Rafet Çokgezen, Balıkesir’in yetiştirdiği çok yönlü bir girişimci. İnşaat mühendisi, garson, pazarlamacı, tekstilci, turizmci, ihracatçı, modacı, iş insanı, sporcu. Bir koltukta çok karpuz taşımasını bilenlerden. Üniversite eğitimi alırken, garsonluk yaptı, bulaşık yıkadı. Bel kemeri satarken tekstil işine gömlek ve kravat ticareti yaparak başladı. Kısa zamanda, Mudo gibi ünlü bir mağazanın pazarlamacılığını yaparken, önce kendine küçük bir konfeksiyon dükkanı açtı, ardından, tekstil atölyesi ve akabinde tekstil fabrikası kurdu. Ürettiği giysiler Türkiye’nin dört bir köşesinde alıcı buldu. Yetmedi, Avrupa ülkelerine ihracat başlattı. Başbakan Turgut Özal’ın tekstil ve ihracat konusundaki ekibine tekstil konusunda brifing verdi, Arkadaşlarıyla birlikte kurduğu Osmanbey Tekstilciler Birliği Derneği ile Tekstil’de Avrupa’nın ünlü şirketlerine ilk ihracat yapan kişiler arasında yer aldı. Turizmciliğe el atıp, Bodrum gibi ünlü bir yörede otel işletmeciliğine girdi. Turizm serüvenini sona erdirdikten sonra asıl mesleği inşaat mühendisliğine geri döndü. Girdiği her sektörde başarıdan başarıya koşan Rafet Çokgezen filmlere konu olacak yaşamını Politika okurlarına anlattı.

Rafet Çokgezen kimdir?
Balıkesir’in Vicdaniye Mahallesinde 9 Kasım1951 yılında dünyaya geldim. Babam ve annem de Balıkesir’de doğmalarına rağmen kökümüz Bulgaristan’dan geliyor. Babamın çarşıda bakkaliyesi vardı. Dükkanda babama yardımcı olduğumdan çoğu Balıkesirli beni tanıyordu. Kayabey İlkokulunda okudum. Ortaokul eğitimimi İstanbul ve Balıkesir’de aldım. Lise eğitimine Muharrem Hasbi Koray Lisesine başladım okuldan atılınca, önce kaydımı Balıkesir Lisesine yaptırdım. Buradan da atılınca Sanat Okulu Torna Tesviye Bölümünden mezun oldum. Üniversite sınavlarında, Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümünden mezun oldum. Üniversitede okurken, işportacılık yapmaya başladım. Çünkü babam Balıkesir’den ayrılmam durumunda bana 5 kuruş para göndermeyeceğini söylemişti. Balıkesir’de deri ürünler imal eden bir arkadaşımdan kemer, cüzdan alıp sattım. Bu ürünleri, mağazalara pazarlamanın yolunu bulup iş hacmini genişlettim. Para kazanınca, erkek gömlekleri ve triko pazarladım, iş büyüyünce, kravat, gömlek ve triko üzerine önce imalathane, sonra fabrika açarak Türkiye’nin her yerine göndermeye başladım. Tekstil üzerine gelişen kültürümle, mallarımızı Avrupa’ya ihraç ettik. Türkiye’de ilk İhracatçılar Birliğini arkadaşlarımla biz kurduk ve Türkiye’nin ilk dışsatımcıları bizler olduk. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ve ekibi, tekstil pazarında ülkemizin adını dünyaya duyurmak isteyince, danışmanlık yaptık. Türkiye tekstil konusunda patlama yaptı. Durum çok iyiyken, devletin teşvikleri olumsuz kişilerce yanlış kullanılınca teşvikler geri çekildi. Zaman zaman tekstilin kötü dönemleri olur. Bir kriz döneminde tekstil sektöründen ayrılıp, turizm sektörüne geçip Bodrum’da 2 otel işlettim. Emekli olunca Balıkesir’e yerleştim. Şu an asıl mesleğim inşaat mühendisliğini yapıyorum. Arsa alıp binalar inşa ederek satıyorum. Bir kızım ve bir oğlum var. Beni her zaman destekleyen, her işimde yanımda olan eşim Aysel Hanım’ı 6 ay önce son yolculuğuna uğurladım.

