Bizim için Zafer! Büyük bir hayale kapılan Yunanlılar için ise, "Küçük Asya Felaketi!..."
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun en büyük simgelerinden biri olan İzmir'in Yunan işgalinden kurtuluşunun 104. Yılı kutlu olsun.
Emperyalizmin emelleri doğrultusunda 15 Mayıs 1919 tarihinde izmir'e çıkan ve Anadolu'nun içerilerine kadar ilerleyerek isgali büyüten Yunanlılar, beklemedikleri bir dirençle karşılaştılar. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde 26 Ağustos 1922 tarihinde bağlayıp 31 Ağustos 1922 akşamı sona eren Büyük Taarruz'un ardından Izmir'e doğru o muhteşem yürüyüş başlayacaktır.
Ve o yürüyüş, bizim için unutulmaz Büyük Bir Zaferle taçlandırılırken, Yunanlılar icin ise, "Küçük Asya Felaketi" olarak hatırlanır...
Büyük Komutan Atatürk, zaferden mutluluk, savaştan acı duyar!
Mustafa Kemal, "2 yil hazırlandık" dediği Büyük Taarruz sonrası o büyük zafer akşamını, Izmir'e yürüyüş öncesini Meçhul Asker Anıtı'nın temel atma töreninde (30 Agusros 1924) şöyle anlatır:
".......Efendiler!
Ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği zaferin azameti ve buna mukabil hasım ordusunun duçar edildiği felaketin dehşeti beni çok mütehassis etti. O karşıki sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, bütün mahfuz ve mestur yerler, bırakılmış toplarla, otomobillerle ve namütenahi teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrukâtın aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhlarımıza sevk olunmakta bulunan sürü sürü esir kafileleri hakikaten bir mahşeri andırıyordu.
"İzmir'e yürümenin zamanıdır."
Efendiler,! Ağustos’un otuz birinci günü takriben zevalde idi ki, yine bu Çalköyü’nde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki vaziyeti mütalaa ettik. Kazandığımız meydan muharebesinin bütün seferi hitama erdirebilecek bir azamet ve ehemmiyette olduğunda ittifak ettik. Şimdi Bursa istikametinde çekilen düşman kuvvetlerini mahvetmekle beraber bütün ordu-yı asli ile bilâ-aram İzmir’e yürüyecektik.”
Ve o destansı yürüyüş baslar.
***
Büyük Zaferin ardından Türk Ordusu'nun Dumlupınar, Afyon üzerinden İzmir’e yürüyüşü 2007 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafindan hazırlanan "İşgal'den Kurtuluşa İzmir" isimli kitapta bu yürüyüşün bazı safhaları şöyle anlatılır:
".........Yüzbaşı Şerafettin de, İzmir limanını ilk görenler arasındaydı: Sabuncu boğazından çıkar çıkmaz, bütün ihtişamıyla Akdeniz’in kıyısında uzanan İzmir’i gördük. Senelerden beri, derin bir iç yangısıyla özlediğimiz İzmir, şimdi gözümüzün önünde idi. Artık, biraz sonra ona da kavuşacaktık......."
***
Uşak, Salihli, Alaşehir, Kula ve Manisa yanıyor...
30 Ağustos günü, düşman ordusunun ana kütlesinin imha edilişi... Önde süvariler olduğu halde, Türk ordusunun yıldırım hızıyla Ege’ye doğru akışı.. Yanıp yıkılan kentler; öldürülen masum insanlar... Uşak, Salihli, Alaşehir, Kula; ve sonunda, 8 Eylül günü, ateşler içinde Manisa’nın kurtuluşu... Düşman yakıyor ve yıkıyordu.
“Masmavi İzmir Körfezi hayal değil gerçek."
