Cennetin Doğusu, insanın kendisiyle yüzleşme hikâyesi…


İnsanları tanımak ne kadar zor! Hele bir de onları iyi ve kötü diye sınıflandırmaya kalkıştığımızda…

Birine iyi deriz. Çünkü bize iyi davranmıştır. Bir başkasına kötü deriz. Çünkü canımızı yakmıştır. Birini sever, diğerinden nefret ederiz. Sonra bir gün, iyi bildiğimiz insanın içinden hiç beklemediğimiz bir kötülük çıkar. Kötü bildiğimiz insan ise öyle bir davranış sergiler ki ona ilişkin bütün yargılarımızı yeniden gözden geçirmek zorunda kalırız.

İşte John Steinbeck’in Cennetin Doğusu adlı eseri tam da bu noktada başlıyor. İnsanın içindeki iyilik ve kötülüğün birbirinden ne kadar uzak, ne kadar yakın olduğunu anlatan bu büyük hikâye, bugün dijital platformlarda dizi olarak yeniden karşımızda.

İzlerken kendimizi karakterlerin yerine koyuyor, onları anlamaya çalışıyor, bazılarını yargılıyor, bazılarına kızıyoruz. Derken bir sahne geliyor, bütün kanaatlerimiz altüst oluyor.

İyi bildiğimiz karakterin içinden kötülük çıkıyor. Kötü bildiğimiz karakterin davranışlarında ise insana dair bir iyilik, bir kırılganlık, bir vicdan beliriyor.

İyi gerçekten iyi midir? Kötü gerçekten kötü müdür?

Yoksa biz insanları, görmek istediğimiz gibi mi görüyoruz?


Images (101)


Steinbeck bu romanı neden yazdı?

John Steinbeck, Cennetin Doğusu’nu 1952 yılında yayımladı. Yazar, bu kitabı hayatı boyunca yazmak istediği eser olarak tanımladı.

Romanın bir tarafında kendi ailesinin, özellikle annesinin ailesinin hikâyesi vardı. Diğer tarafında ise insanlığın binlerce yıldır taşıdığı bir hikâye…

Habil ile Kabil’in hikâyesi.

İlk kardeşlerden biri, diğerini kıskançlık ve öfkeyle öldürür. İnsanlığın ilk cinayeti, aynı zamanda insanın içindeki kötülüğün de ilk büyük anlatısıdır.

Steinbeck, bu kadim hikâyeyi alıp kendi karakterlerinin hayatına taşırken aslında şunu soruyor olabilir: İnsan kötülüğe mahkum mudur?

İnsan, kendisinden önce gelenlerin hatalarını tekrarlamak zorunda mıdır?

Bir babanın sevgisizliği, bir annenin terk edişi, bir kardeşin kıskançlığı, bir insanın bütün hayatını belirleyebilir mi?

İnsan, kendisine biçilen kaderin dışına çıkabilir mi?

Steinbeck’in romanı, insanlığın kendi içindeki karanlıkla mücadelesidir.

Yazar, 1951 yılında romanı kaleme alırken her gün editörü Pascal Covici’ye mektuplar yazdı. Bu mektuplar, sonradan Bir Romanın Günlüğü: Cennetin Doğusu Mektupları adıyla yayımlandı.

Steinbeck karakterleri kadar kendisini de sorguluyordu. Romanın hikâyesi bir yandan ülkesinin, bir yandan kendi hayatının hikâyesiydi. Belki de bu nedenle karakterleri bu kadar insani, bu kadar çelişkiliydi.

Steinbeck, insanı uzaktan gözlemleyen bir yazar değildi. İnsan denen karmaşanın içine giriyor, orada kendi izlerini de arıyordu.


Cennetin Dogusujpg3


Dizinin en dikkat çekici yanlarından biri, izleyicinin ahlaki konumunu sürekli değiştirmesi.

