Bazı şehirler vardır; insan orada sadece yaşamaz, gençliğini bırakır. Bazı sokaklardan yıllar sonra yeniden geçtiğinizde, aslında o sokağı değil, kendinizi ararsınız. Benim için Ankara böyle bir şehir.

1970’li yılların ortalarında Çankaya Lisesi’nde okurken Ankara’yı bir lise öğrencisinin gözleriyle tanımaya başladım. 1978’lere geldiğimizde Gazi Üniversitesi yılları başladı. Gençtik. Hayat önümüzde uzun, zaman ise sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu.

Bugün dönüp baktığımda o yılların Ankara’sını önce bazı yer adlarıyla hatırlıyorum: Kuğulu Park… Ulus… Cebeci… Papazın Bağı… Atatürk Orman Çiftliği… Gençlik Parkı… Ve elbette Kızılay.

O yıllarda Ankara’nın merkezi Kızılay’dı. “Kızılay’a gidiyorum” dediğinizde, aslında şehrin kalbine gidiyordunuz.


GİMA’nın önünde biraz durun, mutlaka bir tanıdık çıkardı. Okuldan bir arkadaş… Memleketten biri… Bir akrabanın tanıdığı… Belki yıllardır görmediğiniz eski bir dost… Buluşmak için telefonlaşmaya bile gerek yoktu bazen. Hayatın kendi tesadüfleri vardı. İnsan insana rastlardı.

Bugün ise herkesin elinde telefon var. Herkes birbirine saniyeler içinde ulaşabiliyor. Konum gönderebiliyor. Mesaj atabiliyor. Görüntülü konuşabiliyor. Ama garip olan şu: Birbirimize ulaşmak bu kadar kolaylaşmışken, birbirimize rastlamak zorlaştı.

Belki de Ankara’nın değişimini anlatmaya tam buradan başlamak gerekir.

Şehir büyüdü. Yollar uzadı. Semtler çoğaldı. Merkezler dağıldı. Bir zamanlar Ankara’nın merkezi denildiğinde akla Kızılay gelirdi. Şimdi şehrin onlarca ayrı merkezi var.

Çayyolu var. Ümitköy var. Oran var. İncek var. Yaşamkent var. Yeni yollar, yeni siteler, yeni alışveriş merkezleri, yeni yaşam alanları var.

Ankara artık çok daha büyük bir şehir. Ama şehir büyürken insan ilişkileri de değişti.


Eskiden komşu komşuyu tanırdı. Apartmanda kimin çocuğu üniversiteyi kazandı bilinirdi. Kimin oğlu askerden geldi bilinirdi. Kimin evinde bir hastalık, bir sıkıntı oldu duyulurdu. Kapı çalınırdı. Bir tabak yemek götürülürdü. Şeker biterse komşudan istenirdi. Evden çıkarken anahtar komşuya bırakılırdı. Çocuklar aynı apartmanın önünde beraber büyürdü.

Bugün çok daha güzel evlerde yaşıyoruz. Güvenlikli sitelerimiz var. Kapalı otoparklarımız var. Asansörler, spor salonları, yüzme havuzları var. Ama bazen aynı katta oturan iki insan birbirinin adını bilmiyor.

İşte değişimin en düşündürücü tarafı burada başlıyor.

Evlerimiz büyüdü. Sofralarımız küçüldü. Salonlarımız genişledi. Misafirlikler azaldı. Arabalarımız çoğaldı. Yürüyerek yaptığımız sohbetler azaldı. Telefonlarımız akıllandı. Konuşmalarımız kısaldı.


Bize zaman kazandıracağını düşündüğümüz teknoloji, farkına varmadan zamanımızın önemli bir bölümünü almaya başladı.

Eskiden mektup beklenirdi. Zarf açılırdı. Satırlar tekrar tekrar okunurdu. Bir fotoğraf yıllarca saklanırdı.

Bugün binlerce fotoğraf çekiyoruz. Fakat kaçına dönüp yeniden bakıyoruz?

Eskiden az fotoğrafımız vardı, çok hatıramız vardı. Bugün binlerce fotoğrafımız var ama bazen hatıralarımızın kıymetini fark etmeye zamanımız yok.

Hayatın hızı değişti.


