Eylül ayının o garip günlerindeyiz. Sabah evden çıkarken insanın üzerine bir şey alasım geliyor, öğlen “Bu ne sıcak!” diye söyleniyoruz, akşam olunca yeniden serinlik başlıyor.
Bir gün kısa kolluyla gezerken ertesi gün ince bir mont arıyoruz.
Sonra çevreden aynı cümleler gelmeye başlıyor:
“Ben biraz kırgın gibiyim.”
“Boğazımda bir şey var.”
“Burnum akıyor, galiba hasta olacağım.”
Mevsim geçişlerinin klasik tablosu...
Elbette havanın serinlemesi tek başına bizi hasta etmiyor. Soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıkların arkasında virüsler var. Fakat sıcaklık değişimleriyle birlikte kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirmemiz, uyku düzenimizin bozulması ve günlük alışkanlıklarımızın değişmesi hastalıklarla daha sık karşılaşmamıza zemin hazırlayabiliyor.
İşte tam bu dönemde sofraya biraz daha dikkat etmek gerekiyor.
Her sonbaharda benzer öneriler dolaşıma giriyor. Bir gün zencefil, ertesi gün sarımsak, sonra zerdeçal, bal, limon...
Bunların arasında besleyici olanlar elbette var. Ama bağışıklık sistemi tek bir yiyecekle çalışan bir düğme değil. Sabah bir bardak limonlu su içip günün geri kalanında doğru düzgün beslenmiyorsak o limondan mucize beklemek pek gerçekçi değil.
Asıl mesele günün tamamında ne yediğimiz.
Sebze ve meyvelerin çeşitlenmesi burada önemli. C vitamini denildiğinde akla hemen portakal ve mandalina geliyor ama biber, maydanoz, kivi, brokoli gibi birçok besin de iyi seçenekler arasında. Üstelik mesele yalnızca C vitamini de değil. Vücudun normal işleyişi için protein, demir, çinko, A, D, E ve B grubu vitaminleri dahil pek çok besin öğesine ihtiyaç var.
Yani tabağın ne kadar çeşitli olursa işin o kadar kolaylaşıyor.
Protein kısmını da ihmal etmemek gerek. Yumurta, yoğurt, kefir, balık, tavuk, et ve kuru baklagiller günlük beslenmede ihtiyaca göre yer bulabilir. Özellikle mercimek, nohut ve kuru fasulye gibi yıllardır mutfağımızda bulunan yiyecekleri bazen yeni çıkan pahalı “süper gıdaların” gölgesinde bırakıyoruz.
Oysa sağlıklı beslenmek için mutfağı laboratuvara çevirmeye gerek yok.
Bir mercimek çorbası, yanında yoğurt ve bol salatalı dengeli bir öğün bazen sosyal medyada karşımıza çıkan onlarca “bağışıklık kürü”nden çok daha mantıklı olabilir.
Mevsim değişirken yapılan en büyük hatalardan biri su tüketimini azaltmak. Yazın sıcak nedeniyle sürekli su arıyoruz. Hava biraz serinlediğinde susama hissi azalıyor ve su şişesi masanın üzerinde unutuluyor.
Vücudun su ihtiyacı ise ortadan kalkmıyor.
Bir başka mesele de uyku.
Gece geç saatlere kadar telefona bakıp birkaç saat uyuduktan sonra sabah “Bağışıklığım için ne tüketmeliyim?” diye düşünmek biraz tersinden başlamak oluyor. Dengeli beslenme önemli ama yeterli uyku ve düzenli hareket de genel sağlığın önemli parçaları.
Bir de sonbaharla beraber yeniden başlayan “takviye sezonu” var.
C vitamini, çinko, D vitamini ve çeşit çeşit ürün...
Takviyelerin gerekli olduğu durumlar olabilir ancak “Ne kadar çok vitamin, o kadar güçlü bağışıklık” diye bir denklem yok. Gereksiz veya yüksek doz kullanımın yarar yerine zarar verme ihtimali de bulunuyor. Özellikle düzenli ilaç kullananların veya belirli bir sağlık sorunu bulunanların takviyeleri gelişigüzel kullanmaması gerekiyor.
Bence mevsim geçişinde yapılabilecek en iyi şey oldukça basit:
Sofrayı çeşitlendirmek, sebze ve meyveyi artırmak, yeterli protein almak, su içmeyi unutmamak, mümkün olduğunca iyi uyumak ve hareket etmek.
Bir de hasta olduğumuzda her şeyi yediğimiz bir kaşık bala, zencefile ya da limona yüklememek...
Çünkü bağışıklık sistemi sonbahar gelince birkaç günde “güçlendirebileceğimiz” bir kalkan değil. Onu destekleyen şey, yıl boyunca sürdürdüğümüz alışkanlıkların bütünü.
Havalar bir sıcak bir soğuk giderken gardırobu nasıl yeniden düzenliyorsak, sofraya da şöyle bir bakmakta fayda var.
Belki ihtiyacımız olan şey pahalı bir takviye değil, uzun zamandır ihmal ettiğimiz o renkli ve dengeli tabaktır.