D Grubu’ndaki hayal kırıklığımızın hüznünü henüz üzerimizden atamamıştık. Dünya Kupası için binlerce kilometre yol kat ederek geldiğimiz Kaliforniya’nın incisi San Francisco’da, futbolun dışında gördüklerim beni bambaşka düşüncelere sürükledi. Belki de biraz futboldan uzaklaşıp bu şehrin anlattıklarına kulak vermek gerekiyor.
San Francisco, dünyanın teknoloji başkentlerinden biri. Hemen yanı başındaki Silikon Vadisi; Apple, Google, Meta, Nvidia ve daha nice teknoloji devinin doğduğu, büyüdüğü ve dünyayı değiştirdiği yer. Yapay zekâdan uzay teknolojilerine, yazılımdan biyoteknolojiye kadar geleceğin şekillendiği merkez burası.

Ancak insan ilk bakışta büyük bir çelişkiyle karşılaşıyor.
Bir yanda trilyon dolarlık şirketler, milyarderler, dünyanın en parlak mühendisleri ve bilim insanları…
Diğer yanda ise kaldırımlarda yaşayan, çadırlarda hayatını sürdürmeye çalışan binlerce evsiz insan.
Kapitalizmin kalbi olarak gösterilen bu şehir aynı zamanda Amerika’nın en büyük evsizlik sorunlarından birine sahip. Teknoloji ve servet göğe yükselirken, toplumun bir kısmı sokaklarda yaşam mücadelesi veriyor. Bu manzara insana şu soruyu sorduruyor:
“Teknoloji insanlığı ileri taşıyor ama herkes aynı gemide mi yol alıyor?”
***
San Francisco’da beni en çok etkileyen deneyimlerden biri de sürücüsüz araçlara binmek oldu. Dünyanın birçok yerinde konuşulan ancak günlük hayatın bir parçası haline henüz gelemeyen bu sistem burada gerçek olmuş.
Direksiyon başında kimse yok.
45 dakikalık bir yolculuğu tamamen kendi kendine giden araçla yaptım. Trafiği takip ediyor, yayalara yol veriyor, sinyal kullanıyor, hız limitlerine uyuyor ve bütün bunları son derece sakin bir şekilde gerçekleştiriyor.
Bir zamanlar bilim kurgu filmlerinde izlediğimiz sahneler bugün San Francisco sokaklarında sıradan bir olay haline gelmiş durumda.
Geleceği burada görmek mümkün.
***
Şehirde dikkatimi çeken bir başka konu ise yaşam maliyetleri oldu. Gayrimenkul fiyatları astronomik seviyelerde. Metrekare fiyatları birçok ülkenin yıllık gelirini aşacak düzeyde. Buna rağmen restoranlarda oldukça makul fiyatlarla kaliteli yemek yemek mümkün. En seçkin restoranlarda bile 20-25 dolar civarında bir bütçeyle karnınızı doyurabiliyorsunuz.
Ancak satın aldığınız her ürün, yediğiniz her yemek ve yaptığınız her alışverişte vergi doğrudan hissediliyor. Sistem vatandaşın harcamasından önemli ölçüde pay alıyor.
***
Dünya Kupası nedeniyle burada çok sayıda Türk genciyle tanışma fırsatı buldum.
ODTÜ mezunu bir mühendis Apple’da çalışıyor.
İTÜ mezunu bir genç Google’da görev yapıyor.
Bilkent mezunu bir başka kardeşimiz enerji sektöründe önemli bir pozisyonda bulunuyor.
Karşılaştığım tablo gurur vericiydi.
Türk gençleri dünyanın en büyük şirketlerinde söz sahibi olmuşlar.
Ancak aynı zamanda içimi burkan bir gerçek de vardı.
Bu gençlerin büyük bölümü Türkiye’nin yetiştirdiği en nitelikli beyinlerdi.
Amerika onları keşfetmiş, fırsat sunmuş ve kendi sistemine dahil etmiş.
Kimileri Green Card aldıktan sonra ailelerini de yanına getirmiş.
Mutlular, başarılılar ve geleceklerinden umutlular.
Ama insan yine de düşünmeden edemiyor:
Keşke bu gençlerimizin bilgi ve enerjisini kendi ülkemizde değerlendirebilseydik.
Keşke onları kaybetmek yerine ülkemizin kalkınmasında daha fazla kullanabilseydik.
Buna rağmen sevindirici olan bir şey vardı.
Hepsinin yüreğinde hâlâ Türk bayrağı vardı.
Maç öncesinde birlikte heyecanlandık.
İstiklal Marşı’nı birlikte söyledik.
Mağlubiyet sonrasında birlikte üzüldük.
Binlerce kilometre uzakta olsalar da vatan sevgilerinden hiçbir şey kaybetmemişlerdi.
San Francisco bana bir kez daha şunu gösterdi:
Bir ülkenin gücü yalnızca teknolojisiyle ölçülmez.
Bir ülkenin gerçek gücü, yetiştirdiği insanları ne kadar koruyabildiği ve onların hayallerine kendi topraklarında ne kadar yer açabildiğiyle ölçülür.
Dünya Kupası’nın futbol heyecanı geçer.
Maçlar unutulur.
Skorlar tarihin sayfalarında kalır.
Ama vatanından uzak bir ülkede karşılaştığınız başarılı Türk gençlerinin gözlerindeki memleket sevgisi ve ülkeniz adına duyduğunuz gurur uzun yıllar hafızanızdan silinmez.
San Francisco’dan geriye benim aklımda kalan da tam olarak budur:
Teknolojinin zirvesi, servetin merkezi, çelişkilerin şehri…
Ve dünyanın öbür ucunda bile kalbinde ay-yıldız taşıyan Türk gençleri…