Eskiden beklemek vardı. Otobüs beklenirdi. Telefon beklenirdi. Mektup beklenirdi. Bir eşyayı almak için para biriktirilirdi. Bir seyahat haftalar öncesinden planlanırdı. Birini özlediğinizde hemen görüntülü arayamazdınız.

Beklemek sabrı öğretiyordu.

Bugün beklemeye tahammülümüz giderek azalıyor. İnternet birkaç saniye yavaşlasa sinirleniyoruz. Sipariş biraz gecikse huzursuz oluyoruz. Mesaja hemen cevap gelmezse merak ediyoruz. Her şeyin hızlı olmasını istiyoruz.


Hayat hızlandıkça insan da hızlandı. Ama hız arttıkça bazı duygularımız kısaldı.

Sabrımız kısaldı. Sohbetlerimiz kısaldı. Ziyaretlerimiz kısaldı. Bazen dostluklara ayırdığımız zaman bile kısaldı.

Oysa 1970’lerin Ankara’sında hayatın seçenekleri bugüne göre çok daha azdı. Ama o azlığın içinde başka türlü bir zenginlik vardı.

Bir sinemaya gitmek başlı başına bir programdı. Gençlik Parkı’nda dolaşmak keyifti. Atatürk Orman Çiftliği’ne gitmek hafta sonunun önemli bir etkinliğiydi. Kuğulu Park’ta oturmak için büyük bir hazırlığa gerek yoktu. Arkadaşlarla bir çay içmek yeterdi.


Mekân ikinci plandaydı. Asıl olan sohbetti.

Bugün ise seçenekler neredeyse sınırsız. Onlarca restoran. Yüzlerce kafe. Alışveriş merkezleri. Tatil seçenekleri. Uçak yolculukları. Dünyanın dört bir yanından ürünler.

Bir zamanlar hayal bile edemediğimiz imkânlara sahibiz. Bu elbette büyük bir gelişme.

Fakat seçenekler arttıkça beklentilerimiz de büyüdü.

Eskiden yeni bir ayakkabı sevindirirdi. Bugün dolabımız dolu olsa bile yenisini arıyoruz.

Eskiden otomobil sahibi olmak büyük bir hedefti. Bugün otomobilin markasını, modelini, donanımını konuşuyoruz.

Eskiden insanlar daha çok sahip olduklarına bakardı. Bugün sahip olmadıklarımız daha görünür hale geldi.

Belki de modern insanın en büyük yorgunluklarından biri burada yatıyor.


Daha fazlasını istemek. Daha yenisini istemek. Daha büyüğünü istemek. Daha iyisini istemek.

İnsan elbette ilerlemek ister. Daha iyi yaşamak ister. Çocuklarının daha iyi imkânlara sahip olmasını ister. Bunda yanlış bir şey yok.

Fakat ilerlerken geride bıraktıklarımızı da hatırlamak gerekiyor.

Çünkü hayat yalnızca kazandıklarımızdan ibaret değil. Kaybettiklerimiz de bizi değiştiriyor.

Ankara’nın eski sokaklarını düşündüğümde aklıma binalardan önce insanlar geliyor. Arkadaşlar geliyor. Öğretmenler geliyor. Öğrencilik yılları geliyor. Dersler geliyor. Sınavlar geliyor. Yürüyüşler geliyor. Kahkahalar geliyor.


Bazen insan bir şehri aslında o şehirde sevdiği insanlarla hatırlıyor.

Bugün Ankara’ya gittiğimde bazı yerleri tanımakta zorlanıyorum. Bir zamanlar boş olan yerlerde binalar yükselmiş. Yeni bulvarlar açılmış. Şehrin sınırları kilometrelerce genişlemiş. Eskiden uzak dediğimiz yerler bugün şehrin içinde kalmış.

Ama hafızamızda şehir aynı hızla değişmiyor.

Benim zihnimdeki Ankara hâlâ gençliğimin Ankara’sı.


Kızılay’dan geçerken gözüm bazen eski GİMA’nın önünü arıyor. Sanki biraz beklesem bir tanıdık çıkacak. Omzuma dokunacak. “Nerelerdesin?” diyecek.

Belki Çankaya Lisesi’nden bir arkadaş. Belki Gazi Üniversitesi’nden biri. Belki yıllardır görmediğim bir dost.

