Mustafa Kuvancı


İranlı düşünür Daryuş Şayegan, Yaralı Bilinç adlı eserinde, doğu medeniyetlerinin son 300 yıllık trajedisinin röntgenini şu can yakıcı cümlelerle çekiyor: "Asya ve Afrika uygarlıklarının çocukları olan bizler üç yüz yıldır tarihte tatildeyiz. Gotik üsluptaki öğreti mabetlerimizin son taşlarını yerleştirdikten sonra bunları seyre daldık. Zamanı mekanda öylesine mükemmel bir şekilde billurlaştırdık ki sorgulama tasalarından uzakta kollarımızı kavuşturup zamanın dışında yaşama olanağımız oldu."

Şayegan’ın işaret ettiği bu "tarihteki tatil" modu, bilinçli bir tembellik değildi. Bizler inşa ettiğimiz muazzam medeniyet mabetlerinin, görkemli camilerin, aşılmaz fıkıh ve tasavvuf kalıplarının içinde kendimizi o kadar güvende hissettik ki dışarıda akan zamanı durdurabileceğimizi sandık. Kollarımızı kavuşturup zamanın dışına çıktığımız o an, Batı dünyası "dünyasallaşma" ve rasyonel şüphecilikle tarihin direksiyonuna geçiyordu. Biz kendi mabetlerimizde büyülü bir rüyaya dalmışken, onlar Newton’la mekaniği, Galileo ile gökyüzünü, sanayi ile üretimi yeniden tanımlıyorlardı.


Kendimizi zamanın dışına kapatmamızdan yüzyıllar sonra Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar acı bir itirafla bizi sarsmak zorunda kalıyordu: "Son 500 yıldır İslam dünyası bilime kayda değer bir katkı yapmadı.". Sancar’ın bu feryadı, Şayegan’ın bahsettiği o uzun tatilin faturasıydı.

Peki, bu tatil neden bu kadar uzun sürdü? Doğunun dâhileri mi bitti yoksa toprağı mı kurudu?

Asıl trajedi, dâhilerimizin yokluğunda değil, onları yaşatacak ve fikirlerini nesilden nesile aktaracak kurumsal "ekosistemlerin" yok oluşunda gizlidir. Bilim, tekil dâhilerle değil, o dâhilerin mirasını büyüten kalıcı yapılarla dünyayı değiştirir.

Batı ile Doğu’nun bilime bakışındaki o derin kırılmayı iki tarihi sahne çok net özetler:

Batı’da 16. yüzyılda Galileo, "Dünya dönüyor." dediği için Engizisyon tarafından ev hapsine mahkum edildi. Ziyaretçi kabulü kısıtlandı, toplumdan izole yaşamak zorunda bırakıldı. Kilise’nin yetkisi onun bedenini hapsedebildi ama fikirlerini boğamadı. Çünkü Galileo’nun arkasında, onun rasyonel yöntemini sahiplenen, kütüphanelerinde saklayan ve en önemlisi özerk yapılara sahip Oxford, Cambridge, Sorbonne gibi yüzyıllık üniversiteler vardı. Galileo öldü ama o üniversite koridorlarında onun bayrağını devralacak yüzlerce genç bilim insanı hazırdı. Bilim kurumsallaşmıştı.


Batı’daki bu özerk yapılar, gücünü kişilerden değil, kurallardan ve liyakatten alıyordu. Doğu ise gücü kurumda değil, kişinin mutlak otoritesinde aradı. Bilginin ve makamın "ehline" verilmediği, sadakatin liyakatten üstün tutulduğu her dönemde Doğu'nun kurumları içeriden çürüdü. Bilim; rüzgara göre yön değiştiren siyasi ikballere veya kişisel lütuflara kurban edilemeyecek kadar ciddi, tamamen liyakat esasına dayalı bir süreklilik ister.

Şimdi yüzümüzü doğuya, Şayegan’ın bahsettiği o "zamanın dışına çıkış" eşiğine çevirelim. 16. yüzyıl İstanbul’unda Takiyüddin, dönemin en gelişmiş rasathanesini kurmuş, mekanik saatleri astronomide kullanarak harikalar yaratıyordu. Çünkü dönemin padişahı bilimi destekliyordu. Ancak padişahın iradesi değiştiğinde ya da siyasi rüzgarlar tersten estiğinde ne oldu? Şeyhülislam fetvasıyla o eşsiz rasathane, denizden topa tutularak yerle bir edildi.


