Pandemi döneminde kesintiye uğrayan sosyal yaşamın etkileri sınıflarda hissediliyor. Öğretmenler çocukların yönergeleri takip etmekte, akranlarıyla iletişim kurmakta ve birlikte oyun oynamakta zorlandıklarını anlatıyor.


2020 yılının o ilkbahar günlerinde okulların kapılarına kilit vurulduğunda, park salıncaklarına emniyet şeritleri çekildiğinde ve çocukluk evlerin dört duvarı arasına hapsedildiğinde, yetişkinler olarak zihnimizi hep aynı kolay avuntuyla yatıştırmıştık: “Çocuklar sünger gibidir; çabuk unutur, olan biteni hissetmez ve hızla toparlanırlar.”

Virüs tehdidi dindi, maskeler çıkarıldı ve hayat görünürde eski ritmine kavuştu. Ancak bugün ülkemizin dört bir yanındaki okul sıralarına ve koridorlarına adım atan her deneyimli eğitimci aynı gerçeği görüyor: Bugün karşımızda duran çocuklar, pandemi öncesi dönemin çocukları değil.

Sınıflardan yükselen bu ortak tespit artık sübjektif bir gözlem olmaktan çıktı; tıp ve eğitim literatüründe yayımlanan kapsamlı bilimsel araştırmalar bu sarsıcı dönüşümün anatomisini önümüze koyuyor.

Bu alanda uluslararası tıp literatürüne damgasını vuran en kapsamlı çalışmalardan biri, Amsterdam Üniversitesi Tıp Merkezi (Amsterdam UMC) öncülüğünde yürütülen ve JCPP Advances dergisinde yayımlanan devasa boylamsal araştırma oldu (van Oers ve ark., 2024 / PMC11472795). Araştırmacılar, 2018 yılından 2023 yılına kadar binlerce çocuk ve ergenin ruh sağlığını, davranışsal değişimlerini ve sosyal uyum göstergelerini adım adım izlediler.

Araştırmanın ulaştığı nihai sonuç son derece çarpıcıydı: Karantina ve kısıtlamalar sona erdikten sonra çocukların duygusal ve davranışsal sorunları pandemi öncesi temel seviyelerine geri dönmedi. Çalışma, evlere kapanmanın çocuklarda anlık bir stres yaratıp geçen geçici bir dalga olmadığını tam aksine akran ilişkilerinde, içselleştirme (kaygı, içe kapanma) ve dışsallaştırma (öfke patlamaları, sınır tanımazlık) problemlerinde kalıcı bir "uyum boşluğu" bıraktığını kanıtladı.

Peki, Türkiye’de ne oldu?

İnönü Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Dergisi'nde yayımlanan güncel bir araştırmada Gülnur Koçyiğit İnce ve Doç. Dr. Nevra Atış Akyol (2025), süreci bizzat yaşayan okul öncesi öğretmenlerinin gözlemlerini masaya yatırdı. Araştırmaya katılan öğretmenlerin neredeyse tamamı en büyük gerilemenin sosyal-duygusal gelişimde yaşandığını belirtiyor. Öğretmenlerin aktardığı şu gözlem, sınıflardaki dikkat ve algı krizini özetler nitelikte:

“Benim özellikle dikkatimi çeken, belli bir süreden sonra asla toplayamıyorlar. Tek tek söylemek zorunda kaldık. Pandemiden sonra en az bir cümle içinde geçen ikinci komutu çocukta algılayamama ya da şaşırma durumu bunlarda çok fazla oldu.”

Bir başka öğretmenin tespiti ise akranla temasın nasıl koptuğunu gösteriyor:

“Yine tek başına oynuyor. Çünkü yanında biri geldiği zaman ona nasıl davranacağını bilemiyor. Hareketli oyunlarda başlarına çok kazalar gelebiliyor, dengelerini kuramıyorlar. Küçük motor gelişimlerinde ilerleme olmadığı için zorlanıyorlar.”

Çocukların neden topluma uyum sağlayamadığını, neden akranının gözüne bakmakta zorlandığını anlamak için sokaklara ve teneffüslere bakmak yeterli. İşte bu noktada, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi'nde yayımlanan çok taze ve çarpıcı bir araştırma tablonun büyüklüğünü kanıtlıyor.