Ama bu yetmezdi: Hedef, İzmir’di.. Fahrettin Paşa’nın komuta ettiği süvari kolordusuna bağlı tümenler, Manisa ile İzmir arasındaki sırtları tutmuşlar; süvariler atlarının yönünü İzmir’e doğru çevirmişlerdi. Yol üzerinde bulunan köyleri tek tek ele geçirerek ilerliyorlardı. Ara ara köylerde tuzaklarla karşılaşıyorlardı. Evlerden üzerlerine ateş ediliyor, hemen ateşe karşılık veriliyor, engeller bir bir yıkılıyordu. Manisa’yı İzmir’e bağlayan dağ uzantılarının en zirvesi olan Sabuncubeli’ne ilk çıkan birliklerde görevli süvarilerin, İzmir limanının maviliğini gördüklerinde, yürekleri ağızlarına gelmişti..
İzmir limanını ilk olarak gören kişi, 20. Alay’ın 2. Bölüğü’nden çıkarılan zabit keşif kolu kumandanı Mülazım Enver Efendi’ydi. Enver Bey, 9 Eylül sabahının ilk saatlerinde İzmir’in on beş kilometre kuzeyine kadar ilerlemiş, birden o zamana kadar düşleri süsleyen İzmir, maviler içindeki bir zümrüt gibi gözlerinin önünde belirivermişti.
Mersinli'de, Karşıyaka'dan İzmir'e giden bir Yunan kolu ile karşılaştılar. Kritik bir durum ortaya çıkabilir; karşılıklı girişilecek çatışmanın etkileri, geri getirilmesi güç olumsuzluklar yaratabilirdi. Ufak bir duraksamanın kötü sonuçlar doğuracağını düşünen Yüzbaşı Şerafettin ani ve kesin kararını verdi; kendisi önde, birliği arkada, atlarını mahmuzladılar. Müfrezesini hareketlendi ve Yunan kolunu yarıp geçti.
Ellerinde silahları olan Yunan erleri şaşırmışlardı. Evlerin ve duvarların arkasına ya da kendilerine göre güvenli gördükleri kuytu köşelere, tümseklere saklanıyorlardı.
Bu ani hareket karşısında şaşkına uğrayan Yunan askerlerinden hiç birisi, Türk süvarilerine ateş bile edemedi. Bunlardan bir tanesinin bile bir tek silah atamaması, düşman manevi gücünün ne kadar düşkün olduğunu göstermeye kafi idi.
Esirleri, önlerine katarak ilerliyorlardı.
Yunan kolu, bir Yunan piyade taburundan oluşuyordu ve sonradan arkadan gelen Binbaşı Atıf Bey kumandasındaki 13. Süvari Alayı tarafından esir alındı. Bunların sayısı bin 500 kadardı. "Şurada burada çeteler ve bilhassa Menemen yolundan gelen düşman perakende kıtacıklarının Karşıyaka'dan geldikleri görülüyordu. Mersinli'de o kadar çok esir alındı ki, Tümen kıtaatı bunların içinde kayboldu. Yunanlılar, tam bir panik içindeydiler. Türk askerleri yanlarına gelip de, "silahını bırak!" dediği zaman Yunanlılar silahlarını kullanmayı akıl edemiyor; "Tiles?" yani "Ne diyor?" dedikten sonra silahını yere bırakıp teslim oluyorlardı. Bu durum Halkapınar'a kadar devam etti.
Tuzakoğlu un fabrikasından acilen ateşle
Tandoduplo adlı bir Rum'a ait "Tuzakoğlu" adıyla bilinen un fabrikasının önüne gelmek üzereydiler. Geçtikleri ortam, bir baskına uğramaları için çok uygundu. Ara ara silah sesleri geliyordu. Büyük bir baskınla her an karşılaşabilirlerdi. Müfreze, Halkapınar'a doğru yaklaşmıştı. Yüzbaşı Şerafettin, bu noktadan kuşkulandı. Yolun durumu ve çevrenin yapısı, dikkatli olmayı gerektiriyordu. Önlem almak gerektiğini düşündü. Sekiz süvariyi atlarından indirdi. Onlara, çevreyi kontrol ederek, ellerinde tüfekleri müfrezenin önünde koşarak ilerlemelerini emretti. Askerler denileni yaptılar ve atlı müfrezenin önünde, ellerinde süngülü tüfekleri, koşarak ve çevreyi denetleyerek ilerlemeye başladılar.
