Geçtiğimiz günlerde çıktığım kısa tatilde, sıradan bir insanın gözünden kaçabilecek ama bir eğitimcinin zihninde sorgulamalara yol açacak bir insan manzarasına şahit oldum.

Yan masamızda Amerikalı bir aile oturuyordu. Henüz iki yaşlarında olan küçük çocukları, mama sandalyesinde yemeğini tamamen kendi başına yiyordu. Anne ve babası ne ona "ye" diye baskı yapıyor ne de elinde kaşıkla peşinden koşuyordu. Çocuk döke saça, kendi hızıyla yemeğini bitirdi. İşin daha da şaşırtıcı kısmı, dört günlük tatil boyunca o çocuğu tek bir kez bile ağlarken ya da anne babasının kucağında taşınırken görmedim. Sokakta, plajda, restoranda kendi adımlarıyla, küçük bir birey olarak ailesinin yanında yürüyerek dolaşıyordu.

Hemen birkaç masa ötede ise tanıdık bir manzara vardı: Türk bir aile. Anne, babanın kollarında çırpınan ve ağlayan çocuğun ağzına zorla bir lokma daha tıkıştırmaya çalışıyor; anne "Aç kalacak bu çocuk" kaygısıyla helak oluyor, az sonra çocuk sakinleşsin diye kucağa alınıp dakikalarca gezdiriliyordu.

Sahneler son derece basit görünse de arkasında Doğu ve Batı dünyasının yüzyıllardır aşamadığı o derin felsefi ve sosyolojik uçurum yatıyordu: Birey yetiştirmek mi yoksa bağımlı bir uzantı yaratmak mı?


Batı ebeveynlik modelinin temelinde "özerklik ve bireyleşme" yatar. Onlar için çocuk, doğduğu andan itibaren kendi sınırları, hakları ve fiziksel ihtiyaçları olan bağımsız bir aktördür. İki yaşındaki çocuğun yemeğini kendi yemesi bir tercih değil, motor becerilerinin ve öz yönetiminin gelişmesi için sunulan bir "öğrenme alanı"dır.

Bu yaklaşım sadece yemek masasıyla da sınırlı değildir; hayatın her anına, sokağa, ulaşıma, gündelik kararlara sirayet eder. Sosyal medyada rastladığım bir metro istasyonu videosu bu durumu o kadar net özetliyordu ki... Fransa’da bir anne, 3-4 yaşlarındaki çocuğunun elini tutmuş, metro bekliyor. Tren istasyona yanaşıyor, kapılar açılıyor. Çocuk tam binecekken duraksıyor, korkuyor ve geri çekiliyor. Anne hiçbir müdahalede bulunmuyor, çocuğu çekiştirmiyor veya azarlamıyor. Kapılar kapanıyor, tren gidiyor. İkinci tren geliyor, çocuk yine cesaret edemiyor; anne yine sabırla bekliyor. Bu şekilde üç, belki dört tren kaçıyor. Ne zaman ki çocuk kendi iradesiyle korkusunu yenip o adımı atıyor, anne de onunla birlikte trene biniyor.

Şimdi bu sahneyi bizim ülkemize uyarlayalım: Bizde olsa daha ilk tren yanaştığı an sabırsızlanır, çocuğun korkusunu veya tereddütünü analiz etmeye gerek duymadan onu koltuk altlarından kavradığımız gibi vagonun içine fırlatırdık. Sorunu çözerdik çözmesine ama o çocuğun kendi korkusunu yönetme, kendi sınırını aşma ve kendi kararıyla adım atma fırsatını da elinden almış olurduk.


Aslında bu sabırsız ve aşırı korumacı refleksimizin altında yatan hatayı yıllar önce kendi hayatımda bizzat tecrübe etmiştim. Kızım henüz iki buçuk yaşındaydı. Bir gün salondaki koltuğa tırmanmaya çalışıyor, ama bir türlü çıkamıyor, her seferinde düşüyordu. Onun bu mücadelesine dayanamayıp yaklaştım, tutup koltuğa oturttum. Bana öfkeyle baktı, ağlamaya başladı ve "Neden yardım ettin, ben kendim başaracaktım!" dedi. O an, bir çocuğun dünyasındaki en büyük hazzın "yardım almak" değil, "kendi başına başarmak" olduğunu ve benim iyi niyetle ne büyük bir hata yaptığımı anladım.

Bir başka çarpıcı felsefe farkı ise Japonya’dan... İnternette denk geldiğim videolarda, Japonya’da ilkokul çağındaki minicik çocukların o kocaman okul çantalarını tamamen kendi sırtlarında taşıdıklarını, sokaklarda kendi başlarına okula yürüdüklerini görüyorum. Anne ve babaları yanlarında olsa bile asla o çantalara ellerini sürmüyorlar, çocuğun sırtından o yükü almıyorlar. Çünkü o çanta çocuğun sorumluluğudur, kendi hayatının ve eğitiminin ağırlığıdır.

