NAMIK HAVUTÇA / 26. Dönem Balıkesir Milletvekili
70’li yıllarda sol hareket, müthiş bir toplumsal dinamizme, heyecana ve kitleselliğe sahip olmasına rağmen ideolojik saflık arayışları, fraksiyon ayrışmaları, sert rekabet ve tartışmalar nedeniyle enerjisinin önemli bir kısmını kendi içinde tüketti.
“Devrim kırlardan mı başlayacak, şehirlerden mi?”, “SSCB’nin mi, Çin’in mi, Arnavutluk’un mu tahlili doğru?”, “Aşamalı devrim mi, kesintisiz devrim mi?” gibi tartışmalar, ne yazık ki masada kalmadı. Örgütlerin birbirini “revizyonist”, “oportünist” ya da “sosyal faşist” ilan ettiği sert bir çatışma zeminine dönüştü.
Sağ siyaset, ideolojik ve kadrosal farklılıklarına rağmen iktidarı elde tutmak ve solu baskılamak adına 12 Mart sürecinde ve Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri döneminde bir araya gelmeyi başardı. Sol, kendi içindeki “küçük farkları” devasa düşmanlıklara dönüştürürken merkez sağ ve aşırı sağ, devleti ve iktidar olanaklarını paylaşma konusunda çok daha pragmatik davrandı.
12 Eylül’de bir düdük çaldı ve askerî rejim, ideolojik ayrım gözetmeksizin tüm solu, en radikalinden en merkezindekine kadar silindir gibi ezdi. Sanık sandalyeleri, cezaevleri, işkenceler ve idamlar, birbirinden ayrışan fraksiyonların ortak kaderi oldu.
Darbe sonrasında da sol ve merkez sol, bu parçalanmışlıktan tam anlamıyla ders çıkaramadı. SODEP–HP, SHP–DSP ve SHP–CHP ayrışmaları, 90’lı yıllarda merkez solda yaşanan liderlik kavgaları ve kişisel çekişmeler, solun güçlü bir iktidar alternatifi olmasını engelledi. Bunun doğal sonucu olarak Türkiye, onlarca yıl süren sağ ve muhafazakâr iktidarlar dönemine girdi.
Devrimin kırlardan mı, şehirlerden mi başlayacağını tartışırken Türkiye, İslami referansları öne çıkaran baskıcı bir rejime doğru sürüklendi. Bizler ise adam gibi işleyen bir demokrasiye bile razı hâle geldik. TBMM’de 4+4+4 yasası, tartışmalar ve sert siyasi mücadeleler eşliğinde çıkarılırken acı acı düşündük.
Solun o dönem yaşadığı bu acı tecrübe, Türkiye’de siyasetin ve “düzenin” nasıl şekillendiğini gösteren tarihsel bir derstir. İdeolojik olarak en haklı ya da teorik olarak en tutarlı olduğunu iddia etmek, toplumsal ve siyasal başarıyı getirmedi. Aksine parçalanmışlık, toplumsal tabanın da dağılmasına ve solun mevcut düzene yenik düşmesine yol açtı.
Biz, 78 kuşağının gençleri, bu baskılı ve acı dolu dönemleri yaşadık. Peki, o günlerin bölünmüşlüğü ve yaşanan acı tecrübeler, günümüz Türkiye siyasetine, sol ve sosyal demokrat anlayışa nasıl yansıdı?
Bugünün siyasetinde hâlâ geçmişin izlerini ve hatalarını görüyor muyuz?
Bu soruya herkesin vereceği yanıt farklı olabilir. Ancak gerçek şu ki Türkiye’yi çok uzun yıllar boyunca sağ, merkez sağ ve milliyetçi-muhafazakâr iktidarlar yönetti.
İktidar olmak için AK Parti ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı karşısında ne yapılmalı? Yoksa atı alan Üsküdar’ı yeniden mi geçecek?
Ben, siyasette ve hukuk dünyasında yaşanan sorunlar karşısında, sebebi olmadığım sorunlardan yakınmak ve başkalarını suçlamak yerine “Bu sorunları nasıl aşarız, nasıl çözüme kavuştururuz?” sorusundan hareket etmeyi tercih edenlerdenim.
Çünkü inanıyorum ki karanlıktan şikâyet etmek yerine bir mum da sen yakmalısın.