Milli Eğitim Bakanlığı’nın “akran zorbalığı” yerine “akran nezaketi” kavramını öne çıkarması, eğitimde önemli bir zihniyet değişiminin kapısını aralıyor. Ancak çocuklara nezaketi öğretmenin yolu yalnızca okuldan değil, evde kurulan dilden ve yetişkinlerin davranışlarından geçiyor.
Son yıllarda eğitim camiasında, veli gruplarında ve öğretmenler odasında en sık duyduğumuz, duydukça da içimizi burkan bir etiket vardı: Akran zorbalığı.
Panolara asılan uyarı afişleri, disiplin kurullarına sevk edilen dosyalar ve sürekli "zorbalığı önleme" başlığıyla açılan seminerler… Oysa psikolojide çok temel bir ilke vardır: Bir kavramı sürekli olumsuz referansıyla gündemde tuttuğunuzda, farkında olmadan onu meşrulaştırır ve okulun bilinçaltına yerleştirirsiniz. Yangın çıktıktan sonra eldeki hortumla alevlere koşmak, binanın neden tutuştuğunu çözmeye yetmez.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın attığı pedagojik adım son derece kıymetli ve yerindedir. Bakanlık, dili dönüştürme kararı alarak odağı olumsuz olandan yapıcı olana çevirdi, sahadaki "akran zorbalığı" vurgusu yerine artık "akran nezaketi" kavramını merkeze aldı.
Hemen ardından yayımlanan Akran Nezaketi Etkinlik Kitabı ve çeşitli eğitim kurumlarının başlattığı "Okulumda Nezaket Var" temalı projeler, bu dönüşümün yalnızca sözde kalmayıp sınıflara, teneffüslere ve koridorlara dokunacağının en somut göstergesi oldu.
Bir davranışı yasaklamak ya da cezalandırmak, çocuğu sadece yetişkinin olmadığı kör noktalarda kendi bildiğini okumaya iter. Oysa dilin yönünü değiştirdiğinizde, çocuğun önüne yeni bir inşa alanı açarsınız. Dil değişirse iklim de değişir.
Bakanlığın bu hamlesi bize şunu hatırlatıyor: Zorbalığın panzehri ceza değil erken yaşta yeşertilmiş etkin bir nezaket kültürüdür.
Bir sınıfta kavga çıkmıyor olması, kimsenin birbirine açıkça kötü söz söylememesi, orada güvenli ve huzurlu bir ortam olduğu anlamına gelmez. Nezaket, yalnızca "zarar vermemek" gibi pasif bir çekilme değildir; aktif, bilinçli ve emek isteyen bir duruştur:
Teneffüste kenarda tek başına bekleyen arkadaşına "Sen de bizimle oynamak ister misin?" diyebilmektir.
Derste yanlış cevap veren arkadaşıyla alay etmek yerine onu saygıyla dinleyebilmektir.
Kantin sırasında hakkına razı olmak, kapıyı arkasından gelen için tutabilmek, teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi bir zayıflık değil, şahsiyet göstergesi sayabilmektir.
Nitekim yayımlanan etkinlik kitabında yer alan pratikler tam da bu soyut erdemleri somut bir sınıf alışkanlığına çeviriyor. Örneğin sınıflara yerleştirilen bir "Nezaket Posta Kutusu" ile çocukların hafta boyunca birbirlerinde fark ettikleri ince davranışları -“Bugün silgimi unuttuğumda benimle paylaştın”, “Düşünceme katılmadın ama beni kırmadan dinledin” gibi- küçük notlarla birbirlerine iletmeleri ve cuma günleri bu notların sınıfta paylaşılması, odağı suç aramaktan çıkarıp güzelliği görünür kılmaya yönlendiriyor. Çocuk, akranının eksiğini gözetlemek yerine nezaketini fark eden bir göze sahip olmayı bu küçük ritüellerle öğreniyor.
Elbette hiçbir kitap, proje ya da kılavuz tek başına bir okulun ruhunu değiştiremez. Bu projelerin sahada can bulabilmesi, yetişkinin çocukla kurduğu temasın yüksekliğine bağlıdır.
Bütün bu projeleri ve okul ortamını konuşurken kendimize dürüstçe şu soruyu sormak zorundayız: Çocuk sınıfa girerken cebinde hangi dili getiriyor?
