın her yerinde ilaç yan etki raporları gelirdi ve ben her birini değerlendirip ilgili mercilere raporları sunarak, ilaçların güvenli kullanımını denetlerdim. Avrupa Amerika ve Kanada’dan onlarca rapor geldiği halde bizim ülkemizin de dahil olduğu gelişmekte olan 3’üncü dünya ülkelerinden tek bir rapor bile gelmiyordu. Doğal olarak merak ediyordum. Bu ülkelerdeki hastaların bünyeleri çok kuvvetli her ilacı tolere ediyor veya burada hekimler görevlerini gerektiği gibi yapmıyor ya da hastalara kullanacakları ilaçlar hakkında yeterli bilgilendirme yapılmıyordu. Benim görev alanım, bana bildirilmiş raporlarla değerlendirme yapmak olduğundan, bu statüde olan hiçbir ülkeye denetlemeye gitmedim. Bu görev, bir ilaç piyasaya sürüldüğünde, büyük toplantılar yapılarak hekimlere tanıtım yapan birimlere aitti. Bu hızlı tempo içinde bir toplantıya katılmak üzere acele ederken şirket içinde merdivenlerden düştüm. Feci şekilde yuvarlandım. Belimde, boynumda ve sağ el bileğimde ciddi hasarlar oluştu. Uzun süre yatmak zorunda kaldım. İyileşip tekrar işe koyulduğumda bir iş seyahatinde havaalanında uçaktan iner inmez apronda bir kaza daha geçirdim. Tekrar tedavi sürecine girdim ve uzun süreli iş seyahatlerini yapmakta güçlük çekeceğimden dolayı ve malulen emekli oldum.

Emekli olduktan sonra neden Türkiye’de yaşamayı tercih ettiniz?
Aktif bir yaşamdan hiç alışık olmadığım pasif bir hayata geçmiştim. O zaman işin içine maneviyat girdi. Bazı konuları incelemeye, sorgulamaya başladım, kitaplar getirttim. Konunun üstatları ile konuştum. Dünyada 3 semavi din var. Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet. Bunun temeli nedir? Dünyada çok kişi bu tür çalışmalar yapıyor. Bilimin verileriyle kutsal denilen metinlere bakıp, bu metinlerdeki sözcüklerin mecazlarını çözmek için uğraşıyor. Bu çalışmalar bilmece çözmek gibidir, çok da keyifli bir iştir. Size çok basit ve anlamsız gelen bu metinlerin bir anlam ifade etmesi gerekiyor. Yoksa hangi dini, hangi kutsal kitabı ele alırsanız alın, kelime anlamıyla okursanız son derece basit yazılmış, son derece anlamsız gelen ve birbirinin sürekli tekrarı olan bir metindir, can sıkıcıdır. Bu konulara söyleşide girmek istemiyorum. Zira bambaşka bir deryanın içine dalmanız gerekiyor. Yaşamımda büyük değişiklik olunca Türkiye’ye dönmeye karar verdim, bir süre sonra İstanbul’a yerleştim. Eskiden beri arkeolojiye merakım nedeniyle yolum Antakya’ya düştü. Romalılar döneminde yapılmış ilk taş köprü ve mozaiklerin sergilendiği Antakya Müzesi’ni görmekti merakım. Dünyada pek çok mozaik müzesi var ama Antakya’daki müzenin yeri apayrı. En zengin mozaiklerin burada sergilendiği biliniyordu. Bu zenginliğin nereden geldiğini araştırdığımda, diğer mozaiklerin 16 renk Antakya mozaiklerinin 18 renk içerdiğini öğrendim. O bölgede olağanüstü medeniyetler ve kültür var. Yöreye has kültürü, sosyolojik yapıyı daha detaylı incelemek için Antakya’da ev kiraladım, İstanbul’dan gizemli şehre taşınıp dostlar edindim. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden hocalarla birlikte sözlü edebiyat üzerine araştırmalar yaptık, sözlü edebiyatı yazılı edebiyata dönüştürüp kitaplar yayımladık. Türk Amerikan Dernekler Federasyonu ile birlikte program hazırlayıp, Hatay’daki iş insanları, bankacı, gazeteci, müzisyen ve halktan bir grup ile ABD’ye gittik, sempozyumlar düzenledik. Amerikalı ve Antakyalı iş insanlarını bir araya getirip ticaret yapmalarını sağladım. Bu arada ailemin köyü olan Akbaş özlemi yeniden depreşti ve Antakya’ yı bırakıp ata toprağına geri döndüm.

