“Birlikten kuvvet doğar” sözünü hepimiz biliriz; fakat güç sahibi olduğumuzda ilk unuttuğumuz gerçek de çoğu zaman budur. Bir makama gelen, ekonomik olarak güçlenen ya da çevresinde nüfuz kazanan kişi, kendisini o noktaya taşıyan insanlardan uzaklaşıyorsa aslında büyümüyor; yalnızca etrafındaki duvarları yükseltiyordur.

Siyasette, iş hayatında, meslek kuruluşlarında, sivil toplumda ve aile içinde aynı yanılgıyla karşılaşıyoruz: Makamı hizmet aracı değil, üstünlük göstergesi sanıyoruz. Oysa hiçbir koltuk, hiçbir unvan ve hiçbir servet insanı tek başına güçlü kılmaz.

Gerçek güç, insanların üzerinde kurulan baskıdan değil; insanların gönüllü olarak yanınızda durmasından doğar. Siyasetçi seçmeniyle, iş insanı çalışanıyla, oda başkanı meslektaşıyla, belediye başkanı hemşehrisiyle, aile bireyi ailesiyle güçlüdür. İnsanları çıkardığınızda geriye yalnızca bir unvan, bir makam odası, bir tabela ve boş bir koltuk kalır.

Bu nedenle makam sahibi olan herkesin kendisine sık sık şu soruyu sorması gerekir: Beni güçlü kılan gerçekten sahip olduğum koltuk mu, yoksa o koltuğun sorumluluğunu paylaşan insanlar mı?

SİYASET, HALKIN İÇİNDE YAPILIR

Bu sorunun en görünür karşılığını siyasette görüyoruz. Çünkü siyaset, insanlarla kurulan bağ üzerinden yürür; o bağ zayıfladığında makamın kendisi de anlamını yitirir.

Bugün siyasette zaman zaman garip görüntülerle karşılaşıyoruz.

Bir il başkanı düşünün… Genel merkezin tahsis ettiği araca biniyor. Yanında birkaç kişi, bazen de yaptığı her hareketi görüntüleyen bir sosyal medya ekibi veya YouTuber…

Şehir geziyor. Fotoğraf çekiliyor. Video yayınlanıyor. Sosyal medyada “sahadayız” deniliyor.

Gerçekten saha neresi?

Saha, makam aracının arka koltuğu değildir.

Saha; esnafın dükkânıdır, çiftçinin tarlasıdır, emeklinin oturduğu kahvehanedir, üniversite öğrencisinin kantinidir, sanayicinin fabrikasıdır.

Siyaset, kameraya konuşmak değil, vatandaşı dinlemektir.

Bir siyasi teşkilatın gücü genel merkezden gelen araçla ölçülmez. Kaç kişinin o il başkanının kapısını gönül rahatlığıyla çalabildiğiyle ölçülür. Teşkilatın gerçek gücü, gösterişli ziyaretlerde değil; insanların kendisini o yapının parçası hissetmesinde ortaya çıkar.

***

Balıkesir siyasetinin geçmişinde bunun çok değerli örnekleri vardır. Necat Tunçsiper, Cenk Tunçsiper, Rafet Koylan, Erol Taşkesen, Nadir Karaağaç, Orhan Sür, İrfan Barış, Tamer Molla, Ziya Tan ve Recep Adın gibi il başkanları, görevlerini yalnızca bir makam olarak görmediler.

Onların siyaset anlayışında teşkilat vardı, halk vardı, Balıkesir vardı.

Her hareketleri teşkilatla ve halkla birlikteydi. İnsanlarla aralarına mesafe koymadılar. Sokaktan kopmadılar. Esnafın, çiftçinin, işçinin, memurun, gençlerin ve emeklilerin sesini dinlediler.

Ankara’ya giderken Balıkesir Garı’ndan yüzlerce insan tarafından uğurlanmaları, dönüşlerinde yine yüzlerce kişi tarafından karşılanmaları yalnızca bir siyasi organizasyon değildi.

Bu görüntüler, insanların gönlünde yer etmiş olmanın göstergesiydi.

Onlar için siyaset, makam aracına binip halkın önünden geçmek değildi. Halkla aynı peronda beklemek, aynı heyecanı paylaşmak, aynı şehrin derdiyle dertlenmekti.

Sevdaları Balıkesir’di.

Bu nedenle arkalarında yalnızca görev yaptıkları dönemlere ait fotoğraflar değil, güçlü bir hatıra ve gönül bağı bıraktılar.

Bugün il başkanlığı görevini üstlenen herkesin bu geçmişten öğreneceği çok şey var.

Siyasi makamlar insanın etrafına duvar örmek için değil, var olan duvarları kaldırmak için kullanılmalıdır.

***

İl başkanı olduğunuzda eski arkadaşlarınız size ulaşamıyorsa, esnaf sizi yalnızca seçim döneminde görüyorsa, teşkilat mensupları randevu almakta zorlanıyorsa orada ciddi bir sorun vardır.

Siyaset yan yana durabilme sanatıdır. Siyasette geçerli olan bu ilke, yerel yönetimlerde de değişmez. Seçimle gelen her makam, halktan uzaklaşmak için değil, halka daha fazla yaklaşmak için vardır.

BELEDİYE BAŞKANLIĞI BİR “ULAŞILMAZLIK” MAKAMI DEĞİL!

Aynı tabloyu zaman zaman belediyelerde de görüyoruz. Seçimden önce sokakta…

Pazarda… Kahvede… Esnaf ziyaretinde… Herkesle sarmaş dolaş. Telefonlar açık.

Vatandaşın omzunda el.

