Oldum olası limona bayılırım. Çocukluğumdan beri çayı limonlu severim mesela. Gençken harçlığımı çıkartmak için, pazarda satışını yapmışlığım vardır. Kırklı yaşlarımda dağlardaki yürüyüş rotamı, Mart sonu Nisan başı gibi limonlar çiçek açtığında, güney sahillerine çevirdiğim çok olmuştur. Fakat son yıllarda limonun durumuna hiç aklım ermiyor. Fiyatında % 400’ü geçen artışlar ve eski kalitesinden eser kalmayışı beni üzüyor. O nedenle “limona güzelleme” yaparak girdiğim bu konuyu, gerçekte neler olduğunu anlamak için yaptığım araştırmadan çıkarttığım bazı sonuçları sizlerle paylaşarak sürdüreceğim.


Bizdeki limon hasadı genellikle sonbahar sonunda başlayıp, kış sonuna kadar yayılıyor. Yani ilkbaharda hasat yapıp, sonra soğuk hava deposuyla uğraşmak zorunda değil bütün çiftçiler. Topladıkları limon türü ihracata gidecekse, aynı gün satıyorlar. Fakat bir de limonun iç pazarı var elbette. Orada “yatan” limon kazandırıyor. Yeni hasat taze limon tüketimiyle, kış aylarında sağlık açısından yoğunlaşan talep uzun süre birlikte gidiyor ama yaz dönemi için durum değişiyor. Yazın iç talebi karşılayan, soğuk zincirde veya yeraltı depolarında limonu yatıranlar oluyor. Tabii bunu yapabilenler üretici değil, daha çok tüccarlar ve pazar başarısını da onlar kapıyor. Böyle bir şansı olmayan üreticinin ise ya ürünü dalında kalıyor, ya da ıskartaya çıkıp çürüyor.


Son yıllarda limondaki sıkıntı giderek artıyor. Çiftçi 5 TL’na üretebildiği limonu, dalında 2 TL’na bile satamıyor çoğu kez. Bu duruma birkaç yıl katlandıktan sonra da, ağacını kökleyip başka bir ürüne geçmek zorunda kalıyor. Gübre, ilaç, mazot, budama ve toplama işçiliği gibi üretim maliyetlerinin her sene artmasına karşın, satış fiyatları aynı ölçüde artmadığı için, çiftçi iyice sıkışıyor. Zaten nakit para ihtiyacında yıllardır tüccara sarılan üretici, girdi maliyetleri arttıkça daha fazla borçlanıyor. Depo ve soğuk zincir de kendisine ait olmadığı için, maliyetini daha fazla arttırmayı da hiç göze alamıyor. Limonda marka olabilenler zaten çok az, ihracat güvencesi de yok. Ankara ekonomi yönetimi ısrarla dövizin değerini baskılandıkça, ihracat yapabilmek için tüccar da fiyat politikasını iyice aşağıya çekiyor. Üstelik üreticiler örgütsüz olduğu için, limonunu değerine satma şansını da bulamıyor. Sonuçta iki ateş arasında, yani artan maliyetler ile iyice düşen tüccar fiyatları arasında tamamen sıkışıyor. Bu durumda, limonun dalda kalması da kaçınılmaz oluyor.


Tabii bu işin bir de tüketici tarafı var. İç pazarda tüketici de fena sıkışıyor. Mal azalınca fiyat artar ama bizde şiraze iyice şaşıyor. Basında okuduğu dalında 1 TL fiyatla müşteri bulamayan limon haberlerine inanamazken, şehirde market ve pazarlarda fiyatının 200 TL olup, oradan 100 TL’na inerek sabitlendiğini görüyor tüketici. Ülkemizde altı farklı çeşit limon var. Erken gelen, geç olgunlaşan, uzun süre saklanan, ince kabuklu çeşitlerin en iyisi, en uygun zamanlamayla ihracata gittiği için, iç pazarımızı da sıksan bile suyu çıkmayan türden limonlar kaplıyor. Tüketici yıllardır alıştığı limona benzemeyen bu türden limonları almak zorunda kalınca haliyle sesini yükseltiyor.

Bu sene yükselen seslerle Ramazan ayı üstüste binince, bildiğiniz gibi Ticaret Bakanlığı mecburen devreye girmek zorunda kaldı. Pazarın fiyat sıkıntısını çözmek amacıyla, aslında vaktiyle yerli üreticiyi korumak için konulmuş olan % 54 oranındaki gümrük vergisini 12 Mart’ta % 10’a çekti. Limon ithalatı cazip hale getirilmek ve piyasa rahatlatılmak istendi. Yapılan bu müdahale geçici olacak elbette, 31 Temmuz’da sona erecek bu indirim. Fakat verginin aşağı çekilmesinden bu yana iki hafta geçmesine rağmen, ya hiç kimse limon ithal etmeye girişmedi ülkemize, ya da limonlar getirildi ama mevcudun arasına karıştırıp piyasaya sürmek daha uygun bulundu. Zira Türkiye’de limonun pazar fiyatında hiçbir iyileşme olmadı!


Demek ki karasularımız sınırında bekleyen sıra sıra limon gemileri falan yokmuş. Olsa da şaşar mıydık bilemiyorum artık? Fakat öte yandan, anlaşıldı ki, limon konusundaki sıkıntıyı anlamak ve çözümünü sağlamak için, bütün ithal ikame yolu izlenen tarımsal ürünlerde yapıldığı gibi, işi “arz - talep”, “yerli - ithal” bağlamında bir mucizevi formülle halletmek artık pek mümkün olamıyor. Bu türden sıkışıklıkları, bütün diğer faktörlerine de bakarak incelemek gerekiyor. Şimdi işte bunu yapmaya çalışalım, limon işine daha geniş bir açıdan bakalım.


