Çevre Sağlığı Teknisyeni Ayet Namlı tutkularının peşinden koşan biri. Mesleğini icra ederken, hobilerinden hiç vazgeçmedi. Önce çok merak ettiği fotoğrafçılığı tüm ayrıntılarıyla öğrenmek için fotoğraf makinesi edindi, kurslara gitti. Fotoğrafçılığı tüm detaylarıyla öğrendi. Seyahat ettiği 20 ülkenin en güzel beldelerini, tarihi yapıtlarını görüntüledi. Fotoğraf yarışmalarında ödüller aldı. Şu an hedefinde Küba, Venezuela ve Rusya gezileri var. Mesleğinin son yıllarında Erzurum Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi’ni bitirip hemşirelik diplomasına sahip oldu. Emekliye ayrıldıktan sonra, eline geçirdiği her fırsatta fotoğraf çekmek için Türkiye’nin çeşitli bölgelerini dolaştı. Önemli anları kare kare fotoğrafa dönüştürüp ölümsüzleştiriyor. En büyük arzusu Küba, Venezuela ve Rusya gezilerinden sonra kapsamlı bir fotoğraf sergisi açmak.

Ayet Namlı kimdir?
10 Temmuz 1964’te Adana'nın Düziçi ilçesinde dünyaya geldim. Düziçi’nde İlkokulu bitirdikten sonra Adana Atatürk Ortaokulu’ndan mezun oldum. Girdiğim sağlık koleji sınav sonuçları geç açıklanınca 1,5 ay Adana Borsa Lisesine devam ettim. Sınavı kazandığım belge elime geçince, liseden ayrılıp sağlık kolejine kayıt yaptırdım, 1983 yılında mezun oldum. Yatılı olarak öğrenim gördüğümden mecburi hizmet için çektiğim kurada atanma yerim Balıkesir oldu. 4 yıllık mecburi hizmet için geldim ve Balıkesir'de emekli olana dek sağlık müdürlüğünün değişik kurumlarında görev yaptım. Hiç tayin istemedim. Balıkesir’de evlendim. İsteğimin dışında bir kez Kepsut’a tayin edildim. 6 ay burada görev yaptıktan sonra mahkeme kararıyla eski iş yerine geri döndüm. Meslek yaşamımı sürdürürken, Anadolu Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi işletme Bölümü ve Atatürk Üniversitesi Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü Ön Lisans Programlarını yarıda bırakarak ayrılmak zorunda kaldım. Gazeteci arkadaşlarımdan fotoğraf ve video çekim tekniklerini öğrendim. Fotoğraf yarışmalarına katıldım, ödüller aldım. Erzurum Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi’nden mezun olarak hemşirelik diploması edindim. Boş zamanlarımı yurtiçi ve yurtdışı gezilerle değerlendirdim. Hala Balıkesir’de yaşıyorum. Zaman buldukça yurtiçi ve yurtdışı seyahatlere çıkıyorum.

Meslek olarak neden Çevre Sağlığı Teknisyenliğini seçtiniz?
Atatürk Ortaokulu’nda öğrenim gördüğümüz yıllarda öğretmenlerimiz sınıfta başarılı, disiplinli öğrencileri bazı okullara yönlendirirdi. Öğretmenimin bir bildiği vardır düşüncesiyle Ankara Keçiören Çevre Sağlığı Koleji sınavlarına girdim. Keçiören duyduğum bir yer değildi. Çevre sağlığı bildiğim bir konu değildi. 10 bin kişi içinde iki arkadaş aynı okulu kazandık. Dersler ilgimi çekti, başarılı bir şekilde buradan mezun oldum. Acı tatlı anılarımız oldu. Osmaniye Karatepeli Veli Koymaz adında arkadaşım vardı. Başarılı bir öğrenciydi. Hacettepe Üniversitesini bilgisayar mühendisi olarak bitirip ABD’ye gitmişti. Sık sık yazışırdık. Covid salgınında yaşamını yitirdi. Hayatımda beni derinden üzen konuların başında gelir. Okul bitince, mecburi hizmet için kura çektim ve Balıkesir’e atandım. Görevimi severek yaptım.

Çevre Sağlığı Teknisyenleri ne yapar, Balıkesir’de nerelerde görev yaptınız?
Balıkesir Sağlık Müdürlüğünde çalıştım. Sağlık Ocaklarında çalıştım. Geçici görevli olarak Balıkesir Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü ve Balıkesir İl Özel İdaresinde görevlendirildim. En son Balıkesir Devlet Hastanesi'nde çalıştım. Balıkesir Devlet Hastanesi'nde daha farklı şeyler öğrendim. Hastaneler diğer çalışma alanlarına göre çok daha farklı. Sürekli bir şeyler öğreniyorsun. Eğitim orada sürekli oluyor, sağlık ocaklarında sadece kendi görevini yaparsın. Hastanede çok şey görüyorsun, çok şey duyuyorsun. Farklı şeyler de yapabiliyorsun. Ne tür işler yaptığıma gelince; İlk işe başladığımda sulardan numune almak, analiz ettirmek, sakıncalı bir durum çıktığında suları klorlamak ya da şehir merkezinde klorlanıyorsa Belediye ile iletişime geçerek suların bozuk çıktığını, sorunun neden kaynaklandığını araştırıp klor miktarını artırarak işlem yapılıyordu. Su numunelerinde bakiye klor bakılır. Suda klor var mı? Yok mu? Hangi düzeyde, az mı, çok mu? O takip edilir. Gıda numuneleri alınır. Halk sağlığı laboratuvarında analiz ettirilir. Gıdaları bozuk çıkan işletmeler hakkında sağlık müdürlüğü aracıyla cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulur. İş yerlerine gayri sıhhi müesseslere ruhsat verilir, işyerleri periyodik olarak denetlenir.