İlk, orta ve lise eğitim dönemlerinde babanızın dükkanında yardımcı oldunuz. Neden işletme eğitimi değil de inşaat mühendisliğini seçtiniz? Bu mesleğe bir eğiliminiz var mıydı, yoksa sınav puanınız nedeniyle bu okula mecbur mu kaldınız?
Sanat Okulu Torna Tesviye Bölümünden mezun olmam nedeniyle hedefimde, Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Makine Mühendisliği Bölümü vardı. Sıralamada yaptığım yanlışlık nedeniyle Yıldız Teknik Üniversitesi’ne (YTÜ) kaydımı yaptırmak zorunda kaldım. Sonuçta İnşaat Mühendisliğini de bir teknik eğitim olarak düşündüm bu nedenle bir yıl bekleyip yeniden üniversite sınavlarına girmedim. Boşu boşuna bir yıl kaybetmek istemedim. Fakat 5 yıllık okulu tekstil işini ilerletmekle uğraşırken 8 yılda tamamlayabildim. Mezun olduğumda Türkiye’nin her yerine tekstil ürünü gönderiyor, iyi para kazanıyordum. Ticareti bırakıp, eğitimini aldığım mesleği yapmadım. Tekstil ve Turizm sektöründen ayrılıp emekli olunca, 50 yıl sonra mühendisliğe dönmek nasip oldu. Babam da ben üniversitede okurken rahmetli oldu. Benim mühendislik yapmamı istemedi kendi işini sürdürmemden yana tavrını koymuştu. İstanbul’da okumama asla izin vermedi. Hep, beraber çalışmayı önerdi. Babam bu arada Zağnos Paşa Camisi yanında İşhanı yapmıştı. İşhanı’ndan elde edeceği kira geliri ile geçineceğini bakkaliyeyi bana devredeceğini söylemişti. Bir ara İstanbul’a gidip gitmeme konusunda tereddütte kaldım. Belediye eski başkanlarından Kaya Sağlıkçı ile Baro eski başkanlarından Avukat Muzaffer Başaran benim ağabeyim gibiydi onlara akıl danıştım. “Cahil zengin olacağına kültürlü bir insan ol” diyerek okumam için beni yüreklendirdiler. Onun önerisiyle Yıldız Teknik Üniversitesi’ne yazıldım. İşletme okumayı hiç düşünmedim.

Hem eğitim hem çalışmak zor olmadı mı?
İstanbul'da Üniversiteye yazıldığım gün bir restoranda iş buldum. Okuldan sonra gidiyor garsonluk yapıyordum. Kimi zaman bulaşık yıkayıp yerleri süpürüyordum. Karnımı doyurmayı garanti edince, yavaş yavaş çevreyi tanıyıp arkadaşlıklar edindim. Bir tatil döneminde Balıkesir’e geldiğimde arkadaşlarımı ziyaret ettim. Deri ceket, cüzdan, kemer satan bir arkadaşıma İstanbul’da yaşadıklarımı söyleyince, bana komisyon karşılığında kemer satmam için teklifte bulundu. Önce sokaklarda sattım daha sonra, ünlü moda markası Mudo’nun kurucusu Mustafa Taviloğlu ile tanıştım. Kurduğum arkadaşlık sayesinde, yurtdışından getirttiği kravat, ipek gömlek ve benzeri giysileri lüks mağazalara satmayı gerçekleştirdim. Bu sayede Türkiye çapında geniş bir piyasa elde ettim. Başkalarının mallarını satarken, ben kendim neden satmıyorum düşüncesiyle küçük bir sermaye ile minimal bir kravat satışı yapan dükkan açtım. Büyük başarı elde edince gömlek ve triko sektörüne el attım. Kaliteli mal, dürüstlük ve iş ahlakı nedeniyle Türkiye genelinde aranır bir kişi oldum. İş hayatında başarılıydım ama okul ağır aksak gidiyordu. Bu nedenle 8 yıl sonunda mühendislik diploması almayı hak ettim. Satış portföyümüz genişleyince, Osmanbey Tekstilciler Birliği Derneğini kurduk. Bu sayede, İngiltere, Almanya İsviçre ve Fransa’ya dışsatımı başlattık. Avrupa’da, pek çok ülkede büyük mağazalar zinciri olan firmaların katıldığı dünya çapındaki fuarlarda yer aldık. Fransa’daki Pret a Porter dünyanın en büyük tekstil fuarlarından biridir. Büyük imalatçılar, büyük mağazalar ve moda dünyası bu fuara katılır imalatçılarla satıcılar, 1 yıl sonra satacakları mallar için anlaşma imzalarlardı. Biz de imalatçı firma olarak katıldık. Bu kapıyı bize eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın kardeşi Turgut Yılmaz’ın eşi Claudia Yılmaz araladı.