Eğitim dört duvar arasında başlar gibi görünse de asıl temel ailede ve evdeki iklimde atılır. Bir çocuk, sabah çantasını alıp okula adım attığında aslında annesiyle babasının evdeki iletişim biçimini, problem çözme tarzını ve dünyaya bakışını sırtında taşır.
Evde kardeşine ya da eşine sesini yükselterek, tehditle veya alayla istediğini yaptıran bir yetişkini izleyen çocuk; okulda sırasını korumak için arkadaşını itmeyi "normal bir yöntem" zanneder.
Evde hatası yüzünden azarlanan, dinlenmeyen, duyguları küçümsenen çocuk; okul bahçesinde kendinden daha kırılgan bir akranını ezerek içindeki değersizlik hissini telafi etmeye çalışır.
Akşam sofrasında komşusunu, akrabasını ya da çocuğunun öğretmenini küçümseyen, dedikoduyla ötekileştiren bir ebeveyn diline maruz kalan çocuk; sınıfta farklı olan arkadaşını dışlamayı bir marifet sanır.
Kısacası anne babanın evdeki kelimeleri, çocuğun teneffüste arkadaşına fırlattığı taşlara ya da uzattığı zeytin dalına dönüşür. Anne baba evde "lütfen", "teşekkür ederim", "senin fikrini merak ediyorum" diyorsa anlaşmazlık anında öfkeyle kapı çarpmak yerine sakince konuşabiliyorsa, o çocuğun okulda akranına karşı hoyratlaşması neredeyse imkânsızdır.
Evde başlayan bu terbiye, okulda yetişkinin çocukla kurduğu temasın yüksekliğiyle tamamlanır.
Gerek evde bir anne-babanın gerek okulda bir öğretmenin çocuğa parmak sallayarak, boy üstünlüğüyle yukarıdan konuşması çocukta yalnızca korku ve savunma refleksi doğurur. Korkunun olduğu yerde kurallara uyulur ama vicdan ve ahlak gelişmez.
Oysa diz çöküp çocukla aynı göz hizasına indiğinizde sessizce şunu fısıldarsınız: "Seni görüyorum. Varlığını, duygularını ve endişelerini önemsiyorum. Seni yargılamadan önce anlamak istiyorum."
Göz hizası, yetişkin ile çocuk arasındaki varoluşsal eşitliğin ilanıdır. Kendi benlik saygısı bir yetişkin tarafından incitilmemiş, göz hizasında dinlenmiş bir çocuk akranının canını yakma, onu ötekileştirme ihtiyacı hissetmez.
Çocuklar söylediklerimizden ziyade evde ve okul koridorlarında ne yaşadığımızı kopyalarlar.
Bizler okul binalarında haftada kırk saat ders anlatsak da çocuğun zihnine kazınan asıl ders sabah bahçe kapısındaki nöbetçi öğretmenin ses tonudur. Bir okul yöneticisinin temizlik personeline hitabıdır. Bir anne-babanın okul bahçesinde sergilediği sabır ve sükûnettir.
Eğer yetişkin dünyasında trafikte birbirimizin üstüne araba sürüyor, sosyal medyada en ufak görüş ayrılığında linç diline sarılıyor ama okuldan çıkan çocuktan "akran nezaketi" bekliyorsak, bu pedagojik bir yanılsamadan ibaret kalır.
Bugün eğitimin niteliğini yalnızca sınav netleri, LGS-YKS dereceleri ve yüzdelik dilimler üzerinden tartmaya devam edersek akademik karnesi kusursuz ama insan ilişkilerinde hoyrat nesillerle baş başa kalırız.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın "akran nezaketi" hamlesi ve sahadaki "Okulumda Nezaket Var" projeleri, bize asıl başarı kriterimizi hatırlatmak için tarihi bir fırsattır. Gerçek başarı bir gencin sınav salonundan çıktığında değil, hayatın içine karıştığında bir başkasına yer açabilme, farklı olana tahammül edebilme ve insanla göz hizasında onurlu bir bağ kurabilme olgunluğudur.
Kelimelerimizi değiştirdik şimdi sıra okullarımızın iklimini, bakışlarımızın hizasını değiştirmekte. Çocuklara ceza yağdırarak nezaket inşa edemeyiz. O nezaket önce evdeki akşam sofrasında pişecek, sonra okulun koridorlarında ve teneffüslerinde hayat bulacak.