İş yerleri denetiminde nelere dikkat edilir?
Özellikle gıda satışı yapan yerlerin sağlık kurallarına uygun olup olmadığı, kırık tabak, çanak kullanıp kullanmadığı, çöplerinin kapalı olması, pencerelerde sineklik telinin olması, kanalizasyon bağlantısı, mutfağının temizliği, hijyen kurallarına uygunluk, hijyen kurallarına uyup uymadıklarına bakılır. Kullandıkları malzemeler kontrol edilir. Bozuk ve son kullanma tarihi geçmiş ürün kullanıp kullanmadıkları gibi kıstaslara bakılır. Bu tür denetimlerin sürekli yapılması gerekir.

Günümüzde gıda satışı yapan yerlerin denetimini tarım il ve ilçe müdürlükleri yapıyor. Sağlık müdürlüklerinde Çevre Sağlığı Teknisyeni görev yapıyor mu?
Şu anda sağlık müdürlüklerinde de Çevre Sağlığı Teknisyeni görev yapıyor. Hastanelerde görev veriliyor. Eskiden hastanelerde kadro yoktu. Valilik onayıyla geçici görevli çalışıyorduk. Şimdi hastanelerde de kadro veriliyor. 2005 yılında yasalarda yapılan değişiklikle gıda kontrolleri, tarım müdürlüklerine geçti. Belediyeler ve tarım müdürlükleri birlikte yapıyor.

Devlet Hastanesi’nde çalışırken, Hastane dergisi çıkardınız. Dergi çıkarmanın öyküsünü anlatır mısınız? Nasıl oldu? Neden böyle bir dergiye gerek duyuldu? Kim önerdi?
Eski yıllarda Balıkesir Devlet Hastanesi'nin dergisi varmış. Sanırım 2006 ya da 2007 yılıydı. Samsun'dan bir hastane dergisi geldi. Samsun Devlet Hastanesi yayımlamış. Her ilin devlet hastanelerine göndermiş. Beni görevlendirdikleri kalite birimine geldi dergi. Dergiyi inceledim, birlikte görev yaptığım mesai arkadaşlarıma ben bunun daha iyisini yaparım dedim. Çünkü hekimler haftanın belli günlerinde tüm personele eğitim veriyorlardı. Konular önceden belirleniyor, doktorlar o konuları işliyordu. Verilen eğitim konularının büyük bir bölümü bilgisayarımda vardı. Eğitim verilirken ben fotoğraf çekiyordum. İşlenen dersleri fotoğraflarıyla bir araya getirip örnek oluşturdum. Kalite biriminden sorumlu Başhekim Yardımcısı Dr. Sait Sevim Beye gösterdim. Çok beğendi. Kolumdan tutup beni doğru başhekime götürdü. Dergi taslağını gösterdi. Başhekim eline alır almaz yüzüme baktı “Eline sağlık çok güzel olmuş” dedi. Dergiyi sürekli çıkarıp çıkaramayacağımızı sordu. İlk sayısı zaten elinizde ben bu dergiyi matbaaya verip bastırayım deyince olur aldım ve hemen harekete geçtim. Balıkesir’de Ayran üreten bir firmaya gidip taslağı firma sahibine göstererek böyle bir dergi çıkaracağımızı söyledim. Beni firmanın matbaacısına yönlendirdi. İlk 2-3 sayıyı böylelikle bastırdık. Diğer sayıların basımına başka şirketler talip oldu. 13 sayı çıkardık. Son sayıların giderleri de hastane derneğinden karşılandı.

Derginin grafik tasarımını kim yapıyordu?
Dönüşüm adını verdiğimiz derginin sayfa düzenini, grafik tasarımını ben yapıyordum. Gazeteci arkadaşlardan destek alıyordum. Bu arada bilmediğim konuları da öğrenme fırsatım oldu. Sayfa düzenlemesinde çok kullanılan profesyonel düzeyde vektörel grafik tasarım ve illüstrasyon yazılımı olan Corel Draw kullanımını öğrendim. Sıkıştığım noktalarda yine gazeteci arkadaşlarımdan yardım aldım. Derginin içeriğinde değişik tıp konularını ele alıyorduk. Hastanenin güncel konuları, yaz geldiğinde sıcak havalarda hangi tür rahatsızlıklar gelişebilir, böcek sokması, ilk yardımda ne yapılması gerekir, Boğulma vakalarında neler yapılır? Kış geldiğinde, gribal bulaşılarla ilgili destekleyici konular, gıdalar, diyetisyenlerin makaleleri, çeşitli sağlık konularını işledik. Dergi bu yönleriyle devam ederken 2012 yılında genel sekreterlik oluşturuldu, yönetim değişti. Dönüşüm Dergisi de böylelikle rafa kalkmış olurken ben de dergiciliğe son noktayı koydum.

