Mustafa Kuvancı
Geçen hafta eğitim dünyasının gündemine damga vuran bir habere şahit olduk. Kütahya Valisi Musa Işın, yeni eğitim öğretim dönemi açılışında yaptığı konuşmada öğretmen-veli ilişkisine dikkat çekerek velilere önemli mesajlar verdi.
Özetle şöyle demişti Sayın Vali: “Veliler de öğretmenlerimizi sık sık rahatsız etmesinler. Bir şey olduğu zaman koşa koşa okula gitmeyin. Önce kendi çocuğunuzu sorgulayın. Çocukları o kadar el bebek gül bebek yapmışsınız ki çocukları pamuklara sararak okula gönderiyorsunuz adeta. Böyle yapmayın, küçük bir şeyde okula koşarsanız, öğretmenin yakasına yapışırsanız bu doğru değildir, yanlış yapmış olursunuz. Biz öğretmenlerimizi korumak, öğretmenlerimizin moral ve motivasyonunu en yüksek düzeyde tutmak zorundayız. Bu konuda da öğretmenlerimizin arkasındayız. Kesinlikle öğretmenlerimizi velilerimize karşı ezik duruma getirmeyeceğiz."
Kütahya Valisi Musa Işın’ın öğretmenler için söylediği o içten, samimi ve bürokratik mesafeden uzak sözleri, aslında uzun zamandır eğitim dünyamızın içten içe kanayan en derin yarasına parmak basıyor: Öğretmenin iade-i itibarı. Bir mülki amirin kürsüden yükselen bu uyarısı, yalnızca bir vefa borcu değil devlet aklının ve toplumsal vicdanın eğitim meşalesini taşıyanlara bakışını yeniden hizalaması bakımından tarihi bir muhasebedir.
Tarihin hafızasına baktığımızda, medeniyet inşa eden hiçbir yapının öğretmeni sıradan bir hizmet sağlayıcıya indirgemediğini görürüz. Hazreti Ali’nin adalet ve hikmet kokan "Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum." düsturu, ilmin rehberine duyulan hürmeti insan onurunun en üst mertebesine yerleştirmiştir. Yüzyıllar sonra çağdaş bir cumhuriyet kuran Gazi Mustafa Kemal Atatürk de aynı bilinçle "Öğretmenler! Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır." derken ve "Milletvekili maaşları öğretmen maaşlarını geçmesin." talimatını verirken bağımsızlığın ordulardan önce maarif ordusunun omuzlarında yükseleceğini ilan ediyordu.
Ne var ki son yıllarda sistemik aksaklıklar, aşırı korumacı ebeveynlik ve sosyal medya kültürü sacayağında öğretmenin itibarı sessizce aşındırıldı. Öğretmenlik test çözdüren, veli kaprislerinin insafına bırakılan ve mesleki uzmanlığı her önüne gelen tarafından sorgulanan bir konuma itildi.
Bu noktada, meselenin pedagojik ve psikolojik boyutuna parmak basan Prof. Dr. Acar Baltaş’ın tespiti, modern anne babaların en büyük yanılgısını yüzlerine vurur nitelikte:
"Çocuklarımızın başarısı çok önemli ama başarısızlığı emin olun onları hayata çok daha iyi hazırlayacaktır. Bu sebeple whatsapp gruplarıyla okulu yöneten, okula whatsapp grupları üzerinden müdahale eden, çocukların tek yönlü beyanlarıyla öğretmenler hakkında olumsuz konuşan anne babalar çocukların öğretmenlerine olan saygısını sarsıyor. Bu nedenle çocuklarınızın yanında öğretmenlerle ilgili olumsuz konuşmayın."
Bugün veliler, çocuklarının yaşaması gereken en küçük bir hayal kırıklığını, düşük bir notu ya da sınıfta yaşanan olağan bir anlaşmazlığı bile felaket senaryosuna dönüştürüyor. Akşamları veli WhatsApp grupları üzerinden okulu adeta bir paralel yönetim gibi yönlendirmeye çalışan, öğretmenin pedagojik kararlarına müdahale eden, çocuğun tek taraflı beyanlarını mutlak doğru kabul edip evde öğretmen hakkında olumsuz konuşan ebeveynler; farkında olmadan çocuklarının öğretmenlerine olan saygısını temelden sarsıyor. Çocuğun yanında öğretmeni küçümsemek veya eleştirmek, çocuğa sahte bir mağduriyet zırhı giydirmekten ve onu hayattaki zorluklara karşı dirençsiz bırakmaktan başka bir işe yaramıyor.
