Son birkaç yıldır sağlık ve güzellik dünyasında ne tarafa dönsek karşımıza kolajen çıkıyor. Tozu var, tableti var, içeceği var. Kahvesine karıştıran da var, sabah suyuna ekleyip güne öyle başlayan da… Peki bütün bu ilginin arkasında gerçekten bilimsel bir karşılık var mı, yoksa kolajen de dönem dönem parlayıp sönen takviye modalarından biri mi?
Önce şu konuda hakkını teslim edelim: Kolajen vücudumuz için önemsiz bir madde değil. Tam tersine, vücuttaki proteinlerin yaklaşık yüzde 30'unu oluşturuyor. Cildimizden kemiklerimize, kaslardan bağ dokularına kadar pek çok yerde yapının korunmasına katkı sağlıyor.
Sorun şu ki yaş ilerledikçe vücudun kolajen üretimi de eskisi gibi devam etmiyor. Özellikle ciltte önemli görev üstlenen Tip I kolajenin azalması; elastikiyet kaybı, kırışıklıklar ve yaşlanmayla birlikte gördüğümüz bazı değişikliklerle ilişkilendiriliyor.
Tam da burada takviye sektörü devreye giriyor ve bize şu fikri satıyor:
“Kaybettiğin kolajeni yerine koy.”
Kulağa son derece mantıklı geliyor. Fakat işin bilimsel tarafı reklam cümleleri kadar basit değil.
Kolajen takviyeleriyle ilgili araştırmalara baktığımızda tamamen boş bir vaatle karşı karşıya olmadığımızı söylemek mümkün.
20 ile 70 yaş arasındaki 1100'den fazla kişinin değerlendirildiği araştırmaların incelendiği bir çalışmada, 90 güne kadar kullanılan kolajen takviyelerinin kırışıklıkların azalmasına, cildin elastikiyetinin ve nem seviyesinin artmasına katkı sağlayabildiği görülmüş.
Başka araştırmalarda da birkaç haftalık kullanımın ardından cilt nemi ve elastikiyetinde olumlu değişimler bildirilmiş.
Ama burada özellikle altını çizmemiz gereken bir kelime var:
Mütevazı.
Yani kolajen kullanmaya başladığınızda aynaya baktığınızda 10-15 yıl önceki halinizle karşılaşacağınızı düşünüyorsanız beklentiyi biraz aşağı çekmek gerekiyor.
Kolajen destek olabilir. Fakat güneş altında saatler geçirip güneş kremi kullanmıyor, sigara içiyor, yeterince uyumuyor, doğru düzgün beslenmiyor ve ardından bir ölçek kolajenden bütün bunları telafi etmesini bekliyorsanız işler pek öyle yürümüyor.
Cildin yaşlanma sürecinde güneşten korunmak, yeterli su tüketmek, kaliteli uyku, sigaradan uzak durmak ve yeterli protein içeren dengeli bir beslenme hâlâ temel mesele.
Takviyenin adı üzerinde: Takviye.
Temelin yerine geçmiyor.
Kolajen denildiğinde aklımıza çoğunlukla cilt geliyor ama aslında kemiklerimizin yapısında da önemli bir yere sahip.
Kemik yalnızca sert bir yapı değil. Aynı zamanda belirli ölçüde esnekliğe ihtiyaç duyuyor ve kolajen burada önemli görev üstleniyor.
Bazı araştırmalar kolajen takviyelerinin eklem hareketliliğini ve fonksiyonunu destekleyebileceğini gösteriyor. Örneğin eklem rahatsızlığı bulunan yaklaşık 96 kişi üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada, 24 haftalık günlük kolajen kullanımının eklem esnekliği ve fonksiyonunda iyileşmeyle ilişkili olduğu görülmüş.
Diz osteoartriti bulunan kişilerde ağrının azalması, eklem sertliğinin hafiflemesi, hareket kabiliyetinin desteklenmesi ve kemik yoğunluğu üzerinde olumlu etkiler oluşabileceğine ilişkin çalışmalar da bulunuyor.