Türkiye’nin pek çok yerini gezdiniz, yurt dışında 20 ülkeye seyahat ettiniz. Gezi merakı nereden geliyor?
Seyahat etmek, görmediğim yerleri görmek, yeni yerler tanımak benim ayrı bir tutkum. Gezdiğim yerleri çalışma arkadaşlarıma anlatıyordum. Hepsi merakla dinliyor, “Keşke bizim zamanımız olsa biz de gezebilsek” diyorlardı. Ya da en ucuza en güzel yerlere nasıl gideceklerini bilmiyor, araştırmıyorlardı. 2008 yılında, Hemşireler Gününde gezi planladığımı başhekim ve başhemşireye söyledim. İzin alıp bir otobüs dolusu sağlık personeliyle Kapadokya gezisi yaptık. Konu dilden dile dağılınca hastane çalışanları tekrar gezi düzenleyip düzenleyemeyeceğimi sormaya başladı. Hal böyle olunca Türkiye’nin değişik bölgelerine geziler yaptık. Gittiğimiz beldelerde turist rehberleri bulup, gördüğümüz yerler hakkında detaylı bilgi sahibi olduk. Bazı turizm şirketleri beni TURSAB belgesi olmayan otobüslerle gezi düzenliyor diye şikayet etti. Böyle bir şeyin olması mümkün değildi. Çünkü büyük bir otobüs firmasından otobüs istiyordum. Şirket sahipleri beni kırmayıp her seferinde en yeni en konforlu otobüslerini veriyordu. Gezilerden herkes memnun kaldı. Ben bir gittiğim yeri 3-4 kez ziyaret etsem de arkadaşlarımın geziden mutlu dönmesi beni sevindiriyordu.

Sizi kim şikayet etti?
Birlikte gitmediğimiz ya da onları seçmediğimiz için büyümeye çalışan turizm şirketleri şikayet etmiş. Ben son derece titiz seçimler yapıyordum. Çünkü geziye çıktığımız kişiler benim mesai arkadaşlarımdı. Her gün yüz yüze geliyorduk. Onlardan gelecek en küçük bir yakınma beni daha çok rahatsız ederdi. Arkadaşlarımın mutluluğu için bu işi yaptım.

Yurt dışı gezilere nasıl başladınız?
Yurt dışı gezilerini kendim veya birkaç arkadaşımla birlikte yapıyordum ilk kez 1996 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne gittim. Bir hayli maceralı oldu. Feribot Mersin Taşucu’ndan kalkıyordu. Hareket saatini 10.00’a almışlar. Adana’dan Taşucu’na son dakikada yetiştim. Feribota bindik fakat polis güvenlik nedeniyle herkesi dışarı aldı. Ekipler geminin her yerini didik didik aradı. Polis bir şey söylemedi ancak büyük olasılıkla bomba ihbarı yapılmıştı. Taşucu ile Mersin arası 2 saatti. Deniz çok dalgalı olduğu için, polisin aramasını da eklersek tam 6 saatte gidebildik. İnsanların çoğu kumar oynamaya, gece hayatı yaşamaya gidiyordu. Benim bu tür alışkanlığım olmadığı için, Girne, Lefkoşa, Gazi Magosa, Güzelyurt ve İskele’yi 3 gün boyunca karış karış gezdim. Kıbrıs’ta yiyecekler dışında her şey çok ucuzdu. Akaryakıt, kiralık otomobiller, Türkiye’ye göre çok ucuzdu fakat trafik ters yönde işlediğinden toplu taşıma araçlarıyla dolaştım. Daha sonra da Kıbrıs seyahatlerim oldu. Sonraki yurtdışı durağım Suriye’ydi.

Suriye’de dikkatinizi çeken ne vardı?
İstanbul’dan Suriye'ye gitmek için bir grup avukat arkadaş İle yola çıktık. Gaziantep'te bir turizm şirketi ile Suriye’ye gittik. 3 gün Suriye’de kaldık. Halep’te yediğimiz baklavalar çok hoşuma gitti. Suriye’nin çarşılarını Adana'dakilere benzettim. Suriye’nin sıcağı ve binaların yapısı memleketim Adana ile aynı idi. Türkiye’de baklava denince aklımıza Gaziantep gelir. Baklavalar Gaziantep’te yapılanlardan çok daha güzeldi ve çok daha ucuzdu. Bizi rehber gezdiriyordu. Serbest zamanlarımızda biz avukat arkadaşlarla dolaştık. Dolaştık ama bir hayli korkmuştuk. Çünkü pasaportlarımız rehberdeydi. Şansımıza hiçbir görevli pasaport sormadı. Padişah Vahdettin’in Şam’daki mezarını ziyaret ettik. Cami avlusundaki mezar bakımsızdı ama oranın bakımını yapan görevli bahşiş isteyince vermek durumunda kaldık. Bizim ülkeden başka en çok dikkatimizi çeken Suriyeli rehberimizdi. Gaziantepli bir kadınla evliydi. 8 çocuğu vardı. Duyunca kulaklarımıza inanamadık. Ürdün sınırında Efes Harabelerine benzeyen kalıntılar vardı. Oldukça korunmuş ve güzeldi. Her tarafta Suriye’nin lideri Hafız Esad'ın fotoğrafları vardı. En çok ilgimi çeken, Lübnan’dan doğup Suriye’yi kat ederek ülkemizde Samandağ kıyılarından Akdeniz’e dökülen Asi Nehri üzerindeki su değirmenleri ve dolaplar oldu. Geçmişi Roma ve Bizans dönemine dek uzanıyormuş. Buna rağmen ziyaret ettiğimiz günlerde hala çalışıyor olmaları bizi etkilemişti. Bu yapıların Yunus Emre’nin şiirlerinde bile geçtiğini rehberimiz söyledi.