Dört asker pusu ateşi ile şehit düştü....
Yüzbaşı Şerafettin’in kuşkuları doğru çıkmıştı. Bir anda müfreze, Tuzakoğlu un fabrikasından kendisine yöneltilen silahlardan çıkan kurşunların hedefi oluverdi. Çınlayan mavzer sesleriyle birlikte, en önde ellerinde tüfekleri olduğu halde koşan sekiz erden dördü yere yığılıp-kaldı. Bunların üçü, aldıkları darbeyle hemen şehit oldu. Bir tanesi ağır yaralıydı, o da bir süre sonra şehit olan arkadaşlarına katıldı.
Dört asker Şehit düştü, İzmir'i göremedi...
Yüzbaşı Şerafettin Bey’in de atı vurulmuş ve anında ölmüştü.
Yüzbaşı Şerafettin, burada dört kahraman erini şehit vermişti. Kendi notlarında anlattığına göre, bir an için şehit askerlerine, içi yanarak dikkatle baktı: Şehit erlerin üçünün de başları İzmir’e dönüktü ve sanki bir an önce İzmir’e girilmesini vasiyet ediyorlardı. Yüzbaşı Şerafettin şunları söylüyor: Bu yavrucakların mübarek cesetleri önümüzde birer ok gibi başları İzmir’e doğru yatıyor ve sanki bize durmayın ilerleyin diyordu. İzmir’in kucağına girdikleri anda bu uğurda canlarını veren ve ilk ateşte şehit olan erlerin kimlikleri Akşehirli Bekiroğlu Mehmet, Antalyalı Ömer oğlu Hakkı, Nevşehirli Ahmet oğlu Seyit Ahmet’ti...
Amerikalı gazeteci Parreys'in gözlemleri:
Artık İzmir’e girilmişti:
En önde Şerafettin Bey vardı. Yanında emir zabiti Mülazım Hamdi, ve 4. Alay’dan Mülazım Ali Rıza Efendi… Kordonboyu’nda, en önde onlar, arkalarında bütün bir süvari müfrezesi, ilerliyorlardı. Öncü alayı İzmir rıhtımından geçerken, parke taşlarında nalların çıkardığı sesleri, Akdeniz’in bu taşlara çarparak çıkardığı hafif dalga seslerine karışıyor, bir zafer marşı gibi nağmeleniyor. Bazı pencerelerden atılan çiçekler de, süvarilerimizin başlarına konuyor…
Birlikler su gibi İzmir'e akıyor...
Bu hal, heyecanı artırıyor, yürüyüşteki sürat gitgide artıyor, bir oluktan akan su gibi süvariler hükümete doğru akmaya başlıyor. Pasaport yanından geçerken bir manga kadar İngiliz deniz askeri tarafından selamlanıyor.
Limanda bir müttefik donanması bulunuyordu. Üç İngiliz, 2 Fransız zırhlısı ile, 2 Fransız, iki Amerikan torpidosu ve bir İtalyan kruvazöründen oluşan Müttefik donanması tarafından, Türk süvarilerinin yürüyüşü izlenmekteydi.
Türk Süvarilerinin, başlarında Yüzbaşı Şerafettin Bey olduğu halde, bütün görkemleriyle Kordon’da ilerleyişleri sürüyordu. Bu arada, limandaki gemilerden dürbünler Türk süvarilerinin üzerine yöneltilmişti. Kordon’da Türkler, göçmen durumuna düşmüş Rumlar, ve dağınık Yunan askerleri, Türk süvarilerinin geçişini izliyorlardı. Amerikalı gazeteci Parreys, Türk süvarilerinin İzmir’e girişine tanıklık ediyordu.
"Yunanlıların neden yenildiğini anladım."