“Kapımız her zaman açık” sözleri…

Sonra seçim kazanılıyor.

Araya danışmanlar giriyor. Sekreterler giriyor. Koridorlar uzuyor. Kapılar kapanıyor.

Dün cep telefonundan ulaşılabilen kişiye bugün randevu almak mesele oluyor.

İşte siyasetin en büyük sınavlarından biri burada başlıyor. Çünkü seçim kazanmak, halktan kopma hakkı vermez; tam tersine, halka karşı sorumluluğu artırır.

Belediye başkanı seçildiğiniz gün aslında büyümezsiniz.

Sorumluluğunuz büyür. O koltuk sizi halktan uzaklaştırıyorsa, koltuğun anlamı yanlış anlaşılmış demektir.

Belediye başkanı şehrin sahibi değildir.

Şehrin hizmetkârıdır.

Bu nedenle belediye başkanlığının başarısı, makam odasının ne kadar görkemli olduğuyla ya da çevresindeki koruma duvarlarının ne kadar yüksek olduğuyla ölçülemez. Başarı, vatandaşın kendisini ne kadar duyulmuş, görülmüş ve değerli hissettiğiyle ölçülür.

En başarılı yerel yönetim anlayışı, belediye binasının kapılarının değil, belediye başkanının gönlünün açık olduğu anlayıştır.

Aynı sorumluluk duygusu, insanları temsil eden meslek kuruluşları için de geçerlidir. Çünkü temsil görevi hangi kurumda üstlenilirse üstlenilsin, temel ölçü değişmez: Makam, insanlara yaklaşmayı kolaylaştırıyor mu; yoksa onları uzaklaştırıyor mu?

MESLEK ODALARINDA DA AYNI HASTALIK

Bu mesele yalnızca siyasetle sınırlı değil. Meslek odalarında da benzer davranışlarla karşılaşabiliyoruz.

Dün sizinle aynı masada oturan, aynı mesleğin sıkıntılarını yaşayan bir kişi oda başkanı seçiliyor.

Bir süre sonra tavırlar değişmeye başlıyor.

Telefonlara daha zor cevap veriliyor. İnsanlarla arasına mesafe koyuluyor.

Başkanlık makamı, meslektaşına hizmet edilecek yer olmaktan çıkıp adeta sosyal statü göstergesine dönüşüyor.

Hâlbuki bir oda başkanının varlık sebebi meslektaşlarıdır. O insanlar sizi seçmemiş olsa ortada başkanlık diye bir şey olmayacaktır.

O nedenle oda başkanının görevi meslektaşına yukarıdan bakmak değil, onun sorununu ilgili makamlara taşımaktır.

Başkanlık insanın boyunu uzatmaz. Sorumluluğunu artırır.

Makam odasının kapısı kapandıkça temsil edilen insanlarla aradaki gönül kapısı da kapanıyorsa o kurum giderek zayıflar.

***

Aidiyet duygusunun ne anlama geldiğini anlamak isteyen oda başkanları, Balıkesir’in unutulmaz oda başkanlarından Faruk Kula’nın hayatına ve ardından bıraktığı izlere bakmalıdır.

Faruk Kula’nın vefatında ortaya çıkan muhteşem kalabalık, yalnızca bir cenaze törenine katılım değildi. O kalabalık; yıllar boyunca kurulan dostlukların, gösterilen vefanın, meslektaşlarla kurulan samimi bağın ve insanların gönlünde yer edinmenin açık bir göstergesiydi.

İnsanlar oraya yalnızca bir oda başkanını uğurlamak için gelmediler. Kendilerine dokunmuş, dertlerini dinlemiş, zor günlerinde yanlarında olmuş, meslektaşlarını önemsemiş bir insanı son yolculuğuna uğurlamak için geldiler.

Faruk Kula’nın ardından oluşan o büyük kalabalık, makamın değil, gönül bağının gücünü gösterdi.

Çünkü insanlar, kendilerine tepeden bakanların arkasından kalabalık oluşturmaz. İnsanlar, kendilerini değerli hissettiren, kapısını açık tutan, iyi günlerinde sevincini, zor günlerinde sıkıntısını paylaşan insanların ardından yürür.

Bugün oda başkanlığı yapan herkesin Faruk Kula örneğinden alacağı önemli bir ders vardır.

Bir oda başkanının gerçek itibarı, görev süresince kullandığı makamın büyüklüğüyle değil; görevden ayrıldığında ve hayatını kaybettiğinde arkasında bıraktığı insanlarla ölçülür.

Faruk Kula’nın vefatındaki o muhteşem kalabalık, bir makamın değil, bir ömrün muhasebesiydi. O kalabalıkta meslektaşları vardı, dostları vardı, yol arkadaşları vardı, kendisine gönül vermiş insanlar vardı.

***

Bir oda başkanı, meslektaşlarının sorunlarını dinlemiyor, onların yanında durmuyor, kendisini seçen insanlarla arasına duvar örüyorsa makamda bulunduğu sürece güçlü görünebilir. Ancak gerçek tablo, görev sona erdiğinde ortaya çıkar.

Faruk Kula’nın ardından oluşan kalabalık ise bize bunun tam tersini gösterdi. İnsanlarla kurulan samimi bağın, yıllar sonra bile nasıl büyük bir vefa duygusuna dönüşebileceğini ortaya koydu.

İşte oda başkanlığı budur.

İnsanların üzerinde yükselmek değil, insanlarla birlikte yürümektir.

Meslektaşlarının sorunlarını kendi sorunu bilmektir.

Makamı kendisi için değil, temsil ettiği insanlar için kullanmaktır.