Milyonlarca Suriyeliyi barındırıyoruz. Suriye Halkının Türklere karşı tavrı nasıldı? Giyim tarzları Araplara mı Türklere mi benziyor?
Her çeşit insan gördüm. Mini etekli, başörtülü kadınlar, yerel kıyafet giyen erkekler, hatta Che Guevara resimli tişört giymiş gençler gördüm. Fotoğraf merakım olduğu için dükkanlarda fotoğraf makinesi bakıyordum. Fotoğrafçılara girip çıkıyordum. Bir fotoğrafçıda gençler Türk olduğumuzu öğrenince, kendi aralarında, “Türkiye problem” gibi şeyler söyledi. Bakışları da pek dostane değildi. Arkadaşlarla birlikte alışveriş yapmadan çıktık.

Alışveriş yaptığınız mekanlar Ortadoğu kültürünü mü taşıyor, yoksa ülkemizdeki mekanlar gibi mi? Yemekleri lezzetli miydi?
Alışveriş yaptığımız yerlere genellikle rehber götürüyordu. Şam’da İstanbul’daki kapalı çarşı gibi bir yer vardı. Sanıyorum Osmanlı döneminde yapılmış. Birebir benziyor. Dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül alışveriş merkezindeki tatlıcıda dondurma yemiş. Fotoğrafları duvarda asılıydı. Restoranlarda, sağlıkçı olduğum için genellikle pişmiş yemeklerle yetindim. Salata benzeri pişmemiş hiçbir şey yemedim. Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün Türkiye gibi ülkelerin mutfaklarıyla bir etkileşim içindeydi. Yöresel yemeklerden Şavurma dönere benziyor fakat pişirmesi bir hayli farklı. Oruk dedikleri içli köfteye benzer yiyecekleri var ama Türkiye’de yapılanlar çok daha güzel. Manaçka, Falafel, kabak dolmasına benzeyen Şeyh el mahşi, şiş kebaba benzeyen Halebi gibi yemekleri güzeldi. Sabahları kahvaltıda Fatteh, Falefel, Makdous, Manakiş adı verdikleri gıdaları servis ediyorlar. Ben sadece peynir ve zeytin yedim. Bozulabilecek gıda maddelerini yememeye çalıştım. Peynirleri ve zeytinleri güzeldi ama çok tuzluydu.

Dağcılıkla ilgilendiniz ve bu nedenle yurtdışına çıktığınız doğru mu?
Suriye'den sonra Balıkesir Dağcılık Kulübü ile birlikte Gürcistan’ın Kazbek Dağı'na gittik. 5-6 günlük bir tırmanıştı. Yoğun kar yağışı nedeniyle 3 gün beklemek zorunda kaldık. Sonraki günlerde tırmanmaya başladık. 3 bin 700 metrede tipiye yakalanınca, Ruslardan kalan bir meteoroloji istasyonunda konakladık. Temmuz ayında Kazbek kasabasına yağmur yağarken, 3 bin 700 metrede kar yağıyordu. Kar yağışının geçmesini bekledik. Zirve yapmak için gece saat 24.00’te yola koyulduk. Biz 4 kişi, ikisi kadın 3 Romanyalı Dağcı ile tırmanmaya başladık. 4 bin 700 metrelere geldiğimizde yoğun bir sis bastırdı. Hiç bir şey görünmüyordu. Fotoğraf çekmek için tırmanmıştım. Sisin ne zaman kalkacağı belli olmadığı için tırmanıştan vazgeçtim. Sis olunca fotoğraf çekmek mümkün olmayacaktı ve sisin ne kalacağı belli değildi. Çıkmamın hiçbir anlamı yoktu. Arkadaşlar tırmanmaya devam ederken geri döndüm. Tek başıma dönmemin tehlikeli olacağını söylemelerine rağmen dinlemeyip sabah 05.00 gibi geri dönüşe geçtim. Saat 13.00 gibi kamp yerine geldim.

