Av. Namık HAVUTÇA
24. ve 26. Dönem CHP Balıkesir Milletvekili


Radyoda Hasan Mutlucan çalıyordu!

“Yine de şahlanıyor aman,
Kolbaşının yandım da kır atı…”


Aradan 46 yıl geçti.

Ama bazı sabahların üzerinden 46 yıl değil, bir ömür geçse de unutulmuyor.

Ben 12 Eylül 1980 sabahını unutmadım.

O sabahın sesini de unutmadım.

Takvimler 12 Eylül’ü gösteriyordu. Balıkesir’in Bandırma ilçesine bağlı Misakça Köyü’ndeki baba evindeydim. 21 yaşındaydım. Adana İmamoğlu Lisesi’nde tarih öğretmeniydim. Henüz görev yerime dönmemiştim.

Sabahın erken saatlerinde, uyku sersemi gözlerimi açarken radyodan Hasan Mutlucan’ın sesi yükseliyordu.

Kahramanlık türküleri çalıyordu.

Babamla ağabeyim tarlaya gitmek için hazırlanıyordu.

Ben daha yatağımdan yeni kalkıyordum ama evdeki havanın normal olmadığını hemen hissettim. Radyoda çalan türküler, büyüklerin yüzündeki ifade, o sabahın sessizliği…

Bir şey olmuştu.

Babamla ağabeyime sordum:

“Ne oldu?”

Cevap kısaydı:

“Asker yönetime el koymuş.”

İşte 12 Eylül benim hayatıma böyle girdi.

Bir radyo sesiyle…

Baba evinde…

Tarlaya gitmeye hazırlanan babamla ağabeyimin yanında…

Ve henüz 21 yaşında, hayatının başında bir öğretmenken.

O anda başımıza geleceklerin tamamını elbette bilmiyordum. Ama genç bir öğretmen, TÖB-DER’in aktif bir üyesi ve yöneticisi olarak ülkede yaşananları yakından takip ediyordum.

İçimde kötü bir his vardı.

Bu darbenin bizim kapımızı da çalacağını seziyordum.

Çaldı.


21 yaşında bir öğretmendim

Bugün, 46 yıl sonra geriye dönüp baktığımda önce kendime şu soruyu soruyorum:

Biz ne istemiştik?

Gençtik.

Heyecanlıydık.

Eksiklerimiz, yanlışlarımız elbette vardı.

Ama bu ülkeye dair büyük bir umudumuz da vardı.

İşçinin alın terinin karşılığını aldığı bir Türkiye istiyorduk.

Köylünün ürettiği üründen kazandığı bir Türkiye istiyorduk.

Öğretmenin, memurun, emekçinin insanca yaşayabildiği bir düzen istiyorduk.

Türkiye’nin bütün zenginliğinin küçük ve mutlu bir azınlığın elinde toplanmasına karşı çıkıyorduk.

Bu ülkenin kaynaklarının bu ülkenin insanları arasında hakça paylaşılmasını istiyorduk.

Bizim dilimizde bunun adı belliydi:

Eşitlik, özgürlük, kardeşlik, bağımsızlık ve demokrasi.

Sömürünün olmadığı, emeğin değer gördüğü bir toplumsal düzenin mümkün olduğuna inanıyorduk.

Bunun için örgütleniyorduk.

Bunun için konuşuyorduk.

Bunun için mücadele ediyorduk.

Ve bunun bedelini ödedik.


12 Eylül bizim hayatımıza girdi

12 Eylül’den sonra hayatlarımız değişti.

Darbe yalnızca Ankara’da devlet yönetimine el koymamıştı.

Bizim evlerimize, okullarımıza, mesleklerimize, hayallerimize de girmişti.

Devrimci öğretmenler, aydınlar, Atatürkçüler, ilericiler, sosyalistler, sendikacılar birer birer hedef hâline getirildi.

1402 sayılı yasa gerekçe gösterilerek, sıkıyönetim döneminde öğretmenlik görevime son verildi.

Düşünün…

21 yaşındasınız.

Öğretmensiniz.

Öğrencileriniz var.

Önünüzde uzun bir hayat olduğunu düşünüyorsunuz.

Sonra bir siyasi dönem geliyor ve size adeta:

“Artık öğretmenlik yapamazsın.”

deniliyor.

İnsan yalnızca maaşını kaybetmiyor.

Mesleğini kaybediyor.