Ama insan yıllar geçtikçe anlıyor ki aslında aradığı yalnızca o insanlar değil. Biraz da kendi gençliğini arıyor.

O günlerdeki heyecanını arıyor. Hayatın daha uzun göründüğü yılları arıyor. Anne babaların daha genç olduğu zamanları arıyor. Arkadaşların henüz farklı şehirlere, farklı hayatlara dağılmadığı günleri arıyor.

İşte şehirlerle insan arasındaki en güçlü bağ da bu.


Şehir değiştikçe, zamanın geçtiğini anlıyoruz.

Bir bina yıkılıyor. Bir anı eksiliyor. Bir dükkân kapanıyor. Bir dönem bitiyor. Bir cadde değişiyor. Hafızamızdaki görüntü biraz daha uzaklaşıyor.

Fakat insan belleğinin güzel bir tarafı var.

Şehir ne kadar değişirse değişsin, biz onu çoğu zaman en mutlu olduğumuz haliyle saklıyoruz.

Ankara’nın değişimi aslında yalnız Ankara’nın hikâyesi değil. Türkiye’deki birçok şehrin hikâyesi aynı zamanda.

Mahalleler apartmanlara dönüştü. Apartmanlar sitelere dönüştü. Sokakta büyüyen çocukların yerini ekran başında büyüyen çocuklar almaya başladı.

Bizim çocukluğumuzda anneler pencereden bağırırdı: “Artık eve gel!”

Bugün bazı anne babalar çocuklarına: “Biraz dışarı çık.” diyor.

Belki de birkaç kelimeyle anlatılabilecek en büyük değişimlerden biri budur.


Aile hayatı da değişti.

Eskiden sofranın belli bir saati vardı. Mümkün olduğunca herkes aynı masaya otururdu. Yemek yalnızca yemek değildi. Günün konuşulduğu yerdi. Çocukların dinlendiği, büyüklerin anlattığı yerdi.

Bugün aynı evde dört kişi, dört ayrı ekrana bakabiliyor.

Bir aradayız. Ama her zaman birlikte değiliz.

Bu çağın en büyük çelişkilerinden biri de burada.

Hiç olmadığı kadar bağlıyız. Ama bazen hiç olmadığı kadar yalnızız.

Dünyanın öbür ucundaki biriyle saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Ama yanımızdaki insanı dinlemeye zaman ayırmayabiliyoruz.

Yüzlerce kişiyi sosyal medyada takip ediyoruz. Ama eski bir arkadaşımızın sesini aylarca duymuyoruz.

Binlerce mesaj alıyoruz. Ama gerçek bir sohbeti özlüyoruz.

Bu nedenle eski Ankara’yı hatırlamak yalnızca nostalji değildir.

Nereden nereye geldiğimizi düşünmektir.

Neleri kazandığımızı görmek kadar, neleri kaybettiğimizi de fark etmektir.


Elbette geçmişi kusursuz göstermek doğru olmaz. O yılların da zorlukları vardı. İmkânlar daha sınırlıydı. Ulaşım daha zordu. Bilgiye erişmek güçtü. Bugünün sağlık, iletişim, ulaşım ve konfor imkânlarının birçoğu o zamanlar hayaldi.

Kimse geçmişe dönmek istemiyor. Zaten dönemeyiz.

Ama geçmişten bazı değerleri geleceğe taşıyabiliriz.

Dostluğu.

Komşuluğu.

Vefayı.

Sabrı.

Paylaşmayı.

Sohbeti.

İnsana zaman ayırmayı.

Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın temel ihtiyacı değişmiyor.

İnsan sevilmek istiyor. Hatırlanmak istiyor. Dinlenmek istiyor. Birinin kendisini gerçekten merak ettiğini bilmek istiyor.


Yıllar geçtikçe insan şunu daha iyi anlıyor:

Hayatın değeri yalnızca sahip olduklarımızla ölçülmüyor.

Kaç evimiz olduğu… Kaç otomobil değiştirdiğimiz… Kaç ülke gördüğümüz… Bunların hepsi hayatımızın parçalarıdır.

Ama sonunda hafızamızda kalanlar çoğu zaman başka şeyler oluyor.