Neden gece yarısı tırmanmaya başladınız?
Özellikle gece çıkılmasının sebebi karın daha sert oluşudur. Soğuktan dolayı daha da sertleşen buz ve karda daha rahat yürüyüş oluyor ve yumuşak kara oranla daha çabuk tırmanılıyor. Dağcılar bu nedenle karla kaplı dağlarda gece tırmanışını tercih ediyor. Ben Kazbek Dağının 4 bin 700 metresinden döndükten 6-7 saat sonra arkadaşlarımda kampa geldi. Gruptan İkisi kar körü olmuştu. Aslında kardan etkilenmemek için renkli gözlük takıyoruz ama sis dolayısıyla daha iyi görebilmek için gözlükleri çıkarmışlar. Hemen Balıkesir Devlet Hastanesinde Doktor Hümeyra Hanımı aradım. Bize alacağımız ilaçları ve nasıl kullanmamız gerektiğini anlattı. Kamp alanında dünyanın her yerinden gelen dağcılar vardı. Onlardan ilaç bulduk, doktorun söylediklerini harfiyen yaptık. Bu arada kamp alanındaki görevlilerden katır istedik. Kar körü olanları katıra bindirdik ve geriye döndük. 2 gün sonra arkadaşlarımın gözleri normale döndü. Kazbek’ten araç kiralayıp Tiflis’e ulaştık. Tiflis’ten Otobüsle Ankara’ya oradan da Balıkesir’e geldik.

Dağcılığa nasıl başladınız?
Çektiğim fotoğrafların bazılarına, Paşa Hamamı’nın karşısında çerçeve yaptırıyordum. Gidiş gelişlerimde dükkan sahibi ile tanışıp arkadaş oldum. Her gittiğimde dağa tırmanışlarını ve yürüyüşlerini anlatıyorlardı. Konuşulurken araya girip ben de gelebilirim dedim. Bir biyolog arkadaş vardı. O da gidiyormuş. Onlarla birlikte yürüyüşlere başladım. Sonrasında çevredeki dağların hepsine tırmandık. Denizli Babadağ, Dursunbey'deki Alaçam dağları, Kaz Dağlarına birkaç defa tırmandık. Ağrı’ya gitmeye zamanım olmadı. Erciyes Dağı’na çıkmamıza hava muhalefeti engel oldu. Dağcılık Federasyonun tırmanışı olan İç Anadolu Bölgesindeki yüksek dağlardan biri Aksaray'daki Hasan Dağına oldukça güzel bir tırmanış yaptık.
![]()
Dağcılık için özel bir eğitim aldınız mı? Yurtdışında Kazbek Dağından başka dağlara tırmandınız mı? Kazbek’ten sonra dağcılık serüveni bitti mi?
Hiç bir özel eğitim almadım. Gördüklerimi uyguladım, insanlar ne yapıyorsa ben de onu yaptım. Ama normal yaşamımda sürekli yürüyüş yapıyordum. Öğrenciliğimde atletizmle uğraşmıştım. Tırmanışlarda hiç zorlanmadım. 30'lu yaşlarımda olsaydım herhalde yürüyerek çıktığımız yere koşarak çıkardım. Kazbek’ten sonra, İran’ın en yüksek doruğu olan Demavent Dağına tırmanmaya gidecektim nasip olmadı. Dağcılık macerası bitti. Dağcılık çok güzel bir spor ama pahalı bir spordur. Ayakkabılar, çadır, üstünde yatacağın mat pahalı. Tırmanış yapılacak yerde hava durumuna göre konaklamak pahalı. Bu nedenle dağcılığı bıraktım. Eksi 25° santigratta çadırda rüzgarın uğultusunu dinleyerek uyku tulumunda yatmayı özlesem de bırakmak zorunda kaldım.
Yurtdışı gezi için sizi cezbeden ne oldu?
Türk Hava Yolları (THY) 2010 yılından itibaren 99 dolara gidiş-dönüş bilet kampanyaları başlattı. Yılda iki defa Ekim ve Nisan ayında kampanya yapıyordu onları takip ettim. Uçak yolculuğu ile gittiğim ülkeler bu kampanyanın eseri. Yunanistan, Bulgaristan gibi yakın ülkelere otobüsle ya da kendi otomobilimle halen gidip geliyorum. En çok Yunanistan’a seyahat ettim. Yunanistan'da 1300'lü yıllardan bu yana Türkler yaşıyormuş. Hala da Türkler var. Ana yoldan giderken bakıyorsun, cami görürsen burası Türk köyü diyorsun. Yunanlılar Türk demiyor Müslüman diyor. Yemekleri güzel. Arkadaşlarla birlikte deniz ürünleri yemeye gidiyoruz. Bizde de deniz ürünü var ama onlar daha farklı işliyorlar. Kendi aşçılarımız bile onlar daha iyi yapıyor diye itiraf ediyorlar. Yunanistan’ın Türkiye sınırına yakın bölgelerinde Türkçe bilen çok insan var. Ben inanıyorum ki Dedeağaç ve o yakın bölge bir zaman sonra hepsi Türkçe konuşmaya başlayacak. Çünkü Türkiye’den giden çok oluyor.
![]()
Yunanistan'dan sonra hangi ülkeye gittiniz?
Yunanistan’dan sonra Portekiz ve İspanya’yı ziyaret ettim. Portekiz çok güzel bir ülke. Lizbon güzel bir şehir. Gastronomisiyle ünlü Portekiz’in değişik yiyecekleri var. Özellikle Napa denilen pastayı çok sevdim. 1 Euro’ya satılıyordu. Geçtiğimiz günlerde yaptığım bir araştırmada fiyatının 2 Euro’ya yükseldiğini öğrendim. Belem Kulesi, jerenimos Manastırı, Pena Sarayı, Luis Köprüsü, Sao Jorge kalesi ve pek çok görülecek yerleri var. Ponta da Piedade denilen seyir noktasını görmeden Portekiz’den ayrılmamak gerekir. Meraklıları için Porto şarabını içmeden ülkeden ayrılmayın. Renkli çinileri, plajlarıyla ünlü bu ülkeyi mutlaka görmek gerekir. Portekiz’den ayrılırken, komşusu olan İspanya’ya geçmeyi çok arzu ettim halde zaman kısıtlı olduğu için ayrılmak durumunda kaldım. Sonrasında içimde ukde kalan İspanya’ya gittim. İspanya’da en çok dikkatimi çeken şey Venezuelalıların çok olmasıydı. Pek çok iş yerinde bu ülkenin insanları çalışıyordu. Faslılar, Kolombiyalılar ve Rumenler de var ama Venezuela ve Kolombiya insanının okyanus aşıp gelmesi dikkatimi çekmişti. En büyük hedeflerimden biri Venezuela’ya gitmek. Yalnız İspanya’da bir arkadaşımızın masa üstünde duran telefonu kaşla göz arasında çalındı. Benim için kötü bir anı oldu.