Bahçeşehir Üniversitesi'nden Zeynep Cömert ve Prof. Dr. Yavuz Samur (2025), Türkiye genelinde 81 ilde 4.001 ilkokul ve ortaokul öğrencisinin oyun tercihlerini inceleyerek 2019 (pandemi öncesi) verileriyle karşılaştırdı. Ortaya çıkan tablo tek kelimeyle sarsıcı:

2019 Yılında: Çocukların en çok tercih ettiği ilk 5 oyunun 4'ü tamamen fiziksel ve geleneksel oyunlardı (%9,26 futbol, %7,84 saklambaç, %6,79 basketbol, %5,91 yerden yüksek). Listenin ilk beşinde sadece tek bir dijital oyun vardı.

2024 Yılında: Tablo tam tersine döndü. İlk beşte artık 3 dijital platform oyunu (Roblox, Brawl Stars, Minecraft) ve yalnızca 2 fiziksel oyun yer alıyor.

Daha da vahimi, birinci sınıf çocuklarının saklambaç oynama tercihi 2019'da %17,57 iken, 2024'te %1,21'e kadar gerilemiş durumda. Erkek çocuklarında futbol tercihi yarı yarıya erirken, kız çocuklarında ise geleneksel grup oyunları yerini hızla dijital ekranlara bırakmış.

Araştırmada çocuklara "Neden bu oyunları oynamak istiyorsunuz?" diye sorulduğunda en çok verilen yanıt "Arkadaşlarla oynamak" oldu. Yani çocuklar sosyalleşmek istiyor ancak bunu bahçede koşarak ya da bir ağacın arkasına saklanarak değil, dijital dünyaların pikselleri arasında arıyor.

Gelişim psikolojisinde "Zihin Kuramı" denilen bir yeti vardır. Bir çocuk; arkadaşının kaş çatmasından kırıldığını, ses tonundan üzüldüğünü, jest ve mimiklerin anlamını ancak yüz yüze, sürtünerek ve çarpışa çarpışa öğrenir.

Saklambaç oynamayan, ebelemece peşinde koşmayan, sırasını beklemeyen, yere düşüp dizini kanatmayan bir çocuk topluluk içine girdiğinde bocalıyor. Cömert ve Samur’un çalışmasında görüldüğü gibi, fiziksel oyunların çekilmesi sadece bir alışkanlık değişimi değildir; Koçyiğit ve Akyol’un makalesinde öğretmenlerin vurguladığı "dengesini kuramayan, el becerisi zayıflamış, tek başına oynamaya sığınan" çocuk profilinin doğrudan nedenidir.

Sınıfta yerinde duramayan, arkadaşının sınırına saygı gösteremeyen, iki adımlık komutu takip etmekte zorlanan bu çocukları "şımarık" ya da "disiplinsiz" diye yaftalamak en kolaycı yoldur. Karşımızdaki nesil, hayatın en kritik nörogelişimsel pencerelerini dijital bir fanusun içinde geçirmiş bir dönemin mağdurudur.

Zaman kendi kendine bu yaraları sarmıyor. Bilimsel araştırmaların çağrısına kulak vermek zorundayız:

  1. Okulları Bahçeye ve Harekete Taşımak: Teneffüsleri kısaltıp akademik test yarışını körüklemek yerine serbest oyuna, bahçe etkinliklerine ve spora alan açmalıyız. Motor gelişim onarılmadan zihinsel odaklanma inşa edilemez.
  2. Kayıp Oyun Kültürünü İhya Etmek: Çocuklara saklambacı, mendil kapmacayı, takım oyunlarını yeniden ve sabırla öğretmeliyiz. Çünkü bir arada yaşama ahlakı bu oyunların kurallarında gizlidir.
  3. Akran Nezaketi ve Duygu Regülasyonu: Çocuklara bağırmak ya da onları disiplin cezalarıyla köşeye sıkıştırmak çözümsüzlüktür. Okullarda duyguları tanıma, adlandırma, öfke anında nefes alıp sakinleşme ve göz hizasında iletişim kurma pratikleri her sabah tıpkı bir matematik dersi ciddiyetiyle işlenmelidir.
  4. Ekran Orucuna Kararlılıkla Geçmek: Okulda ve evde çocukları sanal dopamin sarmalından çekip birbirlerinin göz hizasında iletişim kurabilecekleri gerçek insan ilişkilerine davet etmeliyiz.

Bilimsel araştırmaların bize gösterdiği gerçek son derece açıktır: Zaman kendi kendine bu yaraları sarmıyor; geçen her ay, telafi edilmeyen her sosyal boşluk kalıcı bir karaktere dönüşüyor. Pandeminin çocuklarımızın elinden aldığı o doğal çocukluğu, onlara ancak sabırla, göz hizası şefkatle ve bolca hareket dolu yeni yaşam alanları sunarak geri verebiliriz.