Bununla da yetinilmiyor; en ufak bir disiplin uyarısında, istenen not verilmediğinde ya da çocuk bir kurala uymak zorunda kaldığında öğretmenler CİMER şikâyetlerinin hedefi haline getiriliyor. Devletin vatandaşa sunduğu hak arama kanalları, öğretmenin mesleki onurunu zedeleyen, onu ders anlatırken iki kez düşündüren bir baskı aracına dönüştürülmemelidir. Bu mesnetsiz ve keyfi şikâyet silsilesinin önüne geçilmesi, öğretmenin asılsız iddialarla yıpratılmasını engelleyecek yasal ve idari filtrelerin devreye sokulması artık ertelenemez bir zorunluluktur.
Burada unutulan en temel ilke şudur: Ebeveyn olmak, eğitim bilimci olmak demek değildir.
Yıllar önce yöneticiliğini yaptığım eğitim kurumunda yaşadığım bir olay, bu sınır aşımını ve işin özünü çok net özetler:
Bir gün görüşme odasında bir velimizin birkaç öğretmen arkadaşımızı etrafına toplamış, onlara hararetle akıl verdiğini gördüm. "Türkçeden şu kadar soru çözdürmeniz lazım, şu konuyu şöyle çalıştırmalısınız, matematikten şöyle şöyle yapmalı, fen bilimlerinde şunlara dikkat etmelisiniz..." diye adeta ders anlatıyordu. Benim kendisini dikkatle dinlediğimi fark edince bana dönüp, "Doğru söylemiyor muyum hocam?" diye onay bekledi.
Gülümsedim ve sordum:
— "Sen ne iş yapıyorsun?"
— "Terziyim." dedi.
— "Bak ustam," dedim. "Ben bir pantolonu terziye götürdüğümde 'Ustam, bunun paçası yapılacak.' der, bırakır çıkarım. Ona dönüp 'Usta; iğneyi şöyle tutacaksın, teğeli böyle atacaksın, dikişin şu aralıkta olacak, ipin rengini de şöyle seçeceksin.' diye akıl vermem. Çünkü ben ustanın işine karışmam."
Veli bir an duraksadı, yüzündeki mahcubiyetle "Haklısın hocam, ben fazla konuştum. İşim de vardı zaten, kalkayım..." dedi ve sessizce ayrıldı.
İşte mesele budur. Hiç kimse bir ameliyathaneye girip cerraha neşteri nasıl tutacağını söyleyemez; kimse bir terziye dikişi, bir mimara statiği öğretmeye kalkışmaz. Ancak iş eğitime gelince, herkes kendini uzmandan daha yetkin sanıyor. Veliler pedagojiyi ve eğitimi öğretmenden daha iyi bilemez. Sağlıklı bir toplumun temeli, herkesin en iyi bildiği işi yapmasından ve uzmanlığa hürmet etmesinden geçer. Anne babanın görevi öğretmenin yerine geçip okulu yönetmeye kalkışmak değil evde ahlaklı, saygılı ve sorumluluk sahibi bir insan yetiştirerek okula destek olmaktır.
Çok açık ve değişmez bir sosyolojik gerçek var: Bir toplum öğretmenine ne kadar değer verirse, geleceğini teslim edeceği çocukları da o kadar sağlam, özgüvenli ve donanımlı yetişir.
Kütahya Valisi Musa Işın’ın konuşmasındaki asalet, Hazreti Ali’nin hikmeti ve Atatürk’ün sarsılmaz vizyonu; veli WhatsApp gruplarının dedikodusuna, akşam sofrasındaki fütursuz eleştirilere ve CİMER tehditlerine kurban edilmemelidir. Evde öğretmenin kürsüsünü yıktığınızda o enkazın altında kalan yalnızca bir eğitimci değil, çocuğunuzun hayata tutunacağı ahlaki ve zihinsel omurgası olur.