KUBİLAY S. ÖZTÜRK


Tarihin bu önemli kavşağında, Türkiye’yi yeni bir siyasi ve toplumsal dengeye hazırlamakta olduklarını düşünenler olabilir. Adına ister “müesses nizam”, ister “devlet aklı” denilsin, birileri için, bu yanda DEM ile hızlı başlanıp düşe kalka ilerletilmeye çalışılan Terörsüz Türkiye projesi çok büyük bir önem taşırken, şu yanda da yetkisi tartışmalı bir mahkemenin “tedbirli mutlak butlan” kararıyla CHP’yi içine soktuğu karmaşa, belki aynı derecede gerekli görülüyor olabilir.

Ancak “devlet” hiç değişmeden kalan, bilinmez meçhul bir yapı da değildir. Zihinlere dayatılan bu olasılıklar bir yana, devletin son yıllarda neye dönüştüğüne de dönüp bir bakmak gerekmez mi? Üstelik bu işlerin “toplum mühendisliği” ile belirlenemeyeceğini de tarih bize pek çok defa gösterdi, pek çok yerde. Hatta belki şu sıra yeniden hazırlanıyor bile olabilir bir kez daha tekrar göstermek için. O yüzden, bu önemli konulara daha geniş açıdan bakmak lazım sanırım.


***

12 Eylül sonrası askerlerin yönetimi sivil siyasete bırakmasıyla, 1983’de Özal’la bir kere daha başlayan tek partili iktidar dönemi, liberal politikalar ve batıdan gelen büyük destekle ekonomik alanda bazı önemli mesafeler aldı ama ülkenin yönetim sistemi hemen hiç değişmedi. Özal 1989’da C. Başkanı olunca, yerine atadığı Akbulut’un da, onu bir parti içi darbeyle indirip koltuğuna oturan Yılmaz’ın da Başbakanlıkları pek başarılı olamadı. Bu durumda tek parti yerine, uzun soluklu olması çok zor koalisyonlar dönemi yeniden başladı.

1991-1993 arasında Demirel ve İnönü koalisyonu yönetti Türkiye’yi. 1993’de Özal’ın vefatından sonra Demirel beklendiği şekilde C. Başkanı olunca, onun başbakan atadığı Çiller de DYP-SHP ve bağımsızları bir araya getirerek hükümet kurdu. 1996’da ANAP-DYP ve 1997’de Refah-DYP koalisyonları vardı. Bunlar yürümeyince, bu kez Yılmaz’ın ANAP-DSP-DTP koalisyonu, sonra da Ecevit’in DSP-MHP-ANAP koalisyonu kuruldu. Bütün bu karmaşık siyasi bileşenlerin yönetimleri, ekonomik ve toplumsal istikrar getiremedi ülkeye. Seçmende de bir bıkkınlık oluştu bu tür ortaklı yönetime karşı.


***

Bu havayla girilen 2002 seçimlerinde ise Refah’tan ayrılıp da “değiştiklerini” söyleyen yeni kurulmuş AKP’ye, halk “denenmeyeni denemek” adına bir fırsat verdi. Seçim yasasının da azizliğiyle % 34 oy alan AKP, Meclis’in % 65’ine hakim oldu. Hükümet de oldu ama iktidar olmaları biraz zaman aldı. Bunu da kısa sürede öğrendiler, kadro ihtiyacı için resmi olmayan koalisyonlar oluşturdular, destek alanlarını giderek geliştirdiler. 2014’de referandum sonucu C. Başkanı halkın oylarıyla seçildi ve Erdoğan yönetim modeline geçildi. 2016’daki FETÖ darbe girişiminden sonraysa, “Allah’ın bir lütfu” denilerek yeni bir döneme başlandı. 2017 referandumu ile de eski parlamenter sistemden tümüyle çıkılarak, “Partili C. Başkanlığı” modeline geçildi.