Fakat burada önemli bir ayrıntı var.
Kolajen üzerine yapılan araştırmaların bir bölümünün, bu ürünlerden ticari olarak fayda sağlayabilecek sektörlerle bağlantılı şekilde finanse edilmiş olması sonuçları değerlendirirken biraz daha temkinli davranmayı gerektiriyor.
Yani bilim “kesinlikle hiçbir işe yaramıyor” demiyor.
Ama “herkes hemen kolajen kullanmaya başlasın” da demiyor.
Bence meselenin en önemli noktası tam olarak burada.
Market rafından ya da internetten herhangi bir kutuyu alıp “kolajen kolajendir” demek de doğru değil.
Bugün bilinen 28'den fazla kolajen türü bulunuyor. Bunların içerisinde Tip I özellikle cilt ve kemiklerle, Tip II ise daha çok eklem sağlığıyla ilişkilendiriliyor.
Kaynağı da önemli.
Kolajen; balık, sığır, domuz veya tavuk gibi farklı kaynaklardan üretilebiliyor. Özellikle alerjisi bulunanların ürünün ön yüzündeki büyük puntolu vaatlerden önce arka taraftaki küçük yazıları okumasında fayda var.
Bir de “hidrolize kolajen” veya “kolajen peptitleri” ifadelerini sık sık görüyoruz. Bunlar kolajenin daha küçük aminoasit zincirlerine parçalanmış biçimleri. Araştırmalar hidrolize formların vücut tarafından daha kolay emilebildiğini gösteriyor.
Ancak bir ürünün üzerinde “kolajen” yazması onu otomatik olarak kaliteli hale getirmiyor. İçindeki tatlandırıcılar, katkı maddeleri, kullanılan miktar, kolajenin kaynağı ve ürünün kalite kontrolleri de en az kutunun önündeki vaat kadar önemli.
Kolajen genel olarak önerilen miktarlarda iyi tolere edilen bir takviye olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen tamamen yan etkisiz olduğunu söylemek mümkün değil.
Bazı kişilerde şişkinlik, mide rahatsızlığı, mide yanması veya bulantı görülebiliyor. Kaynağına bağlı olarak alerjik reaksiyon riski de bulunuyor. Özellikle balık alerjisi olanların deniz kaynaklı kolajenlere dikkat etmesi gerekiyor.
Hamilelik döneminde ise yeterli güvenlik verisi olmadığı için doktor görüşü olmadan kullanılmaması daha doğru.
Zaten bence bütün takviyelerde unutmamamız gereken mesele bu:
“Doğal” ya da “takviye” kelimesi, “herkes için tamamen güvenli” anlamına gelmiyor.
Kolajen konusunda geldiğimiz noktayı şöyle özetlemek mümkün:
Evet, bazı bilimsel çalışmalar kolajen takviyelerinin özellikle cilt nemi ve elastikiyeti ile eklem fonksiyonları konusunda belirli faydalar sağlayabileceğini gösteriyor.
Ama karşımızda mucize bir gençlik iksiri yok.
Belki de kolajen tartışmasının bize hatırlatması gereken asıl mesele başka.
Yaşlanmayı tek bir kutuya, tek bir kapsüle veya sabah kahvesine atılan bir ölçek toza indirgemeyi seviyoruz. Çünkü kolay olan bu. Oysa vücudumuz biraz daha zahmetli şeyler istiyor.
İyi beslenmek istiyor.
Hareket etmek istiyor.
Kaslarımızı çalıştırmamızı istiyor.
Güneşten korunmak, yeterince uyumak ve sigaradan uzak durmak istiyor.
Bunları yaptıktan sonra kolajen de ihtiyaç varsa hikâyenin küçük bir parçası olabilir.
Ama bütün hikâyeyi ondan yazmasını beklememek gerekiyor.