12 yıllık zorunlu eğitimle birlikte sınıflarda en ağır bedeli "gönülsüz öğrenci" gerçeğiyle ödedik. Bir mekânda fiziksel olarak bulunmak ile o mekânın amacına zihnen dâhil olmak aynı şey değildir. Sınıfta kalmanın neredeyse imkânsızlaştırıldığı, devam zorunluluğunun bir yaptırım olmaktan çıktığı mevcut yapıda son derece yorucu bir profil oluştu.


Eğitim politikalarında radikal kararlar alınırken kulağa hoş gelen sloganlar seçmeyi çok severiz. "Her çocuğa eşit imkân", "okullaşma oranında tarihi rekor" ya da "12 yıl kesintisiz zorunlu eğitim"... Kâğıt üzerinde mükemmel, vizyoner ve kapsayıcı duran bu cümleler, ne yazık ki okul kapısından içeri girdiğiniz an sahanın sert gerçekliğiyle yüzleşiyor.

Bugün ilkokuldan liseye kadar uzanan o 12 yıllık devasa maratonu sloganlardan arındırarak cesaretle masaya yatırmak zorundayız: Süreyi uzatmak öğrenmenin kalitesini mi artırdı, yoksa eğitimi diploması bol, içi boş bir bekleme salonuna mı dönüştürdü?


Sosyolog Randall Collins’in "Kredansiyalizm" (Diplomacılık) teorisi, tam da bugün yaşadığımız tıkanıklığı tarif eder: Bir toplumda herkes aynı diplomaya sahip olduğunda, o diplomanın ayırt edici pedagojik ve sosyal değeri sıfırlanır.

Herkesi zorunlu olarak lise mezunu yaptığımızda lise diploması bir "uzmanlık veya birikim" belgesi olmaktan çıkıp, iş gücü piyasasına giriş için en temel asgari şart haline geldi. Bu durum otomatik olarak bir "eğitim enflasyonu" yarattı. Lise değersizleşince üniversite, üniversite değersizleşince yüksek lisans zorunlu kılındı.


Sonuç mu? Gençlerimiz 25 yaşına kadar toplumsal üretime ve hayata katılamayan, sürekli bir şeylere hazırlanan ama bir türlü hayata başlayamayan "gecikmiş yetişkinlik" krizleriyle baş başa kalıyor. Eğitim, bireyi sınıfsal olarak yukarı taşıyan bir kaldıraç olmaktan çıkıp yerinde saymasına neden olan bir zaman kapsülüne dönüşüyor.

12 yıllık zorunlu eğitimle birlikte sınıflarda en ağır bedeli "gönülsüz öğrenci" gerçeğiyle ödedik. Bir mekânda fiziksel olarak bulunmak ile o mekânın amacına zihnen dâhil olmak aynı şey değildir. Sınıfta kalmanın neredeyse imkânsızlaştırıldığı, devam zorunluluğunun bir yaptırım olmaktan çıktığı mevcut yapıda son derece yorucu bir profil oluştu.

Akademik bir hedefi veya öğrenme arzusu olmayan, sırf kanuni zorunluluktan ötürü o sırada oturan öğrenci, öğrenmek isteyen çoğunluğun hakkını gasp ediyor. Öğretmenler pedagojik bir aktarım yapmaktan ziyade, ders boyunca asayişi sağlamaya çalışan birer "disiplin görevlisine" dönüşüyor. İki tarafın da motivasyonunu kaybettiği bu ekolojide öğretmen "duygusal emek" tükenmişliği yaşıyor, öğrenci ise günü kurtarmanın yollarını arıyor.


Peki dünyada bu iş nasıl yönetiliyor ve elimizdeki araçlarla bunu nasıl uyarlayabiliriz? Küresel ölçekte en başarılı örneklerden biri Almanya’daki erken ve esnek yönlendirme (Tracking System) ile İkili Mesleki Eğitim (Duale Ausbildung) modelidir. Almanya'da öğrenciler ilkokul dördüncü sınıfın sonunda yetenek ve pratik becerilerine göre üç ana kulvara (Hauptschule, Realschule, Gymnasium) ayrılır.

Kuşkusuz Almanya’daki 10 yaş gibi çok erken bir yaşta yapılan bu ayrıştırmayı Türkiye'ye birebir kopyalamak doğru değildir. Ancak Alman modelinin "herkese tek tip eğitim vermek yerine erken yaşta ve yeteneğe göre kulvar açma" ruhu ile Türkiye’nin elindeki en güçlü süzgeç olan LGS’yi akıllıca birleştirmek zorundayız.