İtalya bir açık hava müzesini andırıyor Bu ülkeye gittiniz mi?
İtalya’ya gittim. İtalya'da güvenlik sorunu olabilir diye hep tedirginlik yaşadık. Napoli'de bayağı bir rahatsız olduk insanlardan. Fotoğraf makinesi ekipmanlarım çalınabilir diye onlara sıkı sıkı sarıldım. İtalya, Türkiye’den pahalıydı o gün için. 10 sene önce gitmiştim bir parça pizza. 5 Euro idi. Aynı günlerde bir bütün pizzayı ülkemizde 5 Euro’ya alabilirdin. İtalya'da, Venedik, Floransa, Napoli, Roma, Pisa, Verona gibi şehirleri gezdim. Tarihi kalıntılar, müzelere giriş çok pahalı olduğundan pek çoğuna giremedim. Bol bol fotoğraf çektim. Çünkü İtalya’da tarihi yapılar mükemmel bir şekilde korunmuş. Bu nedenle dünyanın en fazla turist çeken ülkelerinden biri durumundadır. Venedik dersen apayrı bir dünya. Sular içinde kurulmuş bir şehir. En çok dikkatimi çeken konulardan biri de işyerlerinin otellerin tabelaları çok küçük. Bu yüzden otelimi bulmakta çok güçlük çektim. Sanırım görüntü kirliliği olmasın diye iyi düşünülmüş bir uygulama. Balıkesir’de bir benzeri uygulama yapıldı. Tabelalar aynı renk aynı desenlerle işyerlerinin duvarlarına asıldı. Görsel olarak şehri güzelleştiriyor. Dediğiniz gibi İtalya adeta bir açık hava müzesi.

Seyahatlerinizin çoğunda rehber almıyorsunuz nedenini öğrenebilir miyim?
Rehberlerin her anlatımları doğru olmayabiliyor. Son Atina gezisinde rehber Sovyetler Birliği'nden ayrılan Makedonya dedi. Makedonya Sovyetler Birliği'nden ayrılmadı. Yugoslavya'dan ayrılan Üsküp Kuzey Makedonya olarak geçiyor. Rehber genç birisiydi. Yanlış şeyler söyleyebiliyorlar. Konuyu bilmezsen rehberin söylediklerine inanabilirsin. Yugoslavya’dan kopan Cumhuriyetlerin hemen hepsini gezdim. Bir tek Kosova'yı görmedim. Zaman azdı, yol tersti. Bazı yerlerde rehbere gerek duymuyorsun. Özellikle Bulgaristan'da. Burada Türkçe bilen var mı diye bir kez bağırdığınızda mutlaka biri ortaya çıkar. Bu arkadaşa istediğinizi sorup öğrenebiliyorsun. Bosna, Sırbistan, Makedonya gibi yerlerde doğallık bozulmamış. Bundan 50 yıl önceki Türkiye gibi gördüm ben doğayı. Bundan sonra oralarda ne olur bilmiyorum. Alperenler tekkesi vardı. Tekkenin bulunduğu alanda bir kayanın altından çok büyük bir nehir çıkıyor. Bosna-Hersek’in Mostar kenti yakınlarındaki Blagay Alperenler Tekkesi, 600 yıl önce Anadolu’dan bölgeye gelen dervişler tarafından Buna Nehri’nin kaynağı kenarına kurulmuş. Eski Yugoslavya döneminde kapatılan tekke, Bosna-Hersek’in bağımsızlığıyla birlikte yeniden açılmış. Tarihi tekke restore edilmesinin ardından turizme kazandırılmış. Üsküp yakınlarında başka bir Bektaşi tekkesi vardı. Tekkenin kurucuları Türk ve bizim gibi Türkçe konuşuyorlar. Belgrad o kadar güzel bir şehir ki bir taraftan Tuna Nehri, bir taraftan Sava Nehri birleşiyor. Orayı gördüğümde hayran kaldım ve keşke burada yaşasaydım diye düşündüm.