Nefes kesen hızlı bir yaşamdan sonra Akbaş Köyünde inzivaya mı çekildiniz?
Akbaş Köyü’nü hiçbir zaman unutmamıştım. Amerika’dan Türkiye’ye her gelişimde mutlaka Akbaş köyüne uğrar dedemi ziyaret ederdim. Aklımın bir yerinde hep Akbaş Köyü’nde yaşama hayali vardı. Antakya'da da alacağımı aldıktan sonra birikimlerimi toplayıp köyümde bir şeyler üretmeye karar verdim. 2001 yılında Akbaş’a geldim. Hedefim çalışmalarımı somut hale getirmekti. Emekli öğretmen olan ablamla birlikte Akbaş’ta yaşamaya başladık. Evimize ziyarete gelen çocuklardan birisi ablamın ilgisini çekmiş. 3’üncü sınıfa giden bir çocuk okuma yazma bilmiyor. Bu konu bizi çok üzdü ve hemen harekete geçip köyde bir kütüphane kurduk. Köydeki Atatürk büstü yıpranmış, bazı yerleri kırılmış, büstü çevreleyen duvarlar yıkılmıştı. İyi bir tadilat sonrası onarımı tamamladık. Kadınlarımız köy meydanından bile geçmez, arka sokaklardan dolaşırken ben gidip köy kahvesine oturuyor, çayımı yudumlarken sigara içiyordum. Köylüler garipsiyor ama bir şey söyleyemiyorlardı. Okula gidip okuma yazma bilmeyen çocuk olup olmadığını araştırırken 6 kadının hiç okuma yazma bilmediğini öğrenince, Balya Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğünden okuma yazma kursu organize ettik. Kadınlara okuma yazma öğretirken, çocuklara da etüt veriyorduk. Babamın mezun olduğu okul aklıma takılmıştı. Taşımalı eğitim başlayınca Türkiye’deki pek çok köy ilkokulu, terkedilmiş, harabeye dönmüştü. Türkiye’nin ilk olarak açılan köy ilkokulu olma özelliğin taşıyan Akbaş Köyü İlkokulu binasının çatısı çökmüş, pencereleri, kapıları talan edilmiş, içerisinde hayvanlar bulunuyordu. Hedefim, babamın çocukluğunda 5 yıl gidip geldiği, öğrenim gördüğü ve ülkemizin ilk köy ilkokulu olma özelliğini bildiğim okulu yıkılmaktan kurtarmaktı. Etnografya galerisine dönüştürmeyi planladım.

Hedefinizde başarılı oldunuz mu?
