Körfez’de yıllardır zeytinlikleri tehdit eden betonlaşmaya şimdi de düşük alım fiyatları eklendi. Üretici maliyetini karşılayamazken, bin yıllık zeytin ağacını kesmenin bedeli ağaç başına 1.840 TL’de kalıyor. Zeytincilik için TBMM’ye müdahale çağrısı yapılıyor.
Hepiniz duyuyorsunuz işte, zeytin üreticisi çığlık atıyor. Aslında kendi kendimize yaşatıyoruz zeytindeki bu zulmü. Çıkıyor şimdi TV ekranına üretici “Biz ne yaptık, suçumuz ne?” diyor. Pek çok bölgeden “Böyle giderse ağaçları kesip başka geçim kaynağı arayacağız” lafları duyuluyor. Kahvehanelerde “Abi biz öldük”, “Düşman reva görmez bu kadarını” lafları ediliyor. Velhasıl bugünlerde zeytin işi gelip çok vahim bir noktaya dayandı Türkiye’de. Zeytin üreticisi “Ben ne olacağım?” diyor. Binbir zahmetle yetiştirilen ağacı, piyasa hazretleri yüzünden kendi eliyle kesmek zorunda kalmak çok acı elbette. “İş oraya kadar varır mı?” diyorsanız, gelin daha yakından bakalım bu konuya.
2026 hasat mevsimi geldi, ürün de çok bol bu sene ama alım fiyatları geçen senenin üçte birine düşüverdi hemen. Sistemli bir fiyat politikası dikte ediliyor piyasaya. Yani üreticiler gelirlerinin, maliyetlerini bile karşılamayacağını yine gördüler fena halde. Oysa ne hayaller ve hedefler vardı zeytinde değil mi? Sofralık zeytinde dünya birinciliğine, zeytinyağı üretiminde ise dünya ikinciliğine çıkmıştı Türkiye. Bir taraftan sahillerde zeytinler kesilmeye devam edilirken, diğer yandan da pek çok bölgede ağaç sayısını arttırmak için sistemli bir çaba gösterilmişti gerçekten. Para vardı bu işte, “Daha da olacak” deniliyordu.
Ancak zeytincinin durumu, geçmiş yıllara göre daha da kötü hale geldi şimdi. Hepsi ekonomik olarak çaresiz hissediyorlar kendilerini. Fakat öfkeliler de aynı zamanda. Zira üretici kazanamıyor, market raflarındaki fiyatlar da aşağıya inmiyorsa, kim kazanıyor, ne oluyor? Manisa, Bursa, Aydın, Mersin ve Hatay’da zeytinci bol. Tepki de bol haliyle. Şimdi bir kısmı fiyatların düşüklüğü nedeniyle zeytinlerini toplamayıp bekletirken, bir kısmı da ihtiyaçlarını karşılamak için hasada başladılar çaresiz. Hayaller söndü, üretici artan maliyetler ile düşük fiyatlar arasında kaldı. Körfez’deki durum da aynen böyle.
Körfez’de zeytinin ilk düşmanı beton sevdası
Bildiğiniz gibi, zeytindeki gerilemenin iki yönü var bizim bölgede. İlki, yıllardır yoğunlaşan “beton sevdası” elbette. Binlerce yıldır özel iklim koşulları sayesinde bölgenin ana tarım ürünü olan zeytin, kıyı çizgisinden başlayarak dağlarda 200 rakıma kadar tırmanmış burada. İnsan türü de bu nedenle zeytini tanımış, ürününü yararlı ve besleyici bulmuş ve bu ağacı çoğaltmış, korumuş. Farklı teknikler uygulamış, deneme yanılma yoluyla ilerletmiş ve bu işi çok önemsemiş yüzyıllar boyunca.
Çünkü bir damla zeytinyağı 0.5 kalori içeriyorsa, günümüz ölçülerine göre bir yemek kaşığı zeytinyağı da 120 kalori oluyor. Bedenen çalışan bir erkeğin günlük ihtiyacının ortalama 3.000 kalori olduğunu düşünürseniz, zeytinyağının besleyici değeri ve önemi gayet açık. Ayrıca ilaç olarak kullanılıyor, uzun süre saklanabiliyor, besin dışında çok çeşitli alanlarda da kullanılıyor.
