Mustafa Kuvancı
Geçen haftaki yazımızla eş zamanlı olarak 2028 yılı liselere giriş sınavı konusu gündeme geldi ve “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” müfredatına göre sınava girmesi planlanan çocuklarımızın akibeti konuşulmaya başlandı. Sistem aslında değişmiyor, öğrenciler yine sınava girecek ve bir üst okula sınavla geçmiş olacaklar. Sadece soru karakterleri ve ölçme değerlendirme felsefesi değişiyor.
Türkiye’deki sınav sistemlerinin kaç yılda bir değişikliğe uğradığı inceledim, ortalama beş yılda bir sınav sistemimizi değiştirmişiz. Acaba dünya ülkeleri ne yapıyor diye baktım, bizim dışımızdaki ülkelerde ise sınav sistemindeki değişiklik değil, küçük revizyonların ortalama süresi 30 yıl.
Bakalım dünya ülkeleri öğrencilerinin liseye geçişi için nasıl bir uygulama yapıyormuş: Ülkeler “akademik başarı” ve “sosyal adalet” dengesini sağlamak için iki ana gruba ayrılmışlar. Birincisi sınav odaklı rekabetçi grup, ikincisi ise yerel yönetimlerin ve okul içi değerlendirmelerin esas alındığı grup.
Sınav yapan ülkeler: Güney Kore, Çin, Singapur, Japonya, Vietnam, Polonya, Hollanda; sınava dayalı olmayan esnek model uygulayan ülkeler ise Finlandiya, Kanada, Estonya, Yeni Zelanda, Almanya, Amerika, Belçika. Ne gördük? Sınava dayalı geçiş uygulayan ülkelerin çoğu Asya ülkesi, sınavsız geçiş uygulayan ülkeler ise sosyo ekonomik ve demokratik geleneklerinin güçlü olduğu ülkeler. Ülkelerin sınav sistemini tek tek anlatmaya kalksak sayfaya sığmayacak, bunu okurun araştırmasına bırakıp gündeme gelelim.
Milli Eğitim Bakanımızın açıklamalarına göre LGS’nin yerini KAGS (Kademeler Arası Geçiş Sınavı) alacak. KAGS’nin, tek bir güne sığdırılan bir sonuç sınavı yerine öğrencinin ortaokul kademesi (5,6,7 ve 8. Sınıflar) boyunca sergilediği gelişimi de kapsayan bir geçiş süreci olması hedefleniyor.
Yeni müfredatla birlikte öğrencilerin akademik başarısı, sosyal sorumluluk projeleri, STEM çalışmaları ve sanatsal faaliyetlerinin de yerleştirme puanına dahil edilmesi planlanıyor. Yine bu sistemde öğrencilerin çoktan seçmeli sorular yanında açık uçlu sorulara da cevap vermesi gerekecek, bunun düşünme, sorgulama ve yorumlama gücünün artması yönünde faydalı olacağına inanılıyor. Yeni sistem, sadece bilgiyi hatırlayan değil, bilgiyi yeni bir durumda kullanabilen, analiz eden ve yorumlayan öğrencileri ön plana çıkaracak. Bir başka yenilik de sınavın tamamının Türkçe sınavı gibi olmasının hedeflenmesi. Kısacası, matematik ve fen soruları da Türkçe soruları gibi anlama ve yorumlama soruları olacak. Böylece kitap okuma alışkanlığı ve okuduğunu hızlıca analiz etme yeteneği sayısal derslerde başarıyı belirleyen en önemli faktör haline gelecek.
İdeal çok güzel, kulağa oldukça hoş geliyor. 35 yıllık eğitim hayatının 25 yılını dershanelerde, son on yılını da okuldaki çocukları sınavlara hazırlayan bir eğitimci olarak hedefleri beğendiğimi söylemeliyim. Ancak uygulamaya gelince sonuç ne olur, tahmin etmek zor değil.
2021’de gerçekleştirilen 20. Milli Eğitim Şurası öncesi çeşitli kurumlar çalıştaylar yaptılar. Bir eğitim sendikasının genel merkezinin yaptığı çalıştaya davet üzerine özel öğretim kurumlarını temsilen katıldım ve “Özel Okulların LGS ve YKS’ye Bakışları” konusunda sunum yaptım. Bu sunumda özetle, sınavlara karşı olduğumu, öğrencilerin eğitim hayatlarındaki yetenek ve gelişimlerine göre bir üst okula geçmelerini savunduğumu ifade ettim. Ancak şunu da belirttim: Türkiye gibi etik değerlerini yitirmiş, “Hamili kart yakınimdir.” felsefesiyle hareket eden bir toplumda en adil sistemin sınav olduğunu üzülerek görüyorum.