Avrupa ülkelerinden başka nereleri dolaştın?
Vietnam'a gittim. Niye Vietnam? Diye soracak olursanız yanıtı basit. THY kampanya yapmış, 700 Dolara gidiş dönüş bileti satıyordu. Arkadaşıma söyledim gidelim dedi ve kızını aradı. 5 dakika sonra kızından da giderim yanıtını aldı. 3 kişi gittik, THY’de ilk kez büyük bir uçak gördüm. 12 saatte Vietnama indik. 20 günden fazla kaldık. Hanoi'den, eski adı Saygon olan Hoşimi’ye kadar yer yer uçakla, yer yer otobüs ve diğer araçlarla dolaştık. Kuzeyde Çin yakınlarından en güneye kadar indik. Türk olduğumuz için THY kabin görevlileri bize ayrı bir ilgi göstermişlerdi. Uçakta bizden başka Türk yoktu. Çekik gözlüler çok fazlaydı. Uçaktan iner inmez para değişimi yaptık. Vietnam’ın Donk denilen parası vardı. O dönemde 1 dolar, 22 bin Donk ediyordu. 10 Dolara, 10 GB'lık sim kart aldık. O kartı 20 gün boyunca konuşmalarımızda, internette, navigasyon olarak kullandık. Havalimanından dışarıya adım attığımızda kendimizi saunada hissettik. Rutubetli ve sıcak hava bizi karşıladı. Hava alanı da tam tersi buz gibi, klimalar çalışıyordu. İnsanlar çok güler yüzlüydü. İstisnasız %90'ı yardım severdi. Kaldığımız otelde, gittiğimiz yerlerde sürekli bir şeyler ikram ettiler. İki gün Hanoi’de gezdikten sonra Ha Long Koyu’na gittik. Kabak çorbasını ilk kez orada içtim. Sürekli yağmur yağıyordu. Yağmur durduktan 10 dakika sonra her yer kupkuru oluyordu. Yer altındaki 250 kilometre uzunluğundaki Çu çu tünellerini gezdik. Tüneller Vietnam Savaşı esnasında kullanılmış. Savaş Müzesi’nde Amerikalıların attığı Napalm bombası nedeniyle vücudunun büyük bir bölümü yanan ve can havliyle kaçan, Napalm Kızı diye anılan 9 yaşındaki Kim Phuc’un fotoğrafı önünde turistler fotoğraf çektiriyordu. ABD’nin saldırganlığı ve vahşiliğine bir kez daha orada tanık oldum. Fotoğrafı çeken Associated Press Muhabiri Nick Ut bu fotoğrafı ile Pulitzer ödülü almış ve savaşın yıkıcılığını tüm dünyaya göstermişti. Bu fotoğraf beni de çok üzdü. Sonradan araştırıp öğrendim Kim Phuc 14 ay boyunca tedavi görmüş, 17 ameliyattan sonra hayata tutunmuş. Yaşama tutunduktan sonraki tedavisi de 50 yıl sürmüştür.

Vietnam’ı çok anlattınız. Sizi Vietnam gibi etkileyen başka bir ülke oldu mu?
Her ülkenin kendine özgü bir güzelliği var. Avrupa ülkelerine giden çok oluyor. Ama Vietnam, Çin Japonya gibi Uzak Doğu ülkelerine gidenlerin sayısı az bu nedenle Vietnam’dan çok söz ettim. Beni Ukrayna’da çok etkiledi. Ukrayna’da, Liviv ve Başkent Kiev’de birkaç gün kaldım. Sovyetler Birliği döneminden kalan yollar, raylı sistem 70 yıl öncesi gibi aynı duruyor. Bulgaristan, Yugoslavya ve Ukrayna'da gördüğüm park ve bahçeler, çok geniş caddeler, bunların çok güzel ve bakımlı oluşu beni etkiledi. Bizde öyle bir park ve bahçe maalesef yok. Kuzey Avrupa’da, İsveç ve Norveç’i dolaştım. İnsanlar çok güzel, hepsi sanki tornadan çıkmış gibi uzun boylu, renkli gözlü, sarışın. Asla insanları rahatsız etmiyorlar, göz teması dahi kurmuyorlar. Bir şey sorduğunuzda hemen yardımcı oluyorlar. İsveç ve Norveç’te 12’şer gün kaldım. Norveç'ten trene binip, İsveç'e geçtim. Sınır yok, pasaport soran yoktu. Norveç'te Bergen çok güzel bir şehirdi. Orayı çok beğendim ama çok soğuktu. Kuzeye gittikçe soğuk hava adamın yüzüne kırbaç gibi vuruyordu.

Ne kadar masraf etmişsindir bu geziler için?
Gezip gördüğünüz yerler hoşunuza gitmezse çok ucuz olsa da size çok pahalı gelir. Eğer gittiğiniz yerlerden hoşnut ayrılıyorsanız, beğendiyseniz, mutlu olduysanız, paranın hiçbir önemi olmuyor. Ayrıca gezilerimde ucuz, kampanyalı uçak biletlerini tercih ediyorum, genellikle lüks olmayan yerlerde kalıyor ve lüks araç kullanmıyorduk. Toplu taşıma araçlarıyla gitmek istediğimiz yerlere ulaştık. En ucuz ulaşım araçlarını bulmak için çok araştırma yaptım. Vietnam’da tren için bilet almaya çalıştık. 90 dolar dediler. Araştırdık 42 dolara gitmek istediğimiz yere uçak bileti bulduk.

