"Masa sandalye taşımak için üniversite okumama gerek yok."
Geçtiğimiz günlerde eski bir dostla karşılaştım. Ayaküstü hâl hatır sormayla başlayan sohbet, her ebeveynin kaçınılmaz durağına vardı: Çocuklar ne yapıyor?
Dostum, lise son sınıftaki küçük oğlunun hikâyesini anlattı. Çocuk, sekizinci sınıftan liseye geçerken bilinçli bir kararla meslek lisesini tercih etmiş. Sebebi ise ne bir puan yetersizliği ne de hedefsizlik, tam aksine evdeki canlı bir örneğin öğrettiği acı bir hayat dersi.
Ziraat mühendisliğini bitiren ağabeyinin durumunu sorduğumda yanıt içimi sızlattı: "Belediyede çalışıyor, etkinliklerde masa sandalye taşıyor."
Küçük kardeşin sözleri ise Türkiye’de yükseköğretimin bugün geldiği noktayı özetleyen bir manifestodan farksız:
"Masa sandalye taşımak için üniversite okumama gerek yok."
Dostuma, çocuğun aslında son derece rasyonel bir karar verdiğini söyledim. Ülkenin her köşesinde teorik diplomalar havada uçuşurken sahada eli anahtar tutan, üretimi bilen, zanaat sahibi ustalara, teknisyenlere olan ihtiyaç belki de tarihin en yüksek seviyesinde. Plansız açılan üniversiteler, istihdamla bağı kopmuş bölümler ve piyasa gerçeklerini ıskalayan kontenjanlar yüzünden binlerce genç, en verimli yıllarını amfilerde tüketip mezuniyet gününde vasıfsız iş gücüne mahkûm ediliyor.
Toprağı bilmesi, tarımı ayağa kaldırması gereken bir ziraat mühendisi geçim derdiyle masa sandalye taşıyorsa o gencin kardeşinin "Ben bu bedeli niye ödeyeyim?" demesinden daha doğal ne olabilir?
Ben çocuğun tercihini överken dostum derin bir iç çekip sözümü kesti. Meselenin öteki yüzünü, sahadaki çıplak gerçeği tek nefeste önüme serdi:
"Haklısın da hocam... Sanayide bu çocuklara kimse sahip çıkmıyor. Ustalar onları eğitmek yerine ezmeye çalışıyor. Çocuklar atölyelerde kendi kaderine terk ediliyor. Okul desen, staj yerini yeterince denetleyemiyor. Bir tarafta diplomalı işsizlik, diğer tarafta sahipsiz bırakılan çıraklık..."
Dostumun bu feryadı üzerine hafızamı tazeledim. Son beş yılda gazetelerde yer alan haberleri analiz ettiğimde karşıma birbirine taban tabana zıt iki ayrı dünya çıkıyor:
Bir tarafta manşetleri süsleyen sanayici ve esnaf demeçleri var. Gazeteleri açtığınızda neredeyse her hafta benzer serzenişleri okuyoruz:
"Çırak bulamıyoruz, meslek ölüyor."
"Yeni nesil rahata alışkın, eli kirlensin istemiyor, herkes masa başı peşinde."
"Beş yıla kalmaz araç tamir edecek, musluk yapacak usta kalmayacak; ustalar doktorlardan çok kazanacak ama gençler kıymetini bilmiyor."
Sanayici faturayı tamamen gençlerin "iş beğenmemesine", ailelerin "oğlum okusun, ezilmesin" inadına ve zorunlu eğitimin yaş sınırına kesiyor.
Fakat madalyonu çevirip son beş yılın adliye, sendika ve müfettiş raporlarına dayanan haberlerini taradığınızda, o şikâyetlerin arkasındaki perde yırtılıyor. Basın arşivleri bize bambaşka bir gerçeği haykırıyor:
Mesleki eğitimin ve staj sisteminin pek çok işletmede bir "eğitim süreci" olmaktan çıkıp, asgari ücretin bile çok altında çalıştırılan devlet destekli bir ucuz iş gücü havuzuna dönüştüğü haberleri önümüzde duruyor.