Avrupa’daki fuarlara katılım sağlarken devlet desteği aldınız mı?
Türkiye’deki imalatçıların ve tekstil firmalarının böyle büyük fuarlara katılımı ya da oradaki anlaşmalarla mal satmaları olmazdı. Bu konuda da biz devletin hiçbir desteğini görmedik. Yerli firmalar bireysel ilişkilerle ihracat yapıyorlardı. Devletin bu konuda hiçbir fonksiyonu olmamıştır. Turgut Yılmaz, bizlere Almanya'daki fuarların kapısını açtı. İlk kez 6-7 firma olarak Almanya fuarlarına girdik, toptancı firmalarla güzel anlaşmalara, büyük siparişlere imza attık. Toptancı firmalar ürünlerimizi Avrupa genelindeki perakendecilere verince Avrupa'daki tekstil sektöründe ismimiz duyulmaya, talep gelmeye başladı. Ürünlerimi Avrupa’ya Benny markası ile pazarlamaya başladım. Avrupa’da Benny mağazası vardı. Patentli olduğu için ben sadece Türkiye’de isim hakkını satın aldım ve böylelikle üretim yapabildim. Turgut Yılmaz, Avrupa ve Rusya’ya Benny markasıyla deri kıyafetler satıyordu ve bu nedenle Turgut Yılmaz ve eşi Claudia Hanım ile tanıştık.

Markanıza neden bir Türk ismi vermediniz de Benny adını uygun gördünüz?
Eskiden Türkiye’de konfeksiyonculuk çok yaygın değildi. İnsanlar terzilere gider ölçü verir, gömleğini, pantolonunu, ceketini, pijamaya varana dek tüm giysilerini terzilerden alırdı. Ben Türkiye’nin hazır giyime geçiş aşamasında bu sektöre girdim. O yıllarda bir yabancı marka imajı ve sevdası vardı. Türk markalarının dışında yabancı isimler toptancılar arasında büyük ilgi görüyordu. O nedenle Benny ismini uygun gördüm. Benny mecmuası vardı. Kolay akılda kalabilen ve kolay okunan bir isimdi. Avrupa’da çok okunan bir moda dergisiydi. O ismi markalaştırma düşüncesi, ileriye dönüktü ve ihracat yaparsam bu isimle yaparım fikrinden kaynaklandı. Çünkü, yerli bir isim yerine Avrupa’da tanınan bir marka adıyla satış yapmanın daha kolay olacağı kanısındaydım. Sonradan öğrendiğime göre, Benny Hristiyanların bizdeki, Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet gibi kullandığı bir isimmiş. Yahudilerde çift ‘N’ ile kullanılırsa kadın, Hristiyanlarda tek ‘N’ ile kullanılırsa erkek adı oluyormuş.

