Bir tabak düşünün: Ekmek yok, pilav yok, makarna yok… Hatta işi biraz daha ileri götürürseniz domates, elma, mercimek, salata bile yok. Peki geriye ne kalıyor? İşte keto ile etçil diyet arasındaki tartışma tam da burada başlıyor.

Kilo vermek isteyenlerin yolu bir şekilde karbonhidrat meselesine çıkıyor. Ekmeği azalt, şekeri bırak, makarnayı kes… Buraya kadar çok yabancı değiliz.

Ama bazı beslenme biçimleri bu işi azaltmanın çok ötesine taşıyor.

Ketojenik, yani keto diyeti karbonhidratı ciddi biçimde sınırlandırırken yağ tüketimini artırıyor. Etçil diyette ise sınırlar çok daha keskin: Et, balık, yumurta ve bazı süt ürünleri var; bitkisel gıdaların neredeyse tamamı yok.

İkisi aynı kapıya çıkıyor gibi görünse de aslında aralarında oldukça önemli bir fark var.

Keto diyetinin mantığını anlamak çok zor değil.

Normal şartlarda vücudumuz enerji üretirken karbonhidratlardan gelen glikozu kullanıyor. Karbonhidratı ciddi biçimde azalttığınızda ise vücut başka bir yakıt aramaya başlıyor ve yağları kullanmaya yöneliyor. Bu süreçte keton adı verilen maddeler oluşuyor ve vücut “ketozis” denilen metabolik duruma geçebiliyor.

Keto beslenmede et, yumurta ve peynirin yanında avokado, kuruyemiş ve karbonhidratı düşük bazı sebzeler de sofrada kalabiliyor. Yani liste daralıyor ama bitkisel dünya tamamen kapının dışında bırakılmıyor.

Etçil diyette durum farklı.

Adından da anlaşılacağı gibi sofranın merkezinde hayvansal ürünler var. Et, balık, yumurta ve bazı süt ürünleri yenebiliyor. Buna karşılık meyve, sebze, tahıl ve baklagiller devreden çıkıyor.

İşte benim asıl takıldığım nokta da burası.

Bir insan birkaç hafta boyunca ekmek yemeden yaşayabilir. Makarna yememek de dünyanın sonu değil. Şekeri azaltmanın zaten birçok açıdan avantajı var.

Ama sebzeyi, meyveyi, baklagilleri ve tam tahılları da aynı torbaya koyup hayatımızdan çıkarmak başka bir mesele.

Çünkü bunlar yalnızca “karbonhidrat” değil.

Lif var, vitamin var, mineral var ve bağırsaklarımızdaki mikroorganizmaların kullandığı pek çok farklı bileşen var.

Bir yiyeceği yalnızca içerdiği karbonhidrata bakarak değerlendirdiğimizde, beslenmenin geri kalan tarafını kaçırabiliyoruz.

Keto ve etçil beslenmenin bu kadar ilgi görmesinin önemli nedenlerinden biri kilo verme meselesi.

Karbonhidratı ciddi şekilde azalttığınızda ilk dönemlerde tartıda hızlı değişimler görmek mümkün. İnsan da doğal olarak “Demek ki işe yarıyor” diye düşünüyor.

Fakat bir beslenme biçiminin işe yarayıp yaramadığını yalnızca tartıya bakarak ölçmek biraz eksik kalıyor.

Üç kilo verdiniz ama sürekli yorgunsunuz.

Beş kilo verdiniz ama kabızlık başladı.

Tartı aşağı indi ama kan yağlarınız yukarı çıktı.

Ya da birkaç ay sonra bu kadar katı beslenmekten bıkıp eski düzeninize döndünüz ve verdiğiniz kiloları geri aldınız.

O zaman başarıyı neyle ölçeceğiz?

Asıl mesele burada.

Keto beslenme, etçil diyete göre daha geniş bir yiyecek seçeneği sunuyor. Buna rağmen karbonhidratın çok ciddi biçimde sınırlandırılması bazı kişilerde lif, vitamin ve mineral alımının yetersiz kalmasına neden olabilir.