Ülkemizde “çaya çorbaya limon” lafı ağzımızdan düşmez ama bizdeki limon tüketimi çok yüksek de değildir aslında. Kişi başı yıllık tüketimimiz 6 kilo veya yaklaşık 60 adet olarak ifade ediliyor çeşitli kaynaklarda. Limonun anavatanı Güneydoğu Asya, oradan çıkaran İspanyol gemiciler vasıtasıyla yayılmış ve Latin Amerika’ya kadar geçip tutunmuş. Limonun bu tarihi hattı üzerindeki bütün ülkelerde ise hem üretim ve hem de tüketimi haliyle yüksek. En önemli üretici ülkeler Hindistan (3,5 milyon ton), Meksika (2,7 milyon ton), Çin (2,6 milyon ton), Arjantin (1,9 milyon ton) ve Brezilya (1,5 milyon ton). Türkiye’nin yıllık üretimi, bunların hemen arkasından geliyor. 1,1 milyon ton organik limon üretimiyle dünyada altıncı sıradayız. Güney illerimizden Mersin başta olmak üzere Adana, Muğla, Antalya ve Hatay’da üretim yaygın. Meyve veren toplam limon ağacı sayısı 9 milyon civarında. Yıllık üretimin 500 bin ton kadarı iç pazarda tüketiliyor, 600 bin ton kadarı da ihraç ediliyor. Avrupa pazarı ve Rusya, pestisit (kimyasal ilaç) sorunu olmadığı sürece, ucuz navlun sebebiyle Türkiye’nin organik limonlarına rağbet ediyor. Dış pazar oldukça önemli ve etkili bizim limon üretimimizde.


Şimdi bu duruma baktığımızda, içeride limon fiyatlarının artmasında, üretimdeki düşüş, artan maliyetler ve arz-talep dengesizliği gibi etkenlerin öne çıktığı görülüyor. Yani hem üretimde sıkıntılar var hem de depolama, soğuk zincir ve lojistik sorunları var. Demek ki önce üreticinin kazanmasını sağlayacak tedbirleri almak zorunlu. Bunun temel yolu da devlet veya yerel yönetim eliyle çeşitli “destekler” yapılması elbette. Dalındaki düşük fiyatı arttırmanın en akılcı yolu aracıları, sundukları imkanları ve işlevlerini azaltmaktan geçiyor.

Finansman, depolama ve soğuk zincir için başlangıcı devlet veya yerel yönetimin yapması ama kısa sürede bu işleri üretici kooperatiflerine aktarması uygun olur. Tüketici tarafında da kooperatif zincirleri olursa, arz-talep dengesini en başından kurmak için önemli bir hacme erişilmek mümkündür. Yani ancak üretici, devlet, yerel yönetim ve tüketici işbirliği ve koordinesinin sağlanması halinde, planlı bir üretim yapılabilir, pazar dengesi de kurulabilir. Kurumların da desteğiyle, böyle bir sistemde üretici ve tüketici de, aracılar veya piyasa hazretlerinin elinde oyuncak olmaktan kurtulur. Limon işinin suyunu çıkartmadan, karşılaşılacak zirai don, iklim krizinin etkileri gibi faktörlere karşı da elbirliğiyle önlemler alınır.

Bugün perakende limonun kilogram fiyatı market ve pazarda 60 TL ile 130 TL arasında değişiyor. Hedef müşteriye ve ürünün kalitesine göre bu arada bir yerde oluşuyor limon satış fiyatları. Üreticiyi öldürüp, ithalatçıyı güldürerek bu fiyatlar aşağıya çekilemez. Gerçi konuya limondan girdik ama isterseniz bir genelleme yaparak çıkalım şimdi.


Bakın oldukça ironik belki ama ikide bir “tariffs” diyerek gümrük vergileriyle oynayan, bu yolla Dünya’ya yeni bir ayar vermeye kalkışan Trump’ın sayesinde, gele gele öyle bir noktaya geldik ki şimdi, onun haksız savaşları yüzünden navlun fiyatları da iyice tavan yaptı! Bugünkü petrol fiyatlarıyla, acaba hangi delikanlı ithalatçı limon getirip, iç piyasada para kazanmaya kalkacak ki? Türkiye’nin limonda bir piyasa dengesi sağlama hayalleri, daha başlamadan bitti mi yoksa ne dersiniz?

Bu “tarifelerle” oynama işini yine Trump’a bırakalım da, biz en iyisi daha kaliteli ve daha çok tarımsal üretim, çiftçinin mutlak kazancı ve tüketicinin refahı için uğraşmaya dönelim. Sanki böylesi daha doğru olacak bizim için. “Şunun fiyatı arttı, acele ithal edelim”, “bunun üreticisi tarlasını bıraktı, hemen dışardan getirelim” dönemi çoktan iflas etti artık.


Dünyamızı, memleketimizi, toprağımızı, havamızı, suyumuzu, limonumuzu, zeytinimizi, tüm tarımı koruyalım; çiftçiye, üretime, üretene değer verelim ki, sağlıklı bir yarınımız da olsun. Çocuklarımız ve torunlarımız için yapacağımız en hayırlı iş de bu olacak sanırım.