İnsan gençken geleceği biriktiriyor. Bitireceği okulu, yapacağı işi, kazanacağı parayı, kuracağı aileyi, alacağı evi, bineceği arabayı düşünüyor. Önünde uzun bir yol olduğuna inanıyor ve gözünü hep yolun ilerisine dikiyor.
Zaman ilerledikçe bu bakış yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Orta yaşlara gelindiğinde artık yalnızca hayal kurmak yetmiyor; insan kuruyor, büyütüyor, mücadele ediyor. İşini geliştirmeye, çocuklarını okutmaya, ailesini ayakta tutmaya ve toplumda bir yer edinmeye çalışıyor.
Fakat hayatın akışı insanı daha derin bir soruyla karşı karşıya bırakıyor. Bir noktadan sonra artık mesele sadece “Ne kazandım?” sorusu olmaktan çıkıyor.
***
Ben bu hayatta ne biriktirdim?
Para mı, Makam mı, Gayrimenkul mü, Başarı mı?.. Yoksa insan mı, dostluk mu, hatıra mı, hikâye mi?
Ben bugün geriye dönüp kendi hayatıma baktığımda, bu sorunun cevabının yıllar içinde nasıl değiştiğini daha iyi görebiliyorum.
Bu sorunun peşinden giderken insan ister istemez kendi köklerine dönüyor. Ben Balıkesir’de doğup büyüdüm.
Babam Necat Tunçsiper, valilik de yapmış bir devlet adamıydı. Onun görevleri sayesinde devletin farklı kademelerini, sorumluluğun ne demek olduğunu daha çocuk yaşta görerek büyüdüm.
Sonra Ankara’da üniversite yılları geldi. Ardından iş hayatı, siyaset, İstanbul, İzmir ve Türkiye’nin, hatta dünyanın farklı şehirleri…
Hayat insanı sürekli bir yerden bir yere taşıyor. Güzel otellerde kalıyorsunuz, büyük şehirler görüyorsunuz, dünyanın öbür ucuna gidiyorsunuz.
Ama nedense yaş ilerledikçe doğduğun şehrin sokakları insana bambaşka görünmeye başlıyor.
Çünkü memleket dediğimiz şey aslında bir coğrafya değil, insanın çocukluğudur.
Bu yüzden bir sokağın köşesi, eski bir dükkân, çocukluk arkadaşının evi, gençken oturduğun kahvehane ya da yıllar önce maç izlediğin stat bir anda çok daha anlamlı hale gelir.
***
Bugün Balıkesirspor’un, Bandırmaspor’un ya da Ayvalıkgücü’nün sonucuna bakarken aslında yalnızca bir futbol maçını takip etmiyorsunuz.
O skorların arkasında bir şehir, bir gençlik ve bir geçmiş vardır.
Fenerbahçe’ye duyduğum bağlılık da benim için sadece doksan dakikalık bir futbol değildir. Yıllar geçtikçe insan şunu daha iyi anlıyor: tuttuğu takım, hayatındaki değişmeyen az sayıda şeyden biridir.
Belki de bu yüzden insanlar takımlarına bu kadar bağlanır. Bu biraz da geçmişimizle bugünümüz arasındaki köprüdür.
***
İş hayatında para kadar hikâye de kazanılıyor…
Bu köprü iş hayatında da kendini gösteriyor. Otuz beş yıl otomobil sektöründe, toplamda ise kırk yıla yakın bir süre otomobil bayiliği yaptım. Renault, Nissan, Dacia gibi markaların Türkiye’deki yapılanmalarında görev aldım, farklı dönemlerde bu markaların yönetim süreçlerinde bulundum.
Bunun yanında akaryakıt istasyonları, taşımacılık, medya, radyo ve televizyon gibi farklı alanlarda da iş yaptım.
Petrol İşverenleri Sendikası yönetim kurulunda yer aldım. Radyo ve Televizyon Sahipleri Derneği’nde görev aldım. Balıkesir Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nde çalıştım. Ankara, İzmir ve Balıkesir Ticaret Odaları’nda üyeliklerim oldu.
Gençken iş hayatına bakış çok nettir. Satış rakamı önemlidir. Ciro önemlidir. Yeni yatırım önemlidir. Büyümek önemlidir.
Fakat yıllar geçtikçe geriye dönüp baktığınızda bilançolar hafızada kalmaz; insanlar kalır.
Birlikte çalıştığınız arkadaşlar… Bir müşterinin söylediği bir söz… Zor bir günde yanınızda duran bir dost… Yıllar sonra karşılaştığınız eski bir çalışanın size sarılması…
İşte o zaman fark edersiniz ki iş hayatı sadece para kazanmak değildir.
Hikâye biriktirmektir.
***
Makamlar geçiyor, hatıralar kalıyor
Bu birikim sadece iş hayatıyla sınırlı değil. Siyasetin içinde de uzun yıllar bulundum. İl başkanlığından genel başkan yardımcılığına kadar farklı görevler üstlendim.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihine damga vurmuş isimlerle aynı masalarda oturdum, toplantılara katıldım, tartıştım ve kararların nasıl alındığını yakından gördüm.