Gazete sayfaları, pres makinelerine sıkışan, inşaatlardan düşen, elektrik akımına kapılan 14-17 yaşındaki gencecik çocukların acı haberleriyle dolu. "Eğitim" adı altında ağır sanayinin en tehlikeli çarklarına sürülen çocukların can güvenliğinin nasıl hiçe sayıldığı adli vakalarla belgeleniyor.
"Eti senin, kemiği benim" devrinden kalma kaba bir dille azarlanan, meslek öğrenmek yerine sabahtan akşama dükkân süpürttürülen, kişisel angaryalara koşturulan ve psikolojik baskıya maruz kalan gençlerin feryatları basına yansıyor.
Okulların ve koordinatör öğretmenlerin atölyeleri fiilen ve tavizsiz denetlemediği, staj protokollerinin yalnızca dosyalardaki imzalardan ibaret kaldığı gerçeği müfettiş raporlarıyla tescilleniyor.
Özetle, sanayici "gençler iş beğenmiyor" derken sahadaki gerçeklik gençlerin işi değil güvencesizliği, sahipsizliği, hor görülmeyi ve can güvenliğinin hiçe sayılmasını beğenmediğini gösteriyor.
Bugün Türk gençliği hazin bir kıskacın ortasında duruyor:
Bir tarafta dört-beş yılını verip masa sandalye taşımaya mahkûm edilen üniversite mezunları, diğer tarafta erken yaşta zanaat öğrenmek isteyip sanayinin hoyrat çarkları arasında ezilen ve sahipsiz kalan meslek liseliler.
Artık pansuman tedbirlerle vakit kaybetme lüksümüz yok. Yükseköğretimi ülkenin gerçek ihtiyaç haritasına göre planlamak ne kadar elzemse mesleki eğitimi de sanayicinin ucuz iş gücü iştahına veya ustanın insafına terk etmeden, sıkı bir devlet denetimi, iş güvenliği ve pedagojik disiplinle donatmak o kadar hayatidir.
Bu kısır döngüyü kırmak için Milli Eğitim Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Odaları ile Esnaf Sanatkârlar Odaları kâğıt üzerindeki protokolleri bir kenara bırakıp sahaya inmek zorundadır:
Çırak ve stajyer çalıştıracak her usta ve işletme yetkilisine çocuk hakları, gelişim psikolojisi, etkili iletişim ve iş etiği konularında zorunlu ve akredite bir eğitim verilmeli; belgesi olmayan işletmeye stajyer verilmemelidir.
Öğretmenlerin işletme denetimleri göstermelik imzalardan çıkarılmalı; habersiz fiziki saha ziyaretleri, stajyerlerle baş başa yapılan görüşmeler ve mobil takip sistemleriyle denetim süreci bağımsız şekilde kayıt altına alınmalıdır.
Ağır ve tehlikeli iş kollarında çocukların çalıştırılması kesin kurallarla sınırlandırılmalı, koruyucu ekipmanı eksik olan, çırağı riskli tezgâha süren işletmelere ağır para cezaları ve stajyer kabul yasağı getirilmelidir.
Gençlerin maruz kaldığı mobbing, angarya veya şiddet vakalarını okuldan ya da ustadan çekinmeden doğrudan bildirebileceği, gizliliği korunan bir mobil ihbar ve destek mekanizması kurulmalıdır.
Sanayi odaları, bünyesindeki işletmeleri çırak eğitim standartlarına, çalışma ortamının insani koşullarına ve mezun istihdam başarısına göre puanlamalı; çırağı bir "ucuz işçi" değil, geleceğin "meslek erbabı" olarak gören kurumsal işletmeler teşvik edilmelidir.
O lise son sınıf öğrencisinin dürüst itirazına da babasının haklı isyanına da aynı ciddiyetle kulak vermek zorundayız.
Gençlerimize ne amfilerde sahte bir gelecek rüyası satalım ne de atölyelerin soğuk yalnızlığında onları sahipsiz bırakalım.