LGS ilk kurgulandığında amaç, tüm öğrencileri yarıştırmak değil sadece %5-%10'luk akademik dilimi süzmekti. Bugün her öğrenci LGS’ye girip sınavla yerleşmek zorundaymış gibi hissettirilen o "kitlesel baskıyı" kırdığımızda, LGS harika bir yönlendirme pusulasına dönüşebilir:

  • Akademik Kulvar (%5 - %10): LGS’de akademik derinliği ve soyut düşünme becerisi yüksek çıkan öğrenciler doğrudan teorik ve akademik liselere yönlendirilir.
  • Uygulamalı ve Teknik Kulvar: Sınavın teknik/mantık süzgecinden geçen ancak soyut teoride derinleşmek istemeyen öğrenciler, sanayiye entegre yüksek nitelikli teknik akademilere yönlendirilir.
  • Pratik Beceri ve Zanaat Kulvarı: Akademik teste yatkınlığı olmayan öğrenciler ise zaman kaybetmeden 14 yaşında MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) ve Sektör İçi Çıraklık Akademileri bünyesinde usta-çırak ilişkisiyle (Duale Ausbildung benzeri) erken yaşta meslek kazanmaya teşvik edilir.

Böylece LGS ne çocuklar için bir travma olur ne de meslek liseleri "başarısızların sığınağı" algısıyla lekelenir.

12 yıllık zorunlu eğitimin en ağır faturasını şüphesiz ülkenin üretim çarkları ve mesleki eğitim ödedi. Kas gelişimi, pratik el becerisi ve usta-çırak ilişkisiyle zanaat öğrenme yaşı olan 14-17 yaş aralığı, gençlerin sınıflarda soyut teorilere boğulmasıyla heba edildi.


Bugün sanayide usta bulunamamasından, hizmet sektöründeki kalifiye eleman krizine ve "Ne Eğitimde Ne İstihdamda" olan devasa genç nüfus oranına kadar pek çok sorunun temelinde bu "herkes lise okuyacak" dayatması yatıyor. Çocukları 18 yaşına kadar tecrübesiz ve becerisiz bir şekilde okul binalarında tutup, ardından "haydi şimdi bir işin ucundan tut" demek, hem o gençlerin geleceğine hem de ülke ekonomisine yapılmış büyük bir haksızlıktır.


Çözüm eğitimi kısaltmak mı? Hayır. Çözüm, eğitimi "bina ve süre" odaklı olmaktan çıkarıp yeterlilik ve esneklik odaklı bir omurgaya kavuşturmaktır:

· 8 Yıl Tavizsiz Temel Eğitim (4+4): İlkokul ve ortaokul dönemi; temel okuryazarlık, matematiksel düşünme, vatandaşlık bilinci ve karakter inşası için tavizsiz şekilde zorunlu ve nitelikli tutulmalıdır.

· 14 Yaşında Erken Yönlendirme ve Çatallanma: Ortaokul sonunda öğrencilerin önüne üç net ve saygın kulvar açılmalıdır:

1. Akademik Lise: Yükseköğrenim hedefi olan, teorik derinleşme sağlayacak öğrenciler.

2. Teknik ve Mesleki Akademi: Sektörle doğrudan entegre, yarı zamanlı sahada/fabrikada, yarı zamanlı okulda geçen ikili (dual) eğitim sistemi.

3. Esnek Modüler Eğitim: Çıraklık, spor, sanat veya erken iş hayatı odaklı sertifikalı gelişim modelleri.

Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi, tüm gençlerinin ellerinde tuttuğu lise diplomasıyla değil o gençlerin hayata ne kadar hazır, beceri sahibi ve özgüvenli başladığıyla ölçülür.


Tabulaştırdığımız "12 yıl kesintisiz ve tek tip zorunlu eğitim" anlayışını esnek, üretken ve saha gerçekleriyle barışık bir modele dönüştürmediğimiz sürece lise koridorlarında zaman öldüren mutsuz gençler ve o gençlere ulaşmaya çalışan yorgun öğretmenler görmeye devam edeceğiz. Süreyi değil, niteliği zorunlu kılmanın vakti geldi de geçiyor.