Parreys, Türk süvarilerini ve Yüzbaşı Şerafettin Bey’in haşmetli yürüyüşünü gözlemlerken, dünyada galip gelmiş bir ordunun, elde ettiği bir şehre galip olarak girişi gibi gurur okşayıcı bir konu ve görüntüden çok, atlarının sırtında ilerleyen süvarilere bakarak, harbin getirdiği zorlukları ve acıyı düşünüyordu:
"Güçlü ve zorluklarla dolu bir düşman izi sürdükten, savaşarak ve hatta yarışarak uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra, Türk süvarilerinin yorulduğu gözlemleniyordu. Askerlerin sakalları büyümüştü. Yüzleri güneşten yanmış, üstleri başları tozlara bulanmıştı. Ama iyi donatıldıkları, beslendikleri anlaşılıyordu. Yorgunluklarına karşın, zinde oldukları görülüyordu..."
Parreys notlarına şöyle devam ediyor:
“Yiğitlik, manevi güç ve imanlarının yüksekliği gözlerinde parlıyordu. Bu askerleri gördüğüm dakikadan sonradır ki, gerçek, gözlerimde belirmiş ve Türk ordusunun, Yunanlıları yenme nedenini anlamış idim."
Bir Ermeni, son saldırısını yapar!
Müfreze, Pasapor'tun önünden geçerken belinde kayışı ve kasaturası, elinde silahı ve bombası olan bir Ermeni’yle karşılaştı. Şerafettin Bey, notlarında şöyle devam ediyor: “Pasaport dairesinin önünde silahlı bir sivile tesadüf ederek, silahını atmasını ihtar ettim. Fakat o vakte kadar herkes emirlerimize itaat ederek silahını attığı halde, bu adam atmadı ve derhal elindeki bombayı üzerime atarak hayvanımı öldürdü ve beni iki yerimden yaraladı. Kendimi kılıçla müdafaa etmeme, bombanın süratle infilakı mani olmuştu. Mütecaviz de derhal rıhtımdaki muhacirlerin arasına karışarak kaybolmuştu.
"Artık ölsem de gam yemem."
Bomba, atımın karnının altında patlamıştı. Zavallı hayvanım parçalandı ve ben biri omuzumdan, diğeri kolumdan olmak üzere iki derin şarapnel yarası aldım. Fakat yaraları kim düşünür? Ölsem ne gam!.. İzmir’i kurtarmıştık ya!.. İzmir’e girmiştik ya! Bu şerefin öncüleri biz olmuştuk ya!. Esasen, bu gibi ufak hadiselerle meşgul olmaya vaktimiz olmadığı gibi, böyle nedenlerle duraklamak da uygun olamazdı. Derhal bir başka ata bindim ve hayvanı hükümet meydanına sürdüm.

İzmir Vilayet binasına gelindi.
Yüzbaşı Şerafettin’in emir subayı Mülazım Konyalı Ali Rıza Bey, hükümet konağının yan kapısına ulaştı. Kapı zincirliydi. Ali Rıza Bey, yanına bir iki süvari alarak, zinciri kırdı. Yan kapıdan girildi ve içerden konağın ana kapısı açıldı. Yüzbaşı Şerafettin bir ok gibi atından fırlayıp indi. Bir Türk genci. yanında Bayrak getirmişti. Bayrağı aldı, gözyaşları içinde, uğruna büyük bir ulusun yıllarca mücadele ettiği şanlı Bayrağını öptü. Kanı ve gözyaşları bayrağa bulaşmıştı. Bayrağı hemen koynuna soktu. Sonra da bir elinde silahı, öteki elinde kılıcı, koşar adımlarla açılan ana kapıdan içeri girdi. Türk bayrağını hükümet konağının balkonundaki göndere çekeceklerdi. Mülazım Ali Rıza Bey aracılığıyla çevreye, Türk süvarilerinden nöbetçiler dikilmiş ve güvenlik sağlanmıştı.
Halk sevinç gözyaşları döküyor.
Bu arada Müslüman halk, kadınlı erkekli, yaşlısı genciyle, öbek öbek, Konağa açılan Kemeraltı sokaklarından, İzmir Hükümet Konağı’nın önüne geliyordu. Kimisi ağlıyor, kimisi sevinç nidaları atıyorlardı. Üzerlerinde silahlı olanlar da vardı. Kısa bir zaman içinde, Hükümet Konağı’nın önünde binlerce kişiden oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Askerlere, kumandanlara dualar ediliyordu. Konağın önünde kimisi hala atının üstünde, kimisi atından inmiş Türk askerlerine ve hala ağzından köpükler çıkan, nefesleri kabaran, tepinen atlara sarılanlar, öpenler görülüyordu.