Bir karakteri izlerken onun iyi olduğuna inanıyoruz. Davranışları, sözleri, başkalarına yaklaşımı bu inancımızı güçlendiriyor.

Sonra o karakter, hiç beklemediğimiz bir şey yapıyor. Bir başkasını incitiyor. Bencil davranıyor. Kendi çıkarını başkasının hayatının önüne koyuyor.

Ve bir anda, onun hakkında düşündüklerimiz değişiyor.

Peki, o insan başından beri kötü müydü? Yoksa içindeki kötülüğü daha önce görememiş miydik? Belki de iyilik ve kötülük, insanın içinde ayrı ayrı duran iki oda değildir. Belki aynı odada, aynı masanın etrafında otururlar.

İnsan, bir gün iyiliği seçer. Başka bir gün kötülüğü…

Bazen de yaptığı kötülüğe iyilik adını verir.

İnsan zihninin en maharetli taraflarından biri; kendisine yaptığı her şeyi açıklayacak bir gerekçe bulabilir.

Bir başkasının hatasını ahlaki çöküş sayarken kendi hatasını şartların zorlaması olarak görür.

Başkasının öfkesini kötülük, kendi öfkesini haklı tepki sayar.

Başkasının çıkarcılığını ahlaksızlık, kendi çıkarcılığını akıllılık olarak tanımlar.

İnsanın kendisine karşı bu kadar hoşgörülü, başkasına karşı bu kadar acımasız olması da ayrı bir mesele…


1382137 1791397001


Kötü bildiğimiz insanın içinde iyilik olabilir mi?

Elbette. Ama bu, kötü davranışların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bir insanın geçmişinde yaşadığı acılar, yaptığı kötülükleri anlamamıza yardımcı olabilir. Ancak o kötülükleri haklı çıkarmaz.

Bir insanın çocukluğu kötü geçmiş olabilir. Sevgisizlik yaşamış olabilir. İhanete uğramış, aşağılanmış, terk edilmiş olabilir. Bunlar onun neden böyle davrandığını açıklayabilir.

Fakat açıklamak, aklamak değildir.

İşte Steinbeck’in insanı derinlemesine sorgulayan yaklaşımı burada önem kazanıyor.

Çünkü insanı yalnızca yaptığı kötülük üzerinden tanımlamak da, yaşadığı acılar üzerinden bütünüyle aklamak da kolaycılıktır.

Kötü bildiğimiz bir insanın içinde iyilik bulunabilir. Ancak o iyiliğin varlığı, yaptığı kötülüğün üzerini örtmez.

Aynı şekilde iyi bildiğimiz bir insanın içindeki kötülüğü görmek, onun bütün geçmişini bir anda yok saymamızı gerektirmez.

İnsan, tek bir davranıştan ibaret değildir.

Ama davranışlarının sorumluluğunu da taşır.


Images (102)


İyi olmak, iyi görünmek midir?

Dizinin önemli sorularından biri de bu. İyi görünmekle iyi olmak arasındaki fark…

İnsanlar toplum içinde kendilerine bir kimlik oluşturur. Dürüst, güvenilir, fedakâr, merhametli…

Bazen gerçekten öyledirler. Bazen de bu özellikler, başkalarının gözünde iyi görünmenin araçlarına dönüşür. İyilik, bir gösteriye dönüşebilir.

Bir insan yardım ederken yalnızca karşısındakinin ihtiyacını değil, kendi itibarını da düşünüyor olabilir. Bir başkası doğru davranırken alkış bekleyebilir.

Bir diğeri, kimsenin görmediği yerde de doğru davranır.

Peki, hangisi daha iyidir?

İyiliğin karşılığında bir teşekkür beklemek, yapılan iyiliği değersizleştirir mi?

İnsan, iyilik yaparken kendisini de iyi hissetmek istiyorsa bu onu kötü mü yapar?