O günlerde makamlar çok önemli görünüyordu. Fakat zaman geçtikçe insan şunu fark ediyor: makam odasının büyüklüğü hafızada kalmıyor.
Bir konuşma kalıyor, bir yolculuk, liderin söylediği bir cümle kalıyor hafızada.
Bir seçim gecesi kalıyor… Kazandığınız gün kadar kaybettiğiniz gün de kalıyor.
Makamın süresi vardır; hatıranın süresi yoktur.
***
Çocuklarının başarısı insanın bilançosunu değiştiriyor
Hayatın bir başka dönüm noktası da çocuklardır. Gençken insan kendi başarısını önceler.
Onların iyi eğitim aldığını, kendi ayakları üzerinde durduğunu ve sizden daha ileriye gittiğini görmek bambaşka bir mutluluk verir.
Hatta belli bir yaştan sonra insanın kendi başarılarının verdiği haz azalırken, çocuklarının başarıları daha büyük bir anlam kazanır. Çünkü artık insan kendisinden sonrasını da izler.
Belki de anne babalığın en güzel tarafı budur: Çocuğunun sizi geçmesinden gurur duymak.
***
Babalar gittikten sonra bazı cümleler daha iyi anlaşılıyor…
İnsan gençken babasının hep orada olacağını düşünür. Soracak bir şey olduğunda arayacağını… Bir karar verirken danışacağını… Bir bayramda aynı masada oturacağını… Sonra bir gün hayat, zamanın tek yönlü olduğunu hatırlatır.
Babam Necat Tunçsiper’i kaybedeli yıllar oldu.
Bugün geriye baktığımda onun milletvekilliği, avukatlığı ve devletin farklı kademelerinde üstlendiği görevler elbette önemlidir. Ama aynı zamanda böyle bir babanın evladı olmak bana sorumluluk duygusunu da erken yaşta kazandırdı.
Bir oğulun hafızasında ise başka şeyler kalır. Bir bakış… Bir öğüt… Birlikte gidilen bir yer… Çocukken duyulan bir cümle…
İnsan yaş aldıkça anne babasını daha iyi anlamaya başlar.
Ne gariptir ki onları en iyi anlamaya başladığımız dönem, çoğu zaman onlara anlatma imkânımızın azaldığı yıllardır.
***
Dünya büyürken insanın dünyası küçülüyor!
Geçtiğimiz aylarda Amerika’daydım. San Francisco’dan Los Angeles’a uzanan bir yolculuk… Dünya Kupası heyecanı, on binlerce insan, stadyumlar, Golden Gate, Hollywood, Beverly Hills…
Dünyanın öbür ucuna gidiyorsunuz. Ama sonunda insanın aklında ne kalıyor?
Golden Gate’in uzunluğu mu? Otelin yıldız sayısı mı?
Hayır.
Yanınızda olan insanla yaşadığınız an kalıyor.
Oğlunuzla çıktığınız bir yolculuk, yıllar sonra bakacağınız bir fotoğraf, maç öncesi heyecan, yabancı bir şehirde içilen bir kahve…
İşte hayatın en ilginç tarafı burada.
Dünya büyüdükçe insanın gerçek dünyası küçülüyor.
Sonunda geriye birkaç insan ve yüzlerce hatıra kalıyor.
***
İnsan yaşlandığını ne zaman anlıyor?
Bence insan saçına ak düştüğünde, merdiveni daha yavaş çıktığında da değil…
İnsan, gelecekten daha fazla geçmiş konuşmaya başladığında bunu fark eder.
“Yapacağım” kelimesinin yanına yavaş yavaş “yapmıştık” kelimesi eklenir.
Ama bunu bir kayıp gibi görmek doğru değildir.
Geçmişiniz varsa yaşamışsınız demektir.
Anlatacak hikâyeniz varsa mücadele etmişsiniz demektir.
Arayacak insanlarınız varsa dostluk kurmuşsunuz demektir.
Özlediğiniz insanlar varsa sevmişsiniz demektir.
Çocuklarınızın başarılarıyla gurur duyuyorsanız, sizden sonrasına bir şey bırakmışsınız demektir.
Bir şehrin sokaklarında hâlâ kendinizi evinizde hissediyorsanız, bir yere ait olmuşsunuz demektir.
Bir takım gol attığında hâlâ ayağa kalkabiliyorsanız, içinizdeki çocuk tamamen gitmemiş demektir.
***
Sonunda insan neyi biriktiriyor?
Bütün bu yolculuğun sonunda insan geriye dönüp baktığında şunu daha net görür: İnsan gençken eşya, orta yaşlarda başarı, yaş aldıkça hatıra biriktirir.
Para elbette önemlidir. İş önemlidir. Başarı önemlidir. Makam da hayatın bir döneminde önemlidir.
Hiç biri tek başına iyi yaşanmış bir hayatın ölçüsü değildir.
Gerçek zenginlik, sonunda geriye kalan şeydir:
Sizi hatırlayan insanların varlığıdır.
İnsan, ne kadar yaşadığıyla değil; geride ne kadar iz bıraktığıyla hatırlanır.