Tekstil sektöründe büyüdünüz, iş hacminiz genişledi, insanlar çalıştırmaya başladınız. Pazarlamayı, alımı-satımı personel yapsın ben de kendi mesleğimde statik projeler çizeyim düşüncesi aklınıza gelmedi mi?
Tekstilde, markada belli bir yere gelmiştim. Çok başarılı olduğum alanı bir başkasına devretmek istemedim ve inşaat mühendisliği yapmadım ama içimde bir ukde olarak kaldı. 45 yıl İstanbul’da ve Bodrumda çalıştıktan sonra, doğduğum, arkadaşlarımla birlikte büyüdüğüm, çocukluğumun gençliğimin geçtiği kendi toprağım Balıkesir’de, akrabalarımla, dostlarımla birlikte vakit geçirip yaşamak istedim. “Filler ölmek isteyince sürüden ayrılıp bir yerlere gider” diye bir söz vardır. Ben de o misal memleketime geldim. Gelir gelmez inşaat işlerine başladım.

Avrupa’da aranan bir marka mı oldunuz? Balıkesir’de Benny adıyla bir konfeksiyon mağazası açmayı siz mi istediniz yoksa talep Balıkesirlilerden mi geldi?
Tekstil sektöründe marka olarak Türkiye’de ve Avrupa’da belli bir yere geldik. Başkalarına verdiğim hizmeti kendi memleketimde de yapmak istedim. Donanımlı bir tekstilciliği Balıkesirlilere sunmak için Benny mağazasını açtım. Amacım para kazanmak değil, memleketime iyi mal satmak, hizmet vermekti. Avrupa’ya Türkiye’nin her yerine mal sattık, neden hemşerilerimle paylaşmayayım düşüncesiyle açtım. Resmi taksitlendirmeyi Balıkesir’de ilk kez Benny mağazasında gerçekleştirdik. Eskiden taksitler Bakkal Defteri tutar gibi yazılıyordu. Bunu daha sistemli bir hale getirerek sözleşmeli satışlar başlattık. Alıcılar memur, işçi, emekliyse maaş bordrosunu, memur değilse 2 kefil getirme şartı koyuyorduk. Müşterinin ne zaman ne ödemesi gerektiğini baştan şarta bağlıyorduk. Balıkesir’de ilk kez kreasyonlarımızı mağazada gerçekleştirilen defileyle alıcılara sunduk. Başka bir defilemiz ise Subay Orduevi’nde oldu. Halka açılmak adına Ürünlerimizi vitrindeki mankenlerle, raftaki giysilerle değil, günün tanınmış mankenlerinin üzerinde halkın görmesini istedik. Böyle işlerde maliyet düşünmüyorsunuz. Ne kadar pahalıya patlarsa patlasın, ürünü tanıtmak, reklamını yapmak istiyor ve karşılığını da alıyorsunuz. Tekstil olayını kapatınca, Balıkesir’deki mağazayı da kapattım. İstanbul İstiklal Caddesi’nde kızım yine Benny adı altında bir mağazada satış yapıyor.
Avrupa’daki tanınırlığımıza gelince; Avrupa'da da mal sattığımız kişiler hep devamını istediler. Aralıklarla dışsatım yapmadık, sürekli mal gönderdik. Önce Almanya'da sevilen, istenilen bir marka olduk. Duisburg, Köln, Düsseldorf’ta, beklenenden fazla mont satışı gerçekleştirirken, İngiltere'de penye ve gömlek satışında rekorlar kırdık. Toptancılarımız bu 2 ülke dışında İspanya, Portekiz, Hollanda, Norveç ve İsviçre’de bir hayli ürünümüzü pazarladı. 10 yıl sonra ihracatı bırakıp iç piyasaya yöneldim.