Belki de iyilik, insanın kendi içindeki çıkar hesaplarından bütünüyle kurtulabildiği bir davranış değildir.

Ama yine de bir seçimdir.

İnsan, kendisine hiçbir fayda sağlamayacak bir iyiliği de seçebilir. İşte o zaman iyilik, yalnızca bir görüntü olmaktan çıkar.


Iyilik Yapmak


İnsanın kaderi, ailesinden miras mıdır?

Cennetin Doğusu(nda aile, insanların birlikte yaşadığı bir yer olmanın ötesinde, geçmişin, acıların, beklentilerin ve yanlışların kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir alandır.

Bir babanın sevgisini kazanamayan çocuk, büyüdüğünde başka bir insanın sevgisini kazanmak için kendisini parçalayabilir.

Bir annenin terk ettiği çocuk, hayatı boyunca terk edilme korkusuyla yaşayabilir. Bir kardeş, diğerinin sahip olduğu sevgiyi kıskanabilir. Bütün bunlar, bir sonraki kuşağın hayatına da taşınabilir.

İnsan bazen kendi hayatını yaşadığını düşünürken, kendisinden önce gelenlerin yarım kalmış hikâyesini sürdürür.

Aileden miras kalan yalnızca ev, tarla, para değildir.

Öfke de mirastır. Kıskançlık da… Sevgisizlik de…

Bazen kötülük, insanın kendi seçimi olmaktan önce, içinde büyüdüğü dünyanın bir parçasıdır.

Geçmişimiz bizi etkileyebilir. Ancak geleceğimizi bütünüyle belirlemek zorunda değildir.


Images (6)-16


Timshel: İnsan kötülüğü seçmek zorunda değil!

Romanın felsefi merkezinde, Habil ile Kabil hikâyesine ilişkin bir yorum yer alır.

Steinbeck’in karakterlerinden Lee, bu hikâyedeki bir sözcük üzerinde uzun uzun düşünür: “Timshel…”

Steinbeck’in yorumunda bu sözcük, “Yapabilirsin” ya da “Seçebilirsin” anlamını taşır.

Bu yaklaşım, insanın kötülüğe mahkûm olmadığını anlatır.

İnsan hata yapabilir. İnsan kıskanabilir. İnsan öfkelenebilir. İnsan başkasına zarar verebilir.

Bütün bunlar, onun bundan sonra da aynı şekilde davranmak zorunda olduğu anlamına gelmez.

İnsan değişebilir. Kendi karanlığıyla yüzleşebilir. Kötülüğü seçtiği gibi, iyiliği de seçebilir.

Bu, insanın kendisine tanınan en büyük özgürlüklerden biridir. Ya da en ağır sorumluluğu…

Çünkü artık bütün suçu kaderin üzerine atamayız.

“Ben böyleyim” diyerek kendimizi kurtaramayız.

“Babam da böyleydi” diyerek yaptıklarımızı açıklayabiliriz. Ama bununla sorumluluğumuzdan kaçamayız.

İnsan, kendisinden önce gelenlerin hikâyesini taşıyabilir.

Fakat o hikâyenin sonunu değiştirme ihtimali de vardır.


F0368782 1A3A 41D0 9F37 64F9530Eefd4


İyilik ve kötülük arasında ince bir çizgi…

Diziyi izlerken bazen kendimizi bir karakterin tarafında buluyoruz. Onun acısını anlıyor, davranışlarını savunuyoruz. Sonra bir başkasının yaşadığı acıyı görüyoruz.

Bu kez onun tarafına geçiyoruz.

Bir süre sonra ilk karakterin yaptıklarını unutuyor, ikinci karakterin hatalarını görmezden geliyoruz.

İnsan zihni, sevdiği kişiyi savunmak için ne kadar yaratıcı!

Bir karakteri sevdiğimizde, onun yaptığı kötülüğe bir açıklama buluyoruz.

