Yıl 1989.. Kordon'da (İzmir) sıcak bir yaz akşamı. Günaydın Izmir Bürosunda çalıştığım günler... Pasaport (Izmirliler) Kahvehanesi ve Liman Çay Salonu ve karşısındaki kaldırıma konulan masaların, sandalyelerin boydan boya -her zamanki gibi- çay içip gün batımını izleyenlerle dolu olduğu bir akşam. Yol boyunca yürüyorum. Tam karşımdan, şişmanca, yaşlı bir adam, elinde fotoğraf makinesi, devrile devrile geliyor. Bir taraftan da kaldırımda oturmuş, gün batımını izleyip çaylarını içen insanların fotoğraflarını çekiyor. Biraz daha yakınlaştığımızda onu tanıyorum. Yanılmamışım, Ara Güler...
Çekinerek yaklaşıyorum. Biraz aksi bir adam olduğunu duymuştum. Galiba, işini iyi yapan insanların ortak özelliklerinden biri bu. Merhaba! diyorum. Sanırım benim bu ilgimin sebebini, ortak bir ilgi alanımız oldugunu anlıyor sezgisiyle.

Ayaküstü biraz konuşuyoruz. Yakında bir restoran var. Izmir'e gelen birçok ünlü ismin kaldığı Kilim Otel'in önündeki restoran. Beni de davet etti, Life Dergisi ile Magnum Fotograf Ajansı ile, Gökşin Sipahioglu'nun sahibi oldugu Sipa Press ile çalıştığı günlerden konuşuyoruz.
Çektiği fotoğraflardan bahsediyorum. Bir fotoğrafı vardı. Bir kahvehanede yaşlı bir adamın portresi. Ben o fotoğrafı ön planda kahve içen bir adam olarak hatırlıyorum.
Tabii ki o fotoğrafın bütün ayrıntılarını hatırlıyor. "Ön planda iskanbil oynayan adam var. Kahve içen yaşlı adam arkada." diye...
Kahvehaneler her zaman ilgi alanıma girmiştir. Elbette bir karakter taşıyan kahvehaneler olursa daha anlamlı. Öyle yerleri arar bulurum. Ya da onlar beni bulur. Fakat azaldı böyle yerler...
Edebiyatımızda da önemli bir yeri vardır bu mekânların. Sait Faik hikayelerinde hep vardır bir kahvehane. Orhan Kemal, eserlerinin önemli bölümünü kahvehanelerde yazmıştır. Orhan Kemal ve Sait Faik de etkili olmustur bu ilgimde. Benim fotoğraflarımda da hep yeri olmustur. Üniversitede öğrenciyken Atatürk Kültür Merkezi'nde açtığımız sergilerden birinde 'Urla'da bir balıkçı kahvesi' fotoğrafım güzel bir örnektir.

Ara Güler, fotoğraflarında arka plana çok özen gösterir. Arka plan da ana konu kadar önemlidir ve fotoğrafının kompozisyonu tamamlar. Fotoğrafta bu unsur önemlidir ama Ara Güler fotoğraflarında ikincil bir kompozisyondur.
Sohbetimiz sırasında İstanbul'daki adresini öğreniyorum ama bir taraftan da verdiği adresin gerçek olup olmadığını da merak ediyorum. Beyoğlu'nda Tosbağa Sokak'ta bir apartman. Sokak ismi 'Tosbağa' olunca ister istemez, "Herhalde adresini vermek istemiyor ama beni kırmamak için anlık bir adres uydurdu" diye düşünüyorum.
Sonra bir İstanbul ziyaretimde verdiği adrese gidiyorum, bir arkadaşımla birlikte. Öğreniyorum ki orası Beyoğlu İstiklal Caddesi'ni kesen bir sokak ve bina da ailesinden kalma bir apartman, alt katı da kendi adıyla anılan "Ara Kafe". Sinema ve Fotograf dünyasından isimlerin, bu sanatlara ilgi duyanların uğrağı olan bir yer...
Neden bilmiyorum. Neden Ara Guler'le o sohbeti, o anı bir fotoğrafla belgelemedim diye üzülüyorum. Şimdi böyle üzüldüğüm başka anlar da var. Mesela Kordon'un ünlü kahvehaneleriden -ki artık yok- Liman Çay Salonu'nda bir akşam vakti. Garson Selami Abi, bir masaya demir paraları tasnif ederek yan yana sütunlar halinde dizmiş, onların hesabını yapıyor. Kahvehaneye güneş ışıkları huzmesi doluyor. Bu ışık şeritleri, masayı yarım yamalak aydınlatıyor. Üst üste dizilmiş bozuk para sütunlarının gölgeleri uzuyor. Fonda çay ocağı ve çalışan ocakçı.
Bu kahvehane İzmir'in çok özel bir mekanıydı. Birgün anlatırım...

Bir baska fotograf anı ise Kemeraltı Çarşısı'nda. Dönemin geleneksel mimari tarzında yapılmış, avlulu bir çarşı. Zemin katında dükkanlar, çeşitli iş yerleri var. İkinci katındaki sıra sıra dükkanlar boyunca ahşap direkler uzerinde duran, ahsaptan bir sahanlık devam ediyor. Oraya çıkanlar, bu sahanlıkta dükkanların önünde rahatça gezebiliyor. Bu dükkanların çevrelediği avlu ve avlunun ortasında fıskiyeli bir havuz.
Tabii böyle çarsıların olmazsa olmazı bir de kahvehanesi var. Fakat sıradan bir kahvehane değil. Kahvehanenin duvarları eni en az bir metre olan aynalarla kaplı. O yüzden "Aynalı Kahve" diye de anılırdı. Aynaların bir karış genişliğindeki ahşap çerçevelerinin her biri, ahşap oyma sanatının birer şaheseriydi. Aynaların köşelerine arslan, yılan, kartal gibi hayvanların başlarının nakşedilmiş halleri kahvehaneye mistik bir hava veriyordu.

Kahvehaneyi ilk gördüğümde içeriye nereden yol bulup geldiyse bir ışık huzmesi, bir masada nargile içen adamı aydınlatıyordu. Bir daha gidecektim, fotograf çekmek için oraya ama, uzun bir süre, bir türlü olmadı.
En son gittigimde ise restore edilmişti güya!... Tabii ki restorasyon değildi yapılan. O mistik havadan eser yoktu. O aynaları da göremedim. Kimbilir; hangi eskicide ya da bir müzayede de satıldılar..
Şimdi gel de Ara Güler'i anma ve o çarşının yok oluşuna, ruhunun kayboluşuna, fotoğrafının çekilmemiş olmasına hayıflanma...