İhracatı bırakmanızın sebebi ne oldu?
Tekstil şekil değiştirmeye başladı. Uzakdoğu’da özellikle Çin’de bizim imal ettiğimiz ürünlerin yarı fiyatına satılan tekstil ürünleri Avrupa’ya girdi. Çin ve Güney Kore malları bizim sektörü olumsuz etkiledi. Avrupa bu kez imalat ve toptan satışta Uzakdoğu’ya yöneldi. Biz Uzakdoğu’nun fiyatlarına bir türlü erişemedik. İhracatı bırakmadan önce Avrupa ve iç piyasanın tercihi yün ve pamuktu. Biz yün ve pamuk ülkesi olmamıza rağmen maliyetleri yüksekti. Uzakdoğu’da yün ve pamuk olmadığından Polyester ağırlıklı üretim yapıyordu. Pamuk görünümlü onlarca çeşit polyester iplik var. Sadece polyester değil ağaç kabuklarından bile iplik üretiyorlardı. Hal böyle olunca maliyet çok düşük oluyor. Onlara karşı savaşmak mümkün değildi. Çok lüks mallar imal edip, çok pahalıya lüks mağazalara satmak zorunluluğu doğdu. Zaten Avrupa lüks malları kendisi üretebiliyordu. Biz arada kaldık. Tam istediğimiz gibi sanayileşemedik. Trikoda yabancıların makineleri bizim makinelere göre çok daha yetenekliydi. Biz de gelişmelere ayak uyduramadık. 35 yıl bu işi yapmak beni yormuştu. Arkamdan bu işi götürecek kimse olmayınca bırakmak durumunda kaldım.

Çin son yıllarda yalnız tekstilde değil, otomotivden elektroniğe, oyuncaktan klimaya dünyanın her yerinde var. Hal böyleyken siz hiç devlet desteği almadınız mı?
Hiç devlet desteği almadım, alanlar da battı. Leasing denilen bir olgu var. İmalatınızla ilgili son model makineler alıyorsunuz ve bu makinelerin bedelini devlet ödüyor, siz devlete borçlu kalıyorsunuz. Sanayileşme için bu devletin bir desteğidir. Bunları herkes beceremedi ve sonraki günlerde farklı sorunlar çıkmaya başladı. Kendi bünyemizde sanayileşmeye yöneldik. Devlete olan borçların faizleri ya da bankalardan alınan kredilerin faizleri, enflasyon yüksek olunca beraberinde yüksek faiz ödemelerini de gündeme getirdi. Pek çok tekstilci arkadaşımız bu yüzden battı. Bu işlerde biraz da yandaşlık vardı. Devlete yakın olmanın birtakım avantajları vardı. Ben torpille veya birtakım aracılarla işimi yürütmek istemedim hatta uzak kaldım. Turizm sektörüyle de bu durumla karşılaştım. Otel yapımında devlet finanse ediyordu. Bu finanse edişlerden istediğim şekilde yararlanamadım. Hükümete yakın olan daha çok fayda görüyordu. Hükümete yakın değilsen hak edişleri hemen alamadığınız gibi 1 yıllık gecikmelerle veriyorlardı. Devlet yardımından fazla yararlanamadığımız gibi istemediğimiz durumlar da oldu.

Yurtdışındaki ilk mağazanızı nerede açtınız?
Yabancı ülkelerdeki ilk mağazayı İngiltere’nin başkenti Londra’daki Margaret Street’de, İngiliz olmayıp yabancı ülkelerden gelenlerin genellikle işyerlerinin bulunduğu Hintliler Çarşısı denilen yerde ortaklarımızla birlikte açtık. Bir diğer mağazamızı Almanya’nın Duisburg şehrinde açtık. Satışlarımızın teknik şartnamelerini ben hazırlıyordum. Açacağımız mağazayı, satış şartlarını, muhasebe girdi çıktılarını ben ayarlıyordum. İmalat ve ana siparişlerde benim olurum olmadan karar verilemiyordu. Müşteri ilişkilerinin standartları da yine benim onayımdan geçiyordu.