Gezdiğin ülkelerde, “Ben buraya neden geldim” deyip pişman olduğunuz bir şehir ya da ülke oldu mu?
Olmadı fakat gittiğim yerde yapamadığım şey oldu. İtalya’da Pompei Şehrini göremediğim için pişman oldum. Napoli’de çok sığınmacı vardı. O kadar çoktu ki tedirgin ve rahatsız olduk. Bir an önce Roma'ya dönelim dedik, arkadaşlarımla Roma’ya döndük. Napoli’de Afrikalı sığınmacılar her yerdeydi ve insanları rahatsız ediyorlardı. Pompei görülmesi gereken bir yerdi. İnsanlar yanardağın lavlarıyla taşlaşmış. Bunlar görmeye değer şeylerdi fakat gidemedik. Çok üzüldüm.

En beğendiğin ülke neresi?
Herkesin kendi kültürünü yaşadığı yer en güzel ülke. Sokağa çıkıyorsun, selamlaşıyorsun, samimi arkadaşınla karşılaştığında ayaküstü sohbet ediyorsun. Oturup bir yerde çay kahve içiyorsun, Kasadaki insanla şakalaşıyorsun. Almanya'da, Fransa'da aynı şeyi yapamazsın. Değişik kültürlere aşina olamıyorsun. Onun için en çok rahat ettiğin ülke, en sevdiğin yer, kendi gelenek göreneklerini yaşadığın yerdir. Herkesin ülkesi kendine güzeldir.

En çok gitmek, görmek istediğin bir yer var mı?
Var. Moskova'yı göremedim ve çok görmek isterim. Havana'yı, Küba’yı görmek isterim. Venezuela’ya gitmek isterim. İngiltere'ye davet edildim ama bana cazip gelmedi. Hindistan'a, Pakistan'a gitmek istemem. Çünkü hijyenik olarak bana uygun yerler değil.

Çalışıp ta yurtdışı geziye gitmek isteyenlere, ne önerirsin?
Her iş yerinde çalışanların yıllık izinleri vardır. Bu tatillerini iyi değerlendirsinler. Sadece cesaretli olsunlar bir uçağa binip gitsinler. Kırık dökük İngilizce bile yetiyor. Çünkü senin muhatap olduğun insanlar mutlaka seni anlıyorlar. Gözlerinle, işaretlerle, beden diliyle ne anlatmak istiyorsan anlatabiliyorsun. İngilizce bilmeyenlerle bile bir şekilde iletişim kuruyorsun. Benim çok İngilizcem yok. Kırık dökük birkaç kelime okullardan kalan İngilizcem ile pek çok ülke gezdim. İnsanların ufkunun açılması için farklı şeyler görmeleri için gezmelerini öneririm. Farklı tatlar için önce yurt içi sonra yurt dışı gezilere katılsınlar. İlk yurtdışı geziden sonra insanın güveni artıyor. Seyahat etmek isteyenler kendi maddi olanaklarına göre, gidecekleri yeri, kalacakları zamanı ayarlamalıdır.

Pek çok insan Mısır piramitlerini görmek ister. Mısır’a gitmeyi aklınızdan geçirdiniz mi?
Mısır, Ürdün aslında merak ettiğim ülkeler. Bir tarafı Ürdün, bir tarafı İsrail'de olan, deniz seviyesinin bir hayli altında bulunan Lut Gölü’nü görmeyi çok isterim. Çok tuzlu olduğu için kaldırma gücü fazlaymış. Pek çok cilt hastalığına iyi geldiği söyleniyor. Oraya gitmeyi çok istiyordum ama güvenlik riskinden dolayı Mısır, Ürdün ve o bölgedeki ülkeler çok tehlikeli. Suriye'ye zaten gidilmez. Irak'a Nusaybin'den gidelim diyen dostlarım oldu. Birkaç kez telefonla aradılar. Irak bana güvenli gelmiyor ve teklifleri geri çevirdim.

Fotoğrafçılığa nasıl başladınız?
Gazeteci arkadaşlarımdan etkilendim. Fotoğraf makinesi seçiminde gazeteci arkadaşlarım önerilerde bulundu. Bazı kurslara gittim. 2009 yılında üyesi olduğum Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), fotoğraf, öykü, şiir yarışması düzenlendi. Arkadaşlarımın ısrarı ile yarışmaya katıldım ve üçüncü oldum. 2008'deydi sanırım. İvrindi'de gıda zehirlenmesi olmuştu. İlköğretim okulu öğrencileri zehirlendi, hastane doldu taştı. Orada çektiğim bir fotoğraf vardı. “Hemşire abla tut elimi” diye isim koyduk. O Fotoğraf üçüncülük ödülü aldı. Aldığım ödülü bir derneğe bağışladım. Sonrasında yarışmalara katılmadım ama fotoğraf sergileri açtım, karma sergilere katkıda bulundum.