Öğrencilerini kaybediyor.

Kurmak istediği geleceği kaybediyor.

Ben tarih öğretmeniydim.

Ama bir anda kendimi, öğrencilerime anlattığım tarihin içinde buldum.

Ardından uzun yargılama süreçleri başladı.

Mahkeme kapıları…

Belirsizlikler…

Baskılar…

Ve insanın içinde sürekli dolaşan o soru:

“Ben ne yaptım?”

Suçumuz neydi?

Eşitlik istemek mi?

Demokrasi istemek mi?

Emeğin hakkını savunmak mı?

Daha adil bir Türkiye istemek mi?


Bizim kuşağımızın da hataları vardı

Bugün, 46 yıl sonra geçmişe bakarken yalnızca başkalarını suçlayarak konuşmanın doğru olduğuna inanmıyorum.

Bizim de hatalarımız vardı.

78 kuşağı büyük idealler taşıyordu ama sol, sosyalist ve devrimci hareket çok parçalıydı.

Onlarca fraksiyona ayrılmıştık.

Aynı ülke için benzer hayaller kuran insanlar birbirleriyle mücadele ediyordu. Tartışmaların zaman zaman şiddete dönüştüğü de oldu.

Devrimci demokratik hareketlerin içine sızan provokatörlerin ve karanlık güçlerin çatışmaları büyüttüğüne de inanıyorum.

Bugün bunları açıkça konuşabilmeliyiz.

Çünkü geçmişi doğru analiz ederek, geçmişten ders çıkararak geleceği kurabiliriz.

Evet, Türkiye’de kardeş kavgasının sona ermesi gerekiyordu.

Şiddet durmalıydı.

İnsanlar sokaklarda öldürülmemeliydi.

Toplumsal barış sağlanmalıydı.

Ama bunun yolu 12 Eylül değildi.

İşkence değildi.

Cezaevleri değildi.

İdam sehpaları değildi.

İnsanları düşüncelerinden dolayı işlerinden atmak değildi.

Çünkü bugün de inandığım çok temel bir gerçek var:

Demokrasinin sorunlarının çözümü, demokrasiyi ortadan kaldırmak değil, demokrasiyi çoğaltmaktır.


12 Eylül bizim üzerimizden geçti

12 Eylül’ü yalnızca tarih kitaplarındaki rakamlarla anlatırsak bir şeyler eksik kalır.

Çünkü o rakamların arkasında insanlar vardı.

Anneler, babalar…

Öğretmenler, öğrenciler…

Gençler…

Yarım kalan hayatlar…

Cezaevleri…

İşkence gören insanlar…

İşinden atılanlar…

Sürgüne gidenler…

Darağaçlarına gönderilen gençler…

Ve geride bekleyen aileler vardı.

12 Eylül bizim kuşağımızın üzerinden bir silindir gibi geçti.

Biz 78 kuşağı olarak yalnızca bir askeri darbeye tanıklık etmedik.

Onun sonuçlarını kendi hayatlarımızda yaşadık.

Benim için 12 Eylül, tarih kitabındaki bir başlık değildir.

12 Eylül’ü anlatırken yalnızca geçmişi anlatmıyorum.

Kendi hayatımdan bir parçayı anlatıyorum.


46 yıl sonra hâlâ aynı talepler

Aradan 46 yıl geçti…

Ve şimdi asıl canımı acıtan yere geliyorum.

46 yıl önce biz ne istiyorduk?

Demokrasi istiyorduk.

Bugün?

Yine demokrasi istiyoruz.

46 yıl önce ne istiyorduk?

Bağımsız yargı ve hukuk devleti.

Bugün?

Yine bağımsız yargı ve hukuk devleti istiyoruz.

46 yıl önce ne diyorduk?

Bu ülkenin kaynakları bir avuç insanın değil, halkın refahı için kullanılmalıdır.

Bugün yine aynı şeyi söylüyoruz.

İşçi geçim derdinde.

Emekli geçim derdinde.

Kamu çalışanı geçim derdinde.

Gençler gelecek kaygısı taşıyor.

Kadınlar eşitlik ve özgürlük mücadelesi veriyor.

Ve biz hâlâ demokrasiyi, hukuk devletini, yargı bağımsızlığını, özgürlüğü ve sosyal adaleti konuşuyoruz.

46 yıl sonra gençliğimizin taleplerinin hâlâ güncel olması, benim için 12 Eylül’ün bıraktığı en büyük acılardan biridir.