Başbakan Turgut Özal’ın ekibine brifing verdiğinizi söylediniz, siz mi onlara gittiniz, onlar mı talepte bulundu?
Türkiye büyük bir tekstil piyasasıydı ama dünyada yerini almamıştı. İlk açılışı bizler yaptık. Öne çıkan isimlerden biriydim. Hükümeti eleştiren laflar ediyordum. “Madem bu işi çok biliyorsun gel bakalım buraya, Türkiye’ dünyaya nasıl açılır? Bu konuda liyakatli misiniz” diye sordular. Hükümetten bir ekip geldi ve onlara birkaç kez brifing verdik. İplikten başlayıp, tekstilin son aşamasına kadar hangi evrelerden geçtiğini anlattık. Dünyada yer edinmek için neler yapılır, fiyatlar nasıl belirlenir, Avrupa’daki tekstil hangi aşamadadır, konfeksiyonculuk nedir, Dünyada nasıl yer ediniriz? Konularında rasyonel, bilinçli seminerler verdik, teknik şartları anlattık. Söylediklerimizin yapılması halinde dünya tekstil sektöründe, ülkemizin yerini alacağını vurguladık. Bizim dediklerimiz modacılık ve tekstil anlamında değil finans yönünden uygulandı. Çünkü Türkiye’deki tekstilciler büyük sermaye gurupları değil, küçük imalatçılardı. Teşvikler olduktan sonra büyük sermaye grupları bu işe el attı. Fakat imalattan çok Uzakdoğu’dan ithalata yöneldiler. İthalata ağırlık verildiğinden tekstil sektörü biraz baltalandı ama biz de dünyaya açılmış olduk. İthalat yerine ihracata yönelik çalışmalar yapılsaydı, hala dünya tekstil sektöründe önemli bir yerimiz olurdu. Desteklerin başladığı ilk zamanlarda, Avrupa ve dünyaya ihracat için hem ip yapımında hem kaliteli dokuma teknolojisine ulaşabilmek için yeni makineler alındı. Çok da verimli oldu. Merdiven altı imalatçılık bırakıldı, AB standartlarında mallar üretildi. Bu kez Avrupa, İtalya ve İspanya dışında tekstil imalatını bıraktı. Kaliteli malları Türkiye’den almaya başladı. Tabi bunları yapan belli başlı firmalardı. Bu arada dünya tekstil sanayisi de gelişme gösterdi. Özellikle Uzakdoğu’nun ucuz ürünleri, AB’nin bizden ithalatını azaltırken, Türkiye’deki imalatçıların da azalmasına neden oldu. Biz ihracatımızı yapıyoruz ama eski parlak dönemlerdeki gibi değil. Bir döneme kadar Çin dünyanın en düşük milli gelirine sahipti. Tarıma yönelik ekonomisi vardı. Mao Zedong’un kültür devriminden sonra eğitim sistemi çok gelişti. 25-30 sene öncesine kadar teknoloji ile buluşmaya başladı. Örnek vermek gerekirse dünyada satılan 3 çift ayakkabının 2 çifti Çin üretimidir. Afrika’da ise %100 Çin malı. Yapay üretimde Çin dünyanın 1 numarası. Petrolden ip te yapılıyor, kumaş da üretiliyor. Çin bunu öyle bir hale getirdi ki baktığınızda doğalından farkı olmuyor. Tabi bu malları herkes kullanmıyor. Hala yün ve pamuk ürüne talep bitmiş değil.