Şüphesiz ülkemizin her coğrafyasında, böyle adı ile yaşamın devamlılığı eşdeğer olan pek çok tarım ürünü var. İncir, kayısı, üzüm, ceviz, badem, fıstık, fındık, hurma, narenciye ilk akla gelen ve tıpkı zeytin gibi neredeyse “kutsallık” izafe edilen ürünler. Ancak zaman değişip de yaşam alanlarına “para” hâkim olmaya başlayınca, bu ürünlere bakış da hızla farklılaşmış değil mi? Beton tapıcıların gözü de kazanç için Körfez’de zeytini falan görmüyor epeydir.
Ne zamandan beri? 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren böyle. Yazlık konut talebi artınca, “Zeytinle kim uğraşacak?” denilmeye başlanmış. Cehalet de bunda etkili olmuş, hem üreten hem de yöneten açısından. Yoksa bu harika iklim özellikleri nedeniyle Körfez’de yazlık konut talebi artıp bir tercih bölgesi olmaya başladığında, Ankara veya Balıkesir geleceğe yönelik bir öngörü, planlama yapabilir ve sınır getirebilirdi. Altyapı, su, enerji, ulaşım kadar, geleneksel tarım ürünleri de önemliydi elbette.
Bu sınırlama yapılmayınca, piyasa hazretleri devreye girip kendisi düzenledi bu işi. Önce denize yakın yazlık konut sahibi olma hevesiyle, sahildeki zeytinlik ve batak alanlar konutla dolduruldu. Sonra zeytin bir kademe yukarıya, 400 rakıma doğru kaçtı ama bunu da çamı yok ederek yaptı. Sonuçta günümüzde yaşam alanlarımız öyle bir hale geldi ki artık beton nerede biter, zeytin nerede başlar, çam nereye gider belli bile değil. Hepsi iç içe ve tam bir karmaşa hali var birbirinin aleyhine.
Zeytinlikleri korumak için hâlâ geç değil
Elbette bazı düzenlemeler için çok geç kalınmış durumda ama bu “Hiçbir şey yapılamaz” anlamına da gelmiyor. Hâlâ konutlardan sonra bir “yeşil kuşak” hayata geçirilip, sonra da yerine göre zeytine, daha sonra da çama yaşam alanları belirlenebilir. Belirlenmelidir de, yoksa hiçbir canlı türünün yaşam alanı sürdürülebilir özellikler taşımayacak bu gidişle.
Fakat önemli bir sıkıntı daha var ne yazık ki. Vaktiyle Körfez’deki küçük belde belediyelerince yapılan ve 2014’ten sonra Büyükşehir Belediyesi’ne devredilen imar planları bazı “müktesep (kazanılmış) hak” durumları yaratmış ve bugün zeytinlik sandığımız pek çok yer, aslında çoktan imarlı arsa olmuşlar bile. Dolayısıyla müteahhit iş makinasıyla gelip de hafriyat öncesi zeytine dayanınca, herkes durumu nihayet anlayabiliyor.
Nasıl çözülebilir şimdi bu iş? Adres TBMM elbette ama çok uzun yıllardır hiçbir siyasetçi de bu hususu ağzına bile alamıyor.
3573 sayılı yasa zeytini korumaya yetiyor mu?
Peki hiç mi önlem yok? Olmaz mı, var tabii ki. Topraktaki mülkiyet hakkını sakınarak zeytini koruyan bir temel yasamız var: 1939 tarih ve 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun. Adından da anlaşılacağı gibi “yapıcı” bir yasa bu, zeytini koruyup arttırmayı amaçlamışlar o vakit.
Oysa özellikle son 25 yılda bu yasayı değiştirip bazı boşluklar yaratmak için olağanüstü çabalar da gösterildi, hatırlanacağı üzere. Artık ne kadar koruduğu tartışılır hale geldi yasanın. Neyse, konuyu çok dağıtmadan, bu yasanın bazı temel hükümlerini vurgulamak lazım.
Kişinin kendi malı bile olsa, her isteyene zeytin kesme hakkı tanımıyor bu yasa. Tümüyle yasak bu. Gidip yetkililere müracaat edilecek, uzmanı gelip bakacak, kurumuş veya ekonomik ömrü kalmamışsa “kesme” izni verecek. Bir diğer yol ise ürünü toplandıktan sonra budama da yapılarak, kökünü incitmeden yerinden kaldırıp başka bir alana taşımak ama onu da uzmanla yapmak zorunda sahibi veya müteahhit. Eğer taşıma hibe şeklinde olursa, Belediye de yardımcı oluyor bu tür nakil işine.