kız kardeşimle okula gittiğimizde kardeşim gözyaşlarını tutamadı hüngür hüngür ağladı. Kapı, pencereler kırılmış, kimisi tamamen yok olmuş, okulun evrakları yerlerde, evrak denecek hali kalmamış, hatta okulun içinde tabut bile vardı. Okulun yanı sıra köyün pek çok gereksinimi vardı. Köy muhtarını, halkını harekete geçirerek yaptırıyorduk ama istediğimiz gibi olmuyordu. Başa geçmek lazımdı. Köy muhtarlığına adaylığımı koydum ve ilk seçimde kazandım. Bir dönem muhtarlık yapmak istiyordum. Çünkü bir yere bağlı kalamazdım. Muhtar olunca ilk işim köy ilkokulunu köyümüze, kültürümüze kazandırmak oldu. Muhtar olmadan önce acil yapılması gereken 12 proje hazırlamıştım. Muhtarlık dönemimde altyapı ile birlikte 18 proje gerçekleştirdim. Kanalizasyonun eksikleri giderildi, su şebekesi değiştirildi, 20’den fazla halk eğitim çalışması yaptık. Tam bir kalkınma hamlesi gerçekleştirip, yeni seçilen muhtara dört dörtlük bir köy teslim ettim. Bu işleri ortaya çıkarırken çok zorluklar çektim. Özellikle Etnografya galerisinin hayata geçirilmesi için 2 yıl bürokratik işlemlerle uğraştım. Köylerde terkedilen okullar Türkiye’nin kanayan bir yarası. Taşımalı eğitim sistemi başladıktan sonra köy okulları kapatıldı, hazinenin olan arazileri Milli Eğitim Bakanlığına devredildi. Milli Eğitim okullar kapatıldıktan sonra bir daha okullara bakmadı. Galeri için 2 yıl süreyle elden evrak taşıdım. Önce ilçe milli eğitim müdürlüğünden olur alıyorsunuz ardından il milli eğitim müdürlüğü, sonra bakanlık, daha sonra kültür müdürlükleri, kültür bakanlığına kadar hummalı bir koşturmaca başlıyor. Müdürlerin masalarına vura vura, bürokrasiden söke söke alıp, etnografya galerisini köy tüzel kişiliğine tahsisini yaptırarak kazandırdım. Şimdi, her yıl yüzlerce kişinin ziyaret ettiği bir galeri oldu. Atıl durumdaki köy okulunu Milli Eğitim Bakanlığından alıp kültürümüze kazandıran ender kişilerden biriyim.

Etnografya galerisinin yapımına karşı çıkanlar oldu mu?
Galerinin projesini Mimar Esen Balıbek çizdi. Taş bina ortaya çıkana kadar çok uğraştık. Duvarlardaki 5-6 santimlik sıvaları ellerimizle sökene kadar çok yorulduk. Bazı kişiler, “Müzeyi ne yapacaksın burası düğün salonu olsun” dediler. Basında çok eleştirenler oldu. Yılmadım. Okulun 1929 yılında açıldığı ile ilgili okul tabelasını bulunca köylüler de anlattıklarımıza inandı. Galerimiz müze statüsünde çalışıyor ama adı müze değil. Ülkemizde yerleşmemiş, gelişmemiş bir algı var. Müze bir kültürün devamıdır, bir eğitimdir aslında. Çünkü eski gelenekleri, görenekleri veya bilgi birikimini yeni nesillere aktarmanın köküdür. Bizde müze kültürü yerleşmemiş. Muhtarlık çalışmalarıma beş yıllık uzun soluklu halk eğitimi diye baktım. Toplumun dinamiklerini ortaya koymak istedim. Köyde kadınlar köy meydanından geçmezdi. süt bırakacakları yere arka sokaklardan dolaşarak giderlerdi. Kahveye filan girilmezdi. Şu anda kahveyi bir kadın işletiyor. Köyün bakkalı, tekel bayisi kadın. Nereden nereye geldik şimdi kadınlar rahatlıkla kahveye gidip oturuyorlar. 5 sene gibi kısa bir muhtarlık dönemi içinde radikal eğitim çalışmalarıyla bu köy kabuk değiştirdi.

Siyasete nasıl başladınız?