***

Ülkeyi yönetmeye aday olan kadroların ve halkın, bütün bu süreçte verdiği tepkilerin özeti kısaca böyleydi. Peki 2002 sonrası muhalefet ne yaptı? Mirasına büyük ölçüde AKP sahip çıksa bile “dindar kesime” seslenen alanda, Refah siyaseti şimdi iki ayrı partide devam ediyor. AKP’nin 2016’dan sonra giderek temel ittifak ortağı olan MHP ise o noktaya gelinceye kadar Meclis’teki milliyetçi kökenli partilerin sayısı şimdi altıya kadar çıktı. DEM ise kapsamlı bir ittifak politikası izleyerek varlığını sürdürdü. Orta Doğu’da etkili batılı güçlerin projelerine de uyumlu olarak, şimdi geleceğini iktidarla sürdürülen yeni “barış projesine” bağlamış durumda büyük ölçüde.

Peki CHP? O konu daha da karmaşık, zira şimdi böyle bir soruya “hangisi?” diye cevap veriliyor artık. Daha önce hiç hesaba katılmayan bir hukuk faciasıyla boğuşmak zorunda kalan CHP’de, yaşanan sürece biraz daha kapsamlı bakmak gerekiyor bu nedenle. Ecevit’in DSP’sinden sonra, SHP’yi de tekrar açılan CHP ile ekarte eden Baykal, çok uzun yıllar boyunca özlemini duyduğu Genel Başkan olma amacına nihayet kavuşmuştu.

Fakat sanki partisinin iktidar olması umurunda değilmiş de, bir siyasi klik yönetirmiş gibi 2002-2010 döneminde farklı bir tarz izledi. Sonunda bir FETÖ kumpasıyla CHP yönetimini bırakmak zorunda kaldı ama kendi seçmeni ve siyaset dünyası o kadar bıkmıştı ki durağan varlığından, yerine neden Kılıçdaroğlu’nun geldiğini bile neredeyse hiç kimse sorgulamak ihtiyacı duymadı.

Sanırım CHP’deki sorun da bu noktada başladı aslında. Kılıçdaroğlu selefinin kurduğu parti yapısını, delege sistemini ve parti içi dengeleri hiç değiştirmeden CHP’yi 2010-2023 arasında yönetti. İktidar odaklı olmaktansa, sağa açılım yapmayı ve ana muhalefet partisi olarak kalmayı istedi. Pek çok yanlış tercih yaptı ve epeyce sandık yenilgisi de aldı. Sonunda ortak bir muhalefet cephesi hareketi olan “Altılı Masa” çeşitli beceriksizlik örnekleri nedeniyle seçimden önce sarsıldı ve C. Başkanı adaylığı süreci de iyi yönetilmediği için Erdoğan karşısında bir kere daha yenildi. Bu durum seçmeninde de çok büyük bir hayal kırıklıkları yarattı elbette.


***

Bugünlerde siyasetin temel konusu haline getirilen CHP’nin 38. Kurultayı’nda da, Kılıçdaroğlu özeleştiri yaparak çekilmeyi bilemediği için, parti içi genç muhalefetin karşısında dayanamadı ve tasfiye edildi. Bunu günümüzde farklı sebeplere bağlayıp, öküz altında buzağı arayanlar var elbette. Benim gözlemim ise sınırla ama daha sağlam.

Körfez belediye başkanlarımızın tamamı, CHP delegesi olarak o Kurultay’a katıldılar ve sanırım hepsi giderken Kılıçdaroğlu yanlısı idiler. Fakat oradaki “yeter artık” ortamını ve yönetime aday olan genç ekibin anlamlı heyecanını görünce, hepsi de Özel’i desteklediler. Geri döndüklerinde ne kollarında marka saatler vardı, ne cep telefonları yenilenmişti, ne de maddi varlıklarında artış olmuştu. Yani bu nedenle, maddi özendiricilerle Kurultay kazanma iddiası pek bir şeyler anlatmıyor bana.

Fakat işte o Kurultay’da CHP yönetimine gelenlerin, bir süre sonra “Majestelerinin sadık muhalefeti” olmayacakları anlaşıldığında, hem de AKP’yi yerel seçimlerde birkaç kez üst üste yenmeyi başardıklarında, başlarına gelmeyen de kalmadı bilindiği üzere. Diploma iptalini, tutuklama ve belediyelerde görevden almalar izledi, üstelik İstanbul’dan başlayarak bütün ülkeye de yayıldı.