Bir arkadaşın kahkahası.

Bir aile sofrası.

Bir öğretmenin söylediği bir cümle.

Bir dostla yapılan uzun bir yürüyüş.

Bir parkta geçirilen birkaç saat.

Bir öğrencilik günü.

Bir yaz akşamı.

Bir vedalaşma.

Bir kavuşma.

Belki de bu yüzden Ankara benim için hâlâ bambaşka bir şehir.

Çünkü orada yalnızca sokaklar yok.

Gençliğim var.

Hayallerim var.

Arkadaşlarım var.

Geçmişim var.

Bugün Kızılay eski Kızılay değil. Ankara eski Ankara değil. Biz de eski biz değiliz.

Bu hayatın değişmez gerçeği.

Fakat değişirken insanlığımızı korumak hâlâ bizim elimizde.

Şehirler büyüsün. Binalar yükselsin. Teknoloji gelişsin. Hayat kolaylaşsın. Dünya hızlansın.

Ama insan insandan uzaklaşmasın.


Eski bir arkadaşımız aklımıza geldiğinde aramayı ertelemeyelim. Bir dostla karşılaştığımızda saate bakmadan birkaç dakika fazla konuşalım. Aile sofralarını mümkün olduğunca koruyalım. Çocuklarımıza yalnızca iyi bir eğitim, iyi bir meslek ve iyi imkânlar bırakmayı değil, güzel hatıralar bırakmayı da düşünelim.

Çünkü zaman gerçekten çok hızlı geçiyor.

Bir bakıyorsunuz Çankaya Lisesi’nde genç bir öğrencisiniz.

Bir bakıyorsunuz Gazi Üniversitesi yılları başlamış.

Bir bakıyorsunuz aradan neredeyse yarım asır geçmiş.

Şehir büyümüş. Sokaklar değişmiş. İnsanlar başka hayatlara dağılmış.

Ve siz bir gün Kızılay’dan geçerken eski GİMA’nın önünü arıyorsunuz.

İnsan gençken geleceği merak ediyor. Yaş aldıkça geçmişi daha çok düşünüyor.

Ama hayat aslında ikisinin arasında yaşanıyor.

Geçmişten hatıraları, gelecekten umudu alıp bugünü iyi yaşamak gerekiyor.

Belki Ankara’nın bana bugün düşündürdüğü en önemli şey de bu.


Şehirler değişir. Caddeler değişir. Binalar değişir. Hayat tarzları değişir. Alışkanlıklar değişir. Biz de değişiriz.

Ama keşke bazı şeyler değişmese.

Bir selamın sıcaklığı.

Bir dostun kıymeti.

Vefanın değeri.

Bir sofranın bereketi.

Bir arkadaşla yapılan uzun sohbet.

Bir insanın başka bir insana gerçekten ayırdığı zaman.

Benim Ankara’mın merkezi bir zamanlar Kızılay’dı.

GİMA’nın önünde biraz beklediğinizde mutlaka bir tanıdık çıkardı.

Bugün o GİMA yok.

O yılların Ankara’sı da yok.

O insanların bir kısmı belki artık aramızda değil, bir kısmı başka şehirlerde, başka hayatlarda.

Ama hepsi hafızamızda aynı yerde duruyor.


Çünkü şehirlerin gerçek tarihi yalnızca binalarla, yollarla, meydanlarla yazılmaz.

Asıl tarih insanların hafızasında yazılır.

Ve insan yaş aldıkça bunu daha iyi anlıyor:

Hayat dediğimiz şey, geriye dönüp baktığımızda hatırladığımız insanların ve yaşadığımız güzel anların toplamıdır.

Belki de gerçek zenginlik budur.

Arkanızda çok eşya değil, çok hatıra bırakmak.

Çok tanıdık değil, gerçek dostlar bırakmak.

Çok konuşmak değil, güzel sözler bırakmak.

Ve yıllar sonra bir şehrin ortasında durduğunuzda,

“Ben burada güzel günler yaşadım”

diyebilmektir.

Ben Ankara’ya baktığımda bunu söylüyorum.


Şehir değişti.

Biz değiştik.

Hayat değişti.

Ama bazı hatıralar hiç değişmedi.

İyi ki de değişmedi.