2000’li yılların başıydı, şimdi kapatılan Anadolu Öğretmen Liselerini öğrencilerin tercih yapabilmesi için mezun oldukları ortaokulun öğretmenler kurulu tarafından öğrencinin kişilik özellikleri, hitabeti ve temsil yeteneği gibi kriterler göz önünde bulundurularak “Öğretmenlik mesleğine uygundur.” şeklinde bir karar verilmesi ve bu kararın öğrencinin aday formuna işlemesi gerekiyordu. Oğlumun gittiği ve evimin yakınında olan ortaokulun bahçesinde bir kalabalığa şahit oldum, bunun ne olduğunu sorduğumda, Anadolu Öğretmen Lisesi tercihinde kurul tarafından olumlu rapor verilmeyen öğrencilerin velileri olduğunu söylediler. Veliler ayaklanmışlar, “Sen nasıl benim çocuğuma öğretmen olabilir raporu vermezsin?” diyerek öğretmenleri, okul idaresini hesaba çekiyorlardı. Birkaç gün sonra okul müdürünü gördüm, “Hocam ne yaptın geçen günkü ayaklanmayı?” dedim. Aldığım cevap ülkemiz insanının ahlaki çöküntüsünü gösteriyordu: “Sadece okulu basmakla kalmadılar, milletvekilinden, milli eğitim müdüründen, valiye kadar araya adam koyarak çocuklarının Anadolu Öğretmen Lisesi tercihi yapması için olumlu rapor verilmesi yönünde baskı yaptılar. Ben de oluruna bıraktım.”
Bugün, yeni uygulanacak sisteme portfolyonun %30 oranında etki etmesi planlanıyor. Harika bir uygulama. Öğrenci spor, sanat, kültürel ve bilimsel çalışmalardan mahrum kalmayacak. Bir şiir yarışmasına mı katıldı, puan alacak; bir projeyle TÜBİTAK’a mı başvurdu, Teknofest’e mi katıldı, satranç turnuvasına, basketbol, voleybol, futbol turnuvasına mı katıldı puan alacak. İlçe, il , ulusal ve uluslar arası derece mi yaptı, puan alacak. Bir sosyal sorumluluk projesi mi gerçekleştirdi, puan alacak. Hep hayal ettiğim, düşündüğüm bir sistem, ama soru işaretleri kemiriyor beynimi. Ne kadar sağlıklı olur, bizim gibi sosyal çürümenin zirve yaptığı bir toplumda bu uygulama? Biz toplum olarak böyle bir sisteme hazır mıyız? İdeallerimizi realiteye dökebilme olgunluğumuz var mı? Bu %30’luk dilim “torpil”le şişirilir mi?
Önceki yazımızda değinmiştik, aslında LGS’ye girmek zorunlu değil, ancak geçen yıl sekizinci sınıf öğrencilerinin %95’i sınava girmiş. Yüzde onun alınacağı bir sınava neden bütün öğrenciler giriyor? Çünkü iyi bir lise iyi bir üniversitenin ilk basamağı; ayrıca iyi bir lise, daha güvenli bir okul demek. Aynı bilgi, ve beceri seviyesindeki öğrencilerin bir arada olması demek. Bunun neticesinde de belli bir hedefe odaklanan öğrenci, bu öğrenciye istediğini verebilen bir öğretmen kadrosu demek.
İdeal olan bir üst okula sınavsız geçiştir. Sınavda %10’luk dilime giremeyen öğrenciler zaten mahalle okullarına yerleştiriliyor. Mahalle okulları nitelikli okullar seviyesine getirilebilirse sınav kapısında yığılma olmayacaktır. Nitelikli okullar seviyesine gelme ifadesini açalım. Veli, öğrencisinin akran zorbalığı görmeyeceği, disipline edilmiş okullar istiyor. Yine bu okullarda öğrencisinin üniversiteye geçiş için iyi bir eğitim almasını istiyor. Ancak olay velinin isteğiyle bitmiyor, bu okullardaki öğretmen ve idarecilerin de istekleri var. Bu okullarda öğretmenlerin değerlendirmeleri idari ve veli baskılarından korunmalıdır. Bunun için de öğretmenlerin itibarı iade edilmeli, veli sınıfa dalıp öğretmen dövememeli, ipe sapa gelmez konularla CİMER’e öğretmeni şikayet edememelidir. Öğretmenin kararı hukuki güvence altında olmalıdır. Velilerin eğitim adına her konuyu biliyor olma hastalığı acilen tedavi edilmelidir.
Bizim en değerli varlıklarımız çocuklarımız. Hangimiz çocuğumuzu kilolarca altına değişiriz? Bu kadar değerli varlıklarımızı geleceğe hazırlamak için değişimi önce beyinlerimizde ve vicdanlarımızda başlatmalıyız.
Geleceğin inşası, sınavın adını değiştirmekle kurulamaz. Adını ve soru şeklini değiştirsen de sınav yine sınavdır. Sınavla % 10’luk dilimi seçme hedeflenmişse bu, %90’lık dilimin hayal kırıklığı demektir. Sistemin adını veya soru tipini değiştirmek çözüm değildir. Toplumsal güveni ve öğretmen itibarını yeniden inşa etmek asıl meseledir.
Gerçek reform, sınav kağıtlarındaki soruları değil, çocuğun gözündeki “gelecek kaygısını” değiştirdiğimiz gün başlar.