Fakat işte bu yasa ve çeşitli önlemlere rağmen, anlık fiziki kontrol veya dron ile izleme mümkün olamadığı için, ya Belediye inşaat ruhsatı verirken müteahhidi zeytin ağaçları konusunda uyarıyor ya da vatandaşlar çevrelerinde bir zeytin kırımı görürlerse Tarım İlçe Müdürlüğü’ne bildiriyorlar.
Buna rağmen her sene yüzlerce zeytin ağacı ne yazık ki kesiliyor, iş makinesiyle kırılıp atılıyor, acımadan ve tekrar yaşama devam etmesine olanak bırakmayacak şekilde kökleniyor, hatta kökü toprakta olan canlı ağaçlar yakılıyor. Bunun adı da “zeytin katliamı” oluyor elbette.
Bin yıllık ağacın bedeli 1.840 TL
Peki bu katliamın bedeli ne? Bugün için zeytin kesenlere Edremit’te uygulanan idari para cezası ağaç başına 1.840 TL. Toplu halde yapılır ise kesim, hapis cezası da var ama ben hiç duymadım bugüne kadar böyle bir uygulama yapıldığını. Zaten idari ceza da ağacın yaşı, özelliği, konumuna göre değil, adedine göre belirleniyor. Caydırıcı bile değil o nedenle.
Yıllardır bir tane siyasetçi de çıkıp, şu cezayı 10 kat arttıralım demiyor. Yani bir yıllık ürün parası değerine, 1.000 yıllık ömrü olan bir ağacın yok edilmesine göz yumuluyor bizde.
Zeytinin geliri maliyetini karşılamıyor
Şimdi geldik ikinci ve güncel meseleye. Üründen elde edilebilen gelir zeytinde de bu gidişle kuş kadar kalınca ne olacak? Onca senedir domates, pamuk, kayısı, karpuz, mandalina, elma, portakal demeden onlarca tarım ürününün başına gelen bela, yani ürün değerinin üretim girdilerini karşılamaya yetmemesi derdi, sonunda tüm nitelikli ve endüstriyel ürünlere de gelip dayandı. Fındık, çay, üzüm derken zeytin de bu zorlu potaya girdi.
Zeytin dalında kalırsa, toplamak çiftçi zararını arttıran bir işlem haline gelirse, ağaç bakımı olmazsa, çapa veya sürme işleri yapılmazsa, budama külfet olursa, ne olacak zeytinin hali? Para kazanamayan, ufukta kazanma ihtimali de göremeyen üretici ağaca bakmak yerine zeytinliği terk etmeyecek mi?
Hemen “Olmaz” demeyin bu sonuca. Bunca tarım ürününü terk ederken çiftçi veya köylü, oyun havası çalmadı ki. Aksine kan ağladı, peki şimdi zeytinde ne olacak sanıyorsunuz? Bahçeler boş kalacak elbette.
Peki alternatifi ne olacak? Ya parayı bastıran dönümlerce zeytinliğin sahibi olup tekelleşmeyi iyice arttıracak ve tüketiciye artık zeytinyağının katlanmış fiyatlarını dayatacak ya da zeytinliğini müteahhide satmak için üreticiler sıraya girecek. Müteahhit de “Bugün olmazsa, yarına nasip” diyerek, elini öpenin malını satın alacak düşük fiyatlarla.
Zeytincilik için TBMM devreye girmeli
Bu durumu görmek ve mutlaka bu hale müdahale etmek gerekiyor. TBMM’de hiç olmazsa destek primi hususu, taban fiyatı konuşulup görüşülmeli, artık hiç olmazsa zeytin konusunda bir Araştırma Komisyonu da kurulmalı…
Toplayıp, sıkıp, yağı saklamak da çözüm değil, zira ihracata da müdahale yapıyor merkezi yönetim. Ortak bir çözüm bulmak lazım, temel bir hat belirlemek lazım. Bunca üreteceğiz de sonra ne yapacağız? Kaliteli ve markalı ihracat mı, daha yoğun ama ucuz iç tüketim mi veya ikisi birden mi?
Bunu belirlemezsek üreticinin hali kötü, köylü piyasanın maymunu olacak. Özetle şu anda geri dönüşü imkânsız bir uçuruma doğru gidiyor zeytin tarımımız.