Bir karakterden hoşlanmadığımızda, yaptığı iyiliğin bile altında bir çıkar arıyoruz.

Böylece iyilik ve kötülük, karakterlerin davranışlarından çok bizim onlara duyduğumuz yakınlığa göre şekillenmeye başlıyor.

Dizinin izleyiciye tuttuğu ayna daha da belirginleşiyor.

Biz gerçekten iyiyi ve kötüyü mü ayırt ediyoruz?

Yoksa kendi sevdiğimiz insanları iyi, sevmediklerimizi kötü ilan ederek ahlaki bir düzen mi kuruyoruz?

Bir insanın davranışını değerlendirirken onun kim olduğuna mı bakıyoruz, ne yaptığına mı?

Kendimize yakın olanların hatalarını görmezden gelirken, uzak durduklarımızın hatalarını büyütüyor olabilir miyiz?

Belki de kötülüğün en tehlikeli biçimlerinden biri, insanın kendi kötülüğünü fark etmemesidir.

Kendisini iyi kabul eden insan, yaptığı kötülüğü sorgulamak için daha az neden bulur.


Images (6)-17


Biraz da ironik düşünelim…

İnsanlık binlerce yıldır iyiliği ve kötülüğü tartışıyor. Dinler, felsefeler, hukuk sistemleri, ahlak kuralları… Herkes iyi insan olmanın yollarını anlatıyor.

Ama insan, kendisine sıra geldiğinde bu kuralları biraz esnetmekten de geri durmuyor.

Kendisine yalan söylenmesini istemiyor. Ama gerektiğinde küçük bir yalanın kimseye zarar vermediğini düşünüyor.

Haksızlığa uğramaktan şikâyet ediyor. Ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda başkasının hakkını göremeyebiliyor.

Adalet istiyor. Fakat adaletin kendi aleyhine sonuçlanmasını pek istemiyor.

İyilik istiyor. Ama iyiliğin önce kendisine yapılmasını bekliyor.

Kısacası insan, ahlak konusunda oldukça ilkeli; kendi hayatında ise son derece esnek olabiliyor.

Bu yüzden iyilik ve kötülük üzerine konuşurken, yalnızca başkalarına bakmak yeterli değil.

Biraz da kendimize bakmak gerekiyor.


Images (6)-18


Peki, diziden ne anlamalıyız?

Cennetin Doğusu, bize bütün insanların iyi olduğunu söylemiyor. Bütün insanların kötü olduğunu da… İnsanların birbirine zarar verebildiğini, kötülüğün gerçek olduğunu, bazı davranışların affedilmesinin zor olduğunu anlatıyor.

Ama aynı zamanda insanın değişebilme ihtimalini de önümüze koyuyor.

Bir insanın geçmişi, onun geleceğini bütünüyle belirlemek zorunda değil.

Bir insan, kendisine yapılan kötülüğü başkasına yapmak zorunda değil.

Bir insan, ailesinden öğrendiği nefreti sürdürmek zorunda değil.

Bir insan, kendi içindeki karanlığa teslim olmak zorunda değil.

Bana göre romanın ve dizinin en önemli mesajı budur:

İnsan, yalnızca ne yaşadığıyla değil, yaşadıklarından sonra neyi seçtiğiyle de tanımlanır.

İyilik, hiç kötülük yapmamış olmak değildir.

Bazen kötülüğü yapabilecek güce sahipken onu yapmamaktır.

Bazen kendisine yapılan haksızlığın intikamını almamaktır.

Bazen kendi hatasını kabul etmektir.

Bazen de kötü bildiği bir insanın içindeki iyiliği görebilmektir.

Bütün bunlar, kötülüğü görmezden gelmek anlamına gelmez.

İyilik, kötülüğe gözlerini kapatmak değildir.

Onu tanımak, onunla mücadele etmek ve gerektiğinde kendi içindeki kötülüğe de karşı çıkabilmektir.