Siyaset benim hiç bulaşmadığım bir konuydu. Muhtarlık yaparken hep siyaset üstü bir tavır takınıp hiçbir partiye yakın olmadım ama köken olarak ailece sosyal demokratız. Cumhuriyet Halk Partisi sosyal demokrat fakat hiçbir zaman içinde olmadım. Oy kullanırken tercihim o yönde oldu. Muhtarlığı bıraktıktan sonra Balya CHP İlçe Başkanı davet etti ve parti üyeliğim böyle başladı. CHP’de Parti Okulu kurulmuştu. Eğitmen yetiştireceklerdi. Güre’deki 3 günlük eğitim seminerine katıldım. Bir süre sonra eğitim vermeye başladım. CHP Balya İlçe Başkanı rahatsızlanıp, görevini bırakınca atama ile Balya İlçe Başkanı olarak atandım. İlk seçimde kazanarak seçilmiş başkan olarak görev yaptım. CHP seçimlerde, Balyada 3’üncü, 4’üncü sıralarda yer alıyordu, kılcal örgütlenme modeli geliştirdim. Halkın kılcal damarlarına kadar gidip iletişimi sağlama üzerine kurulan bir örgütlenme modeliydi. Öyle köyler vardı ki parti hiç gitmemiş, üye yok ama oy var. Köylerde üyeler yapmaya başladım. Doğumda, ölümde, düğünde, köylere gitmeye başladık. Köylerdeki üyeler benim gözüm kulağım oldu. Hangi köyde ne var hepsi bana iletiliyordu. Balya’da CHP’yi birinci parti konumuna taşırken en başarılı ilçe örgütü olduk. Atatürk'ün kurucusu olduğu bu partinin kuruluş aşamasında kadın kolları yoktu. Kadına en büyük darbe buradan geliyor. Gençlik kolları bir partide olması gerekiyor çünkü partinin altyapısını oluşturuyorlar. Gençlik kollarında kız erkek ayrımı ve kadın kolları da yok. Atatürk akıl edemez miydi kadın kolları yapmayı? Yapmadı. Kadını ayrıştırmadı. Atatürk'ün zihnindeki model birleşikti, cinsiyet ayrımını kaldırmaktı. Kadını aktif siyasetin içinde görmek için kadına seçme seçilme hakkı verdi. CHP'nin bu konuyu düzeltmeleri lazım. Tarihlerini bilmiyorlar. Kadın kolları da bilmiyor. CHP, seçimi kaybedip iktidarı Demokrat Partiye kaptırınca, Demokrat Parti'nin modeli örnek alınarak 1958'de kadın kolları kurulmasına karar veriliyor, 1962'de fiilen kadın kolları kuruluyor ve kadınlar kadın kollarına devredilip %100 seçme seçilme hakları %30 kotaya indiriliyor. Ben kadın kollarına karşıyım. Kadın erkeklerle birlikte partinin içinde olmalı.

Mesleğinizi bıraktınız, muhtarlığı bıraktınız, partiyi bıraktınız şimdi ne yapıyorsunuz? Tüm çalışmalarınız ışığında gençlere ne söylemek istersiniz?
75 yaşındayım. Neden bütün bunlarla uğraşıyorum? Hala uğraşıyorum. Şu anda açık hava müzesi yapmak için uğraşıyorum atalarımız, “Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan” demişler. Amacım, baki kalan gök kubbede hoş bir seda olabilmek. Benden sonrasına bir şeyler bırakabilmek. Hangi yaşta olursanız olun, idealleriniz olsun, ideallerinizin peşinden koşun, yılmayın. Bütün güçlüklere rağmen yılmayın, eğitilin, okuyun, okuyun. Beyin hücrelerinizi kullanın. O hücreler sizi sağlıklı bir şekilde öbür dünyaya götürecektir. Öbür dünyaya da aydınlık geçin. Şu an başkanı olduğum Akbaş Köyü yardımlaşma ve Güzelleştirme derneğinin de kurucu üyelerinden biri olan Balıkesir Kent Konseyi’nin 2 komisyonunda gönüllü çalışmalarımı sürdürüyorum. Siyaset hayatımda aramızdaki doku uyuşmazlığından dolayı önce CHP ilçe başkanlığından daha sonrada parti üyeliğinden istifa ettikten sonra, 2024 yerel seçimlerinde Balya da bağımsız Belediye başkanlı aday olarak girdim, seçimi kaybettim. Böylece siyaset hayatıma son noktayı koydum.