İşte doğunun kırılma noktası burasıdır: Batı’da bilim kurumsal ve özerkti, Doğu’da ise kişisel ve hükümdara bağlı kaldı. Bir sonraki nesil, bayrağı devralmak yerine her şeye sıfırdan başlamak zorunda kaldı. Kurumsallaşmayan bilim, yerini yavaş yavaş toplumu uyutan batıl inançlara, sığ ön yargılara ve körü körüne mutlak itaate bıraktı. Bu batıl inançların en basit örneği Takiyüddin’in rasathanesinin topa tutulması sebebidir.

Kurumsal ekosistem dediğimiz yapı, sadece üniversite binalarından ibaret de değildir; o binaların içine ruh üfleyen, çocuk yaştan itibaren başlayan bir "soru sorma kültürüdür." Bizim eğitim anlayışımız, yüzyıllardır çocuklara "ne düşüneceklerini" öğretirken, Batı sistemi "nasıl düşüneceklerini" ve "nasıl şüphe edeceklerini" öğretti. Merakı günah, sorgulamayı isyan sayan bir iklimde dâhiler yetişse bile tutunacak toprak bulamaz. Bilimi üretmek istiyorsak, sınıflarımızda ezberi ve mutlak itaati değil; rasyonel şüpheyi, deneyimi ve özgür düşünce zeminini inşa etmek zorundayız.


Bugün doğu insanı, Şayegan’ın deyimiyle tam bir "kültürel şizofreni" veya "yaralı bilinç" yaşıyor. Bir yanımızla modern teknolojinin nimetlerini sonuna kadar tüketiyoruz diğer yanımızla o teknolojiyi üreten rasyonel ve şüpheci akla mesafeli duruyoruz. Üstelik bu derin tezatı, sürekli geçmişe sığınarak, tarihsel bir nostaljinin arkasına saklanarak örtbas etmeye çalışıyoruz.

Bu kültürel şizofreninin en vahim tezahürü, bilimi dışlarken onun ürettiği teknolojiye tapınmamızdır. Batı’nın laboratuvarda ürettiği dijital dünyayı, akıllı cihazları en hızlı biz tüketiyoruz lakin o cihazı var eden rasyonel akla sırtımızı dönüyoruz. Üretim ahlakını kaçırıp tüketim iştahına yakalanmak, bizi modern dünyanın sadece "müşterisi" yapar. Unutmayalım ki başkasının aklıyla teknoloji tüketenler, o aklın çizdiği sınırların dışına asla çıkamazlar.


Artık çok net görmemiz ve kabullenmemiz gereken bir gerçek var: "Benim dedem şuydu, benim atalarım böyleydi" deyip durmanın geleceğe en ufak bir faydası yok. Sürekli dikiz aynasına bakarak önümüzdeki yolu göremeyiz. Geçmişin mirasıyla avunmak, bizi geleceğin kurucusu yapmaz; sadece bugünkü tembelliğimizin sığınağı olur.

Asıl beyin yakması gereken sorular şunlardır ve bugün bu sorularla yüzleşmek zorundayız: Biz bugün neyiz? Biz bugün insanlığın ortak bilgi mirasına ne katıyoruz? Ve en önemlisi yarın bizim torunlarımız bizim için ne diyecekler?

Eğer torunlarımızın da tıpkı bizim geçmişle övündüğümüz gibi bizimle gurur duymasını, bu topraklara bakıp ilham almasını istiyorsak, laf üretmeyi, kuru hamaseti ve ham övünmeleri acilen bırakmak zorundayız. Toplum olarak, amansız bir seferberlik ruhuyla bilime dört elle sarılmalı, sadece bilimin tüketicisi değil, bizzat üreticisi haline gelmeliyiz.


Şayegan’ın teşhisiyle yüzleşmek, Aziz Sancar’ın feryadını duymak zorundayız: Tarihteki o uzun tatil artık bitti. Kollarımızı kavuşturup mabetlerimizin ihtişamını seyretme lüksümüz kalmadı. Ya aklı özgür bırakan, dogmaları yıkan, liyakati esas alan köklü ve özerk eğitim ekosistemleri inşa edip geleceği yazacağız ya da tarihin dışına itilip başkalarının yazdığı geleceği seyretmeye mahkum kalacağız.

Geleceği inşa edenlerin safında mı yer alacağız yoksa başkalarının yazdığı gelecekte figüran mı olacağız?

Seçim bizim.