Ticaretin, ekonominin ünlü isimlerini tanıdığınız gibi sanatçı dostlarınız varmış. Sanat dünyası ile ilişkilerinizde tekstil ve moda sektörünün etkisi oldu mu?
Esnaflıktan geldiğim için insanlarla sıcak diyaloglarımız oluyor ve ben çabuk dostluklar kurabilen kişiliğe sahibim. Ticarete atılınca, yine bu alanda da yeni yeni arkadaşlar, dostlar edinmeye başlayıp ticari ilişkilerimi geliştiriyordum. Sıcak dostlukların birinci koşulu dürüstlük. Şehrimizden, mahallemizden aldığımız etik değerlerimiz var ve bunları hiç kaybetmedim, insanlara güven telkin ettim. Çok ve dürüstçe çalışarak kendime toplumda bir yer edindim. Tekstil ve moda dünyasının içinde bulunduğum için, sinema ve müzik dünyasından sanatçı arkadaşlarımız oldu. Sanatçı ve moda sektöründeki arkadaşlarımın ahbaplığı, onların ahbapları ile tanışma fırsatı yarattı. İstanbul büyük şehir ama mesleki gruplar, küçük. Moda, sinema, tiyatro, müzik, tekstil, turizm dünyasında herkes birbirini tanır, camia büyür. Türkiye’nin her yerinden müşterilerimiz gelir onları yemeğe götürürüz. Dönemin ünlüleri, belirli yerlerde yemek yer, belirli yerlerde bir araya eğlenir, sima olarak birbirini tanır. Bu gruplar arasından arkadaşlıklar doğar. Ben isimlere pek fazla girmek istemiyorum. Sanatçılar İstanbul’da Kulüp 12 denilen bir mekanda buluşur. Taksim Sıraçeşmeler’deki Kulüp 12, gece saat 24.00’e dek çalışan, sahnesi biten sanatçıların eğlenmek için gittikleri bir uğrak yeridir. Buraya sanatçı kimliği olmayanlar dışında çok nadir insanlar girebilir. Burada program Saat 24.00’ten sonra başlar. Sanatçı arkadaşlarım aracılığı ile oranın üyesiydim. Zeki Müren ile bir aşinalığımız vardı. Bodrumda Turizm sektörüne başlayınca Zeki Müren ile dip dibe komşu olduk. Müzeyyen Senar Bodruma geldiğinde kızı Feraye’nin barında buluşurduk. Zeki Müren evinden çıkar, otelime gelir birkaç aperatif aldıktan sonra birlikte Feraye’nin barına giderdik. Müzeyyen Senar ve Zeki Müren sayesinde pek çok sanatçıyla dostluk kurduk. Tanju Okan, Fedon ile ahbaplığımız vardı.

Turizm sektörüne nasıl girdiniz? Otelciliği bırakmanızda etken ne oldu?
Tekstil sektöründe arkanızdan gelen biri yoksa, kurumsallaşamadıysanız yaşlıyken yapılabilecek bir iş değil. Çok emek ve çaba isteyen bir alan. O dönemde İstanbul’daki iş insanlarının Antalya’da, Muğla’da Turizm sektörüne girmesi adeta moda oldu. Ben de hem eğlence, hem para kazanmak, yaşlılığımın keyifli geçmesi amacıyla turizmciliğe soyunup, bu alanda en popüler olan Bodrum ve Yalıkavak’ta 2 otel açtım. 10 yıl çalıştım istediğim randımanı alamayınca otelcilikten vazgeçtim. Ben bir iş insanıyım. Yalnız yaz aylarında iş yapan turizm işletmeleri ekonomik olarak rantabl değil. Hem yaz, hem kış dönemi yani 12 ay çalışmıyorsa işiniz zor 3-4 ay para kazanıp bir yıl boyunca amortismana harcıyorsanız çok karlı bir iş değil. Sadece karnınızı doyurursunuz. Çoğu otel sahibi turizmcilikten gelenler değildi. Otel sahipleri sermaye piyasasındaki insanlardan oluşur. Adamın çok parası vardır şan olsun nam olsun diye otel açar. Bir de arazileri ucuz alıp devletten kredi alıyorsan otelci olup çıkıyorsun. Otelciliği bırakınca Balıkesir’e dönüp inşaat sektörüne atıldım.

Çok yönlü bir insansınız, her tarakta beziniz var. Spor ile uğraştınız mı?
Kendi çapımızda amatörce spor yaptım. Profesyonel olarak spor yaşantım olmadı. Vicdaniye Mahallesinde çocukluk yıllarında futbol ve güreş çok önemliydi. Mahallemizden, Fuat Seyrekoğlu, Ali Burul. Nevzat Kırceylan ve soy ismini anımsayamadığım Taner abi profesyonel futbolcu oldular. Lise döneminde okulun güreş takımında yer aldım ve 57 kiloda liseler arası karşılaşmalarda okulumuzu temsil ettim. Bir dönem boks antrenmanlarına katıldım. Su kayağı ve kayak sporuyla uğraştım. Her kış Uludağ’da 15-20 gün kayak yapardım. Şnorkel ile balık avına çıktım. o anlamda İstanbul Tenis, Dağcılık, Eskrim Spor Kulübünün üyesiydim ve yıllarca, dönemin ünlü sanatçılarla birlikte raket salladım. Satranç müsabakaları da özel ilgi alanlarından biriydi.
