Her sağanakta aynı manzara: Sular altında kalan yollar, evler ve araçlar… Dere yataklarını daraltıp doğal su yollarını betonla kapatırken yağmurun neden taşkına dönüştüğünü sorguluyoruz. Asıl sorun yağmurda mı, yıllar önce alınan imar kararlarında mı?
İstanbul’da, Sakarya’da, Kuzey Marmara’da etkili olan sağanak yağışların ardından yine bildik görüntülerle karşılaştık. Sular altında kalan yollar, evlere dolan sular, mahsur kalan insanlar, kullanılamaz hale gelen araçlar… Yağmurun ardından hayat durma noktasına geldi. Peki, her şiddetli yağışta aynı manzaraları yaşamak zorunda mıyız?
Yağmur yağacak, dereler kabaracak, su yatakları dolacak. Doğa, kendi döngüsü içinde suyunu akıtacak. Biz bu suyun önüne hangi engelleri koyduk? Suyun akacağı yolları kapatıp, yayılacağı alanları daraltıp, ardından taşkın yaşanmasına neden şaşırıyoruz?
Yıllardır dere yataklarının, doğal su yollarının ve taşkın riski taşıyan alanların imara açılmasının sonuçlarını izliyoruz. Her felakette aynı tartışmalar başlıyor. Altyapı yetersizliği konuşuluyor, mazgalların temizliği gündeme geliyor, ekiplerin çalışmaları anlatılıyor. Sular çekilince de hayat kaldığı yerden devam ediyor. Ta ki bir sonraki sağanağa kadar…
Sorun, yağmur başladığında ortaya çıkmıyor. Sorun, çoğu zaman yıllar önce alınan planlama kararlarında, görmezden gelinen risklerde ve doğanın sınırlarını zorlayan yapılaşmada kendini gösteriyor.
***
Kentleşmeyi, her boş araziye bina dikmek, her yeşil alanı yapılaşmaya açmak, her dere kenarını yeni bir yerleşim bölgesine dönüştürmek olarak mı anlıyoruz?
Bir arazinin boş olması, oranın mutlaka yapılaşmaya açılması gerektiği anlamına gelmez. O alanın boş kalması, bir kentin geleceği için yapılabilecek en doğru tercihtir.
Dere yatakları, taşkın ovaları ve doğal su toplama alanları, kentin kullanılmayan fazlalıkları değildir. Yağmur suyunun akışını düzenleyen, fazla suyu taşıyan ve kimi durumlarda geçici olarak depolayan doğal sistemlerin parçalarıdır. Bu alanlar yapılaşmayla daraltıldığında su ortadan kaybolmaz. Kendisine başka bir yol bulur. O yol da bir cadde, bir alt geçit, bir evin bodrumu ya da insanların yaşadığı bir mahalle olabilir.
Doğanın suya ayırdığı alanı betonla doldurup sonra suyun neden evlerimize girdiğini sormak, kendi yaptığımız hatanın sonucuna şaşırmaktan başka bir şey değil.
Elbette her dere kenarındaki yapılaşma otomatik olarak felaket anlamına gelmez. Risk havzanın özelliklerine, yağış miktarına, zemine, dere kesitine ve altyapıya bağlıdır. Ancak tam da bu nedenle imar kararları bilimsel verilerle alınmalı, taşkın riski taşıyan alanlar yapılaşma baskısından korunmalı.
***
Felaketlerin en tehlikeli taraflarından biri de henüz başımıza gelmemiş olmasını, hiç gelmeyecekmiş gibi yorumlamamız.
Afetler, bizim inanışlarımıza göre değil, fiziksel koşullara göre gerçekleşir. Suyun nereden akacağına, toprağın ne kadar su emeceğine, bir menfezin hangi debiyi taşıyacağına bizim iyimserliğimiz karar vermez.