Peki, bizim okul kapılarımızda her akşamüstü ne yaşanıyor? Çocuğunu okuldan almaya gelen anne ya da baba, daha "Merhaba" bile demeden, önce çocuğun sırtındaki çantayı kendi omzuna yükler. Sonra çocuğun elinden tutup adeta onun koruması ya da hizmetkârı gibi okul bahçesinden çıkar. Çocuğa kıyamadığımızı, onu koruduğumuzu sanırken aslında ona ait bir sorumluluğu daha ilk saniyede elinden zorla gasp ederiz.


Bizim Doğu (özellikle Türk) ebeveynlik modelimizde durum tam olarak budur. Bizde sevgi, genellikle "feda olmak" ve "aşırı koruyuculuk" (helikopter ebeveynlik) ile eşdeğer görülür. Çocuğun arkasından tabakla koşmak, onun yerine ayakkabısını bağlamak, düşmesin diye her an kucakta taşınmak, çantasını taşımak, trene binmeye korktuğunda onun adına karar verip kucağa alarak içeri tıkmak bizim kültürümüzde "iyi anne-babalık" göstergesidir.

Ancak farkında olmadan yaptığımız şey şudur: Çocuğun kendi bedeni, sorumlulukları ve kararları üzerindeki kontrolünü (açlık, tokluk, üşüme, kendi çantasını taşıma, korku, cesaret) elinden alıyoruz. Ona örtülü olarak şu mesajı veriyoruz: "Sen tek başına yetersizsin. Ben yoksam doyamazsın, ben yoksam o çantanı bile taşıyamazsın, ben yoksam var olamazsın."

Peki, hangisi gelecekte daha başarılı olacak? Bu sorunun cevabı, başarıyı nasıl tanımladığımıza göre değişir. Ancak geleceğin dünyasında bizi bekleyen durum oldukça nettir:

Erken yaşta sorumluluk alan, sınırları çizilen, kendi çantasının yükünü sırtlanan, düşmesine ve kendi hızında adımlar atmasına izin verilen o Batılı çocuk büyüdüğünde risk almaktan korkmayan, inovatif düşünebilen, kendi sorumluluğunu üstlenen ve kendi kararlarının arkasında duran bir yetişkin olmaya adaydır.

Aşırı bireyselleşmenin getirdiği yalnızlık, aidiyet eksikliği ve kriz anlarında arkasında sığınacağı güçlü bir aile bağının olmaması ise onun olumsuz yönüdür.


Arkasından tabakla koştuğumuz, çantasını bile sırtından kapıp taşıdığımız, her korktuğunda kolundan tutup hayata fırlattığımız, her krizinde kucağımıza alıp dünyayı onun ayaklarının altına serdiğimiz bizim çocuğumuz ise hayatı boyunca asla yalnız kalmayacaktır. Arkasında her düştüğünde onu tutacak devasa bir aile ordusu vardır. Ancak iki yaşındayken ne kadar yiyeceğine annesi karar veren, okul çantasını kendi taşıyamayan, istasyonda hangi trene ne zaman bineceğini kendi seçemeyen çocuk; 18 yaşında hangi üniversiteye gideceğine, 25 yaşında kiminle evleneceğine, 30 yaşında iş hayatında hangi adımı atacağına tek başına karar veremez. Sürekli bir dış onay arar, sorumluluk almaktan kaçar ve inisiyatif alamaz.

Çözüm ne Batı’nın bazen soğukluğa varan aşırı bireyselci mesafesinde ne de Doğu’nun insanı boğan aşırı korumacı sevgisinde saklı. Çözüm bağımsızlaştırırken bağları koparmayan o hassas dengede.


Çocuklarımızı sevmek, onların yerine her şeyi yapmak, yüklerini tamamen üstlenmek veya onları kendi hızımızla yaşamaya zorlamak değildir. Gerçek sevgi; onlara hata yapma, dökme, saçma, kendi çantasını taşıyarak yorulma, o metro kapısında bekleme ve en önemlisi kendi ayakları üzerinde durarak o adımı atma fırsatını vermektir.

Çocuklarımızın arkasından tabakla koşmayı bıraktığımız, okul çantasını sırtına emanet ettiğimiz ve onları istasyonda kendi adımlarıyla baş başa bıraktığımız gün, onların kendi hayat yolunda özgüvenle koşmaya başladığı gün olacaktır.

Bırakalım biraz döksünler, o çantayı biraz taşısınlar, o trenleri biraz kaçırsınlar. Çünkü hayat kucakta taşınarak, çantaları başkasına taşıtılarak ya da vagonlara fırlatılarak öğrenilmiyor.