Etçil beslenmede ise bu ihtimal daha belirgin. Çünkü meyve, sebze, tahıl ve baklagillerin tamamen çıkarılması besin çeşitliliğini ciddi şekilde azaltıyor.

Üstelik etçil beslenmenin uzun vadeli sağlık etkileri konusunda elimizde güçlü ve kapsamlı veriler henüz yeterli değil. Buna karşılık hayvansal ürünlerin ağırlıkta olduğu ve liften fakir beslenme düzenlerinin kalp-damar sağlığı açısından oluşturabileceği riskler uzun süredir tartışılıyor.

Her iki beslenme biçiminde de bazı kişilerde yorgunluk, mide bulantısı ve kabızlık gibi sorunlar görülebiliyor. Kolesterol değerlerinde istenmeyen değişiklikler de ortaya çıkabiliyor.

Bir de işin günlük hayat tarafı var.

Arkadaşlarınızla kahvaltıya gittiniz.

Ailece akşam yemeğindesiniz.

Seyahate çıktınız.

İş yerinde öğle yemeği yiyeceksiniz.

Bir beslenme biçimini birkaç gün uygulamak başka, onu aylarca hayatın içine yerleştirebilmek başka.

Bence diyetlerin en az konuşulan taraflarından biri bu: Sürdürülebilirlik.

Çünkü ömür boyu uygulanamayacak kadar sert bir düzen, kısa vadede ne kadar etkileyici sonuç verirse versin bir noktada duvara çarpabiliyor.

Üstelik herkesin ihtiyacı aynı değil.

Bütün gün masa başında çalışan biriyle ağır fiziksel iş yapan kişinin enerji ihtiyacı aynı olabilir mi?

Düzenli spor yapan biriyle hareketsiz yaşayan biri aynı miktarda karbonhidratla kendisini aynı hisseder mi?

Kan şekeri problemi yaşayan, düzenli ilaç kullanan veya başka sağlık sorunları bulunan biriyle sağlıklı bir yetişkin için aynı beslenme reçetesi yazılabilir mi?

Elbette hayır.

Bu nedenle “Keto mu daha iyi, etçil diyet mi?” sorusunun herkese uyan tek bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.

Ama ikisi arasında önemli bir fark var: Keto, doğru planlandığında daha fazla besin çeşitliliğine alan bırakıyor. Etçil beslenme ise bitkisel gıdaları tamamen dışarıda bıraktığı için çok daha kısıtlayıcı.

Belki de soruyu başka türlü sormak gerekiyor.

“Karbonhidratı tamamen nasıl hayatımdan çıkarırım?” yerine, “Hangi karbonhidratları azaltmalıyım, hangilerini soframda tutmalıyım?”

Çünkü bir paket bisküviyle bir tabak mercimeği yalnızca “ikisi de karbonhidrat içeriyor” diyerek aynı yere koymak pek mantıklı değil.

Şekerli içecekleri, tatlıları, aşırı işlenmiş ürünleri ve rafine karbonhidratları azaltmak başka şey; sebzeyi, meyveyi, baklagili ve bütün tahılları düşman ilan etmek başka.

Kilo vermek istiyorsak elbette ne yediğimize dikkat edeceğiz.

Ama sofrayı sadeleştirmek ile sofrayı fakirleştirmek arasında ince bir çizgi var.

Bana kalırsa mesele karbonhidratla savaşmak değil.

Mesele, tabağımıza koyduğumuz karbonhidratın ne olduğunu bilmek.

Çünkü bazen en iyi diyet, en fazla yiyeceği yasaklayan değil; birkaç ay sonra da uygulayabildiğiniz, sofraya oturduğunuzda sizi bezdirmeyen ve vücudunuzun ihtiyaçlarını karşılayan diyettir.

Hele keto ya da etçil beslenme gibi ciddi kısıtlamalar söz konusuysa, “Bir deneyelim bakalım” demeden önce doktor veya diyetisyen görüşü almak çok daha akıllıca olur.