***

Bu aşamada Özel iyi bir direniş gösterdi. Saraçhane’den başlayarak gençler ve halk da en önemli destekçileri oldu onun. Yapılan mitingler, pek çok ildeki açık hava toplantıları, hiçbir geri adım atılmaması, en sonundaki pek beklenmeyen böylesi bir mahkeme kararıyla ortaya konan son engelleme girişimine rağmen bu havayı bozamadı bile.

Özel yeni lideri oldu CHP’nin. Hele de son dönemde yaşanan Genel Merkez in boşaltılması ve bayramlaşma etkinlikleri ile biraz daha dozu arttı direnişinin. Özel, bir liberal demokrat gibi değil de, artık toplumsal dönüşüm isteyen gerçek bir sosyal demokrat gibi mücadelesini sürdürüyor. Bundan sonrasına bir öngörü ile bakmak elbette çok zor ama sanırım Özel ve ekibi, CHP’yi terk etmemek için ellerinden geleni yapacak, mücadelelerini hem hukuk alanında ve hem de gereken tüm sahalarda sürdürecek, sonra da zorunluluk doğduğunda yeni bir parti oluşumuyla seçmenin karşısına çıkacaklar. Bu şimdilik gerek şart değil ama zamanla bu husus bir kaçınılmaz adım haline gelebilir ve tekrar geri dönmek üzere adres değiştirmek de mümkündür. Bunu da taktik bir adım olarak görmek, anlayış göstermek lazım. Belki de böylesi hem seçmen, hem de CHP’li siyasetçiler için çok daha iyi olacaktır.


***

Bence son kırk yılımızın siyasi özeti böyle. AKP iktidardaki çeyrek yüzyılını doldurdu. Halen de uluslararası koşulları değerlendirip, çeşitli faktörleri ustaca kullanarak iktidarını sürdürmeye çalışıyor. Bunu da sonuna kadar bırakmayacaktır.

Fakat biraz iç tarafa da bakmak lazım değil mi? Özellikle iki faktör dikkate alınmak zorunda. Dün eski AKP milletvekili olan Şamil Tayyar bunu izah eden etkili bir çıkış yaptı hatırlarsanız. "Açık ve net söylüyorum: CHP 40 parçaya bölünsün, 40 ayrı parti kurulsun, her birinin başına birisi gelsin genel başkan olsun; sen bu ekonomiyi düzeltmezsen önümüzdeki seçimi vallahi kazanamazsın, billahi kazanamazsın. Çok açık ve net yani. Krizler kendi çözümünü üretir. Hiç ummadığın birini 2019'da Ekrem İmamoğlu gibi birini bulur ve getirir cumhurbaşkanı yapar. Onun için bak, bu milletin ferasetinden asla şüphe etmeyin ve dalga da geçmeyin” dedi. Bence de çok güzel bir ifade edişti bu.


***

Diğer husus da önemli elbette. Türkiye de değişim ve demokrasi talebi daha da büyüyecek önümüzdeki dönemde. Mevcut yönetim sistemi, bünyemize uymadı. Türkiye sadece sandık demokrasisi ile yönetilemiyor zaten. Hukukun üstün olduğu, Meclis’in etkili ve tüm demokratik kurumların hakim olduğu, hesap veren bir sistem gerekiyor Türkiye’nin istikrarlı bir ülke olabilmesi için. Demokratik Cumhuriyet budur ve gerçek değişim de ancak böyle olabilir. Dümeni geriye doğru kırarak değişim gerçekleşemez elbette. Otoriterlik dozunu arttırmak yerine, daha fazla demokrasi gerekiyor ülkemize. Arınma da buna dairdir, adalet, eşitlik, gelir dağılımı, haksızlıkların hesabının sorulması, önceliklere nasıl karar verileceği, açıklık, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele de, hatta hepsi de.

Sizleri bilemem ama ben büyük resme bakınca bunları görüyorum. Yarınki Meclis Grup Toplantısı’nda kim konuşacak veya bugünün karmaşasını değil de, nereden gelip nereye doğru gideceğimize dair akılcı tercihlerin nasıl olması gerektiği daha önemli bence. “Bu kadarı da olmaz artık” dediğimiz nelere şahit olduk değil mi? Daha beterleri de olabilir belki. Fakat hayatı da, siyaseti de, geleceği de böyle geniş bir perspektiften ele almak zorunda olduğumuzu ve asla geri adım atmamamız gerektiğini de hiç unutmamak gerekiyor.