Geçmişin kavgasını çocuklarımıza miras bırakmayalım

Ama bu yazıyı yalnızca geçmişe ağıt yakmak için yazmıyorum.

Çünkü benim artık 21 yaşındaki Namık’a değil; bugünün 21 yaşındaki Ozan’larına, 35 yaşındaki Eylem’lerine, bugünün gençlerine söyleyecek sözüm var.

Bizim kuşağımızın yapamadığını siz yapın demek istiyorum.

Bizim ayrılıklarımızdan ders çıkarın.

Aynı şeyi düşünmek zorunda değilsiniz.

Aynı partiye üye olmak zorunda değilsiniz.

Ama demokrasi söz konusu olduğunda yan yana durmayı öğrenin.

Çünkü bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni kamplaşmalar değil, geniş bir demokrasi buluşmasıdır.

Solcuların, sosyalistlerin, sosyal demokratların, devrimci demokratların; Cumhuriyeti, laikliği, sosyal hukuk devletini, insan haklarını, emeği ve özgürlüğü savunan herkesin demokrasi ortak paydasında buluşabilmesi gerekir.

Ben buna Demokrasi Cephesi diyorum.

Bu cephe bir kişinin, bir grubun ya da yalnızca bir partinin cephesi değildir.

Gençlerin cephesidir.

Kadınların cephesidir.

İşçilerin, köylülerin, emeklilerin, kamu çalışanlarının cephesidir.

Hukukun üstünlüğünü isteyen herkesin cephesidir.


46 yıl sonra yeniden o sabaha dönüyorum

Bazen gözlerimi kapatıyorum.

Yine Misakça’dayım.

Baba evindeyim.

Sabahın erken saatleri.

Babamla ağabeyim tarlaya gitmeye hazırlanıyor.

Radyoda Hasan Mutlucan çalıyor:

“Yine de şahlanıyor aman,
Kolbaşının yandım da kır atı…”

Ve 21 yaşındaki genç tarih öğretmeni Namık, neyle karşılaşacağını bilmeden soruyor:

“Ne oldu?”

“Asker yönetime el koymuş.”

Keşke o gence bugün seslenebilsem.

Ona derdim ki:

“Namık, önünde zor yıllar var. Öğretmenlikten uzaklaştırılacaksın. Yargılanacaksın. Arkadaşlarının acılarına tanıklık edeceksin. Bazen yorulacaksın, bazen öfkeleneceksin. Ama bir gün dönüp geriye baktığında şunu göreceksin: Savunduğun demokrasi, hukuk, eşitlik ve adalet değerleri eskimemiş olacak.”

Sonra bir şey daha söylerdim:

“Sakın umudunu kaybetme.”

Çünkü ben bugün, 46 yıl sonra hâlâ umudumu kaybetmedim.

Hâlâ tam ve eksiksiz demokrasiyi savunuyorum.

Hâlâ bağımsız yargıyı ve hukuk devletini savunuyorum.

Hâlâ laik Cumhuriyeti savunuyorum.

Hâlâ emeğin hakkını ve hakça bölüşümü savunuyorum.

Hâlâ eşit yurttaşlığı savunuyorum.

Hâlâ Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği çağdaş, bağımsız Türkiye hedefine inanıyorum.


12 Eylül’ün 46. yılında

12 Eylül 1980 askeri darbesinin 46. yılında; o karanlık dönemde haksız yere yargılananları, tutuklananları, işkence görenleri, mesleklerinden uzaklaştırılanları, cezaevlerinde yaşamını yitirenleri ve darağaçlarında hayatları ellerinden alınan gençleri saygıyla anıyorum.

78 kuşağının kaybettiğimiz bütün güzel insanlarının anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

Ve Misakça Köyü’ndeki o sabahtan tam 46 yıl sonra, 21 yaşındaki o genç öğretmenin inancıyla bir kez daha söylüyorum:

Biz demokrasi istemekte haklıydık.

Biz eşitlik istemekte haklıydık.

Biz adalet istemekte haklıydık.

Biz özgürlük istemekte haklıydık.

Bugün de haklıyız.

Ve hâlâ inanıyorum:

Bu ülkenin geleceği darbelerde, baskıda ve otoriterlikte değil; demokraside, hukukta, özgürlükte, eşitlikte, dayanışmada ve halkın iradesindedir.