"Şanlı Bayrağımızı Vilayet balkonuna çektim!"
Sonrasını Yüzbaşı Şerafettin Bey notlarında şöyle anlatır: “Hükümet konağının önünde atımdan yere bir ok gibi fırladığım zaman bir delikanlı ile karşılaştım. Elinde şanlı Bayrağımız vardı. Bu mübarek emaneti gencin elinden kaptım ve koynuma soktuktan sonra bir elimde silahım, ötekinde kılıcım binadan içeriye daldım. Süvari arkadaşlarım da beni takip ediyordu. Bir kaç dakika sonra binanın üst katında vazifemizi tamamladık; düşman bayrağını direkten alaşağı ederek balkona şanlı Bayrağımızı çektim!"
Halk askerlere, hatta suvarilerin atlarına sarılıyor, ağlıyor, sevinç naraları atıyor...
Ahali bu esnada, hala zihinlerinde acı hatıraları olan Yunan işgalinin simgesi olan Yunan bayrağını ayakları altına almış çiğniyor ve parçalıyordu.
Yüzbaşı Şerafettin’in yaralı yüzünden, bizzat kendi elleriyle direğe çektiği al Bayrağa kanı bulaşmıştı. Heyecanlanan Yüzbaşı Şerafettin’in gözlerinden yaşlar boşalmaktaydı. Arkadaşlarına kısaca; “Vazifemiz bitmemiştir. Millet bizden daha çok şeyler bekliyor” diyerek aşağı indi. Hükümet konağının önünde toplanan halk, coşkun alkışlar arasında Yüzbaşı Şerafettin’i ve arkadaşlarını alkışlıyor, bağırlarına basıyorlardı.
Sarıkışla’da (Konak Saat Kulesi'nin yakınında, günümüzde olmayan bina)
Türk Bayrağı dalgalaniyordu...
Aynı dakikalarda, Teğmen Zeki Bey de Sarıkışla’ya bayrak çekiyordu.
Bu süreçte, diğer birliklerin İzmir’e akışı da hareketsiz devam ediyordu. Hükümet Konağı’yla neredeyse aynı anda, Teğmen Zeki tarafından Sarıkışla’ya da Türk bayrağı çekildi. Bir süre sonra Reşat Bey, Üsteğmen Arif ve takım Komutanı Celal Bey ile Yedeksubay Besim Efendi olduğu halde, bir manga askerle Kadifekale’ye bayrağı çekmişti. “Dindaşlarımızın azim tezahüratı karşısında bin müşkilatla Kadifekalesi’ne çıktım ve emir çavuşu ve Bilecikli Celal’e kalenin üstüne Türk bayrağını çektirdim
Büyük Zafer sonrası Mustafa Kemal'in İzmir’i seyrettiği Kasldifekale'de de Türk Bayrağı dalgalanıyordu nihayet.
Artık, Kadifekale’de, Türk bayrağı dalgalanıyordu. Reşat Bey anılarında, kaleye bayrağı çeken kişiyi Celal Bey olarak anımsamakla birlikte, resmi raporlara göre, Kadifekaleye ilk giren ve kaleye bayrak çeken kişi, Asteğmen Besim Bey’di.
Kaynakça:
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan "İşgal'den Kurtuluşa İzmir" isimli Cumhuriyet Gazetesi ilavesi.
Yazarlar: Dr. Bahar Arslan, Prof. Dr. Kemal Arı, Prof. Dr. Zeki Arıkan, Prof. Dr. Sabri Sürgevil, Yaşar Aksoy, Doç. Dr. Sabri Yetkin, Turgut Özakman, Haluk Işık, Cengiz İlhan, Serdar Kızık, Yaşar Ürük.
Ve 'Cumhuriyetin Ilk Yılı' (Yapı Kredi Yayınları)