Bir yerde yapılan yanlış planlama, başka bir yerde yaşayan insanların hayatını tehlikeye atabilir. Yukarı havzada suyun akışını değiştiren bir müdahale, aşağı havzadaki yerleşimleri etkileyebilir. Dere yatağını daraltmak, suyu başka bir bölgeye yönlendirmek ya da doğal su toplama alanlarını ortadan kaldırmak, sonuçlarını geniş bir alana yayabilir.
Her sağanağın ardından altyapı yatırımlarının önemi anlatılıyor. Elbette yağmur suyu kanalları, menfezler, mazgallar, pompalar ve tahliye sistemleri güçlü olmalı. Düzenli bakım yapılmalı, tıkanıklıklar giderilmeli, sistemler güncel yağış verilerine göre gözden geçirilmeli.
Ancak altyapı, yanlış kentleşmenin bütün sonuçlarını ortadan kaldırabilecek sihirli bir çözüm değildir.
Yağmur suyu kanalları belirli bir kapasiteye göre tasarlanır. Yağış bu kapasiteyi aştığında, sistemin en iyi işlediği durumda bile su birikebilir. Betonlaşma arttıkça suyun toprağa sızabileceği alanlar azalır; yüzey akışı hızlanır. Dere yatakları daraltılmışsa, suyun taşıyabileceği hacim düşürülmüşse sorun daha da büyür.
İhtiyacımız olan, suyu mümkün olduğunca kaynağında tutan, toprağa sızmasını sağlayan, yeşil alanları koruyan, yağmur bahçeleri ve geçirgen yüzeyler oluşturan, gerektiğinde taşkın suyunu güvenli biçimde depolayan bir planlama anlayışı.
***
İmar planları çoğu zaman haritalar, parseller, yoğunluk hesapları ve yapılaşma hakları üzerinden tartışılıyor. Bir alanın yapılaşmaya açılması kararı verilirken şu sorular sorulmalı:
Burası geçmişte dere yatağı veya taşkın alanı mıydı? Şiddetli yağışta su hangi güzergâhtan ilerliyor? Bölgenin yağmur suyu altyapısı mevcut ve gelecekteki yükü kaldırabilecek mi? Yukarı havzada yapılacak yapılaşma, aşağıdaki yerleşimleri nasıl etkileyecek? İklim değişikliğiyle birlikte daha sık veya daha şiddetli gerçekleşebilecek yağışlara karşı ne kadar güvenliyiz?
Bu sorulara bilimsel yanıt verilmeden atılan her adım, geleceğe bırakılan bir risk olabilir.
Taşkın haritaları güncellenmeli, tehlike altındaki yerleşimler belirlenmeli, gerekli görülen alanlarda güçlendirme, kullanım kısıtlaması, taşkın koruma veya başka risk azaltma tedbirleri uygulanmalı.
Elbette bütün sorumluluğu tek bir kuruma yüklemek doğru değil. Belediyeler, su ve kanalizasyon idareleri, Devlet Su İşleri, ilgili bakanlıklar ve diğer yetkili kurumlar kendi görevleri kapsamında birlikte hareket etmeli. Planlama kararları, altyapı yatırımları ve afet yönetimi birbirinden kopuk yürütülmemeli.
***
İstanbul'da, Sakarya'da ve Kuzey Marmara'da yaşananlar, bütün kentler için bir uyarı olarak görülmeli. Bugün başka bir şehirde yaşanan taşkın, yarın bizim mahallemizde yaşanabilir. “Bize olmaz” diyerek başkalarının yaşadığı felaketleri uzaktan izlemek, tehlikeyi ortadan kaldırmaz.
Her taşkından sonra birkaç günlük hassasiyet göstermek yetmez. Yağışın ardından yapılan açıklamalar, çekilen görüntüler ve verilen sözler kadar; yağıştan önce alınan kararlar da önemlidir.
Dere yataklarını korumak, taşkın alanlarını yapılaşma baskısından uzak tutmak, yanlış planları bilimsel verilerle yeniden değerlendirmek ve kentleri suyla birlikte yaşamayı öğrenecek biçimde tasarlamak zorundayız.