CENK TUNÇSİPER
Savaşlar, suikastlar, krizler, seçimler, liderler… Her sabah dünyanın yeni bir bölümüne uyanıyoruz. Bir zamanlar bizi günlerce sarsacak olayları artık birkaç saat içinde tüketiyoruz. Dünya dizisi devam ediyor. Fakat gözden kaçırdığımız küçük bir ayrıntı var: Bizim bu dizideki bölümümüz sonsuz değil.
Bir yaz sessizliğine büründüm.
Arada milli maçlar, düğünler, birkaç dost buluşması olmasa sosyal hayat neredeyse duracak.
Garip olan, bundan rahatsız da değilim.
Eskiden olsam belki olurdum.
***
Bizim kuşağımız sessizliğe pek alışık değildi. Hep bir yerlere yetiştik. Okuduk, çalıştık, ticaret yaptık, siyasetle uğraştık, memleket meselelerini tartıştık. Seçimler gördük, krizler yaşadık, kazandık, kaybettik, yeniden başladık.
Hayatın içinde olmayı, hatta mümkünse biraz da önünde koşmayı marifet saydık.
Şimdi ise başka bir şeyi fark ediyorum:
İnsan gençken dünyaya yetişmeye çalışıyor.
Yaş aldıkça zamana yetişmeye.
***
DÜNYA ARTIK BİR DİZİ GİBİ
Televizyonu açıyorum; savaş. Bir başka kanala geçiyorum; suikast. Telefonu elime alıyorum; yeni bir jeopolitik kriz. Amerika, Rusya, Çin, Ortadoğu, Avrupa…
Füzeler, yaptırımlar, zirveler, tehditler…
Bir zamanlar tarih kitaplarında okuyacağımız büyüklükteki olayları artık akşam yemeğinde seyrediyoruz.
Üstelik şaşırmıyoruz bile.
Daha kötüsü, ertesi gün unutuyoruz.
Çünkü yeni bölüm başlamış oluyor.
Dünya gerçekten dev bir televizyon dizisine dönüştü.
Her bölümde yeni krizler, yeni kahramanlar, yeni düşmanlar, yeni ittifaklar…
Biz de ekranın karşısında oturmuş, “Bakalım yarın ne olacak?” diye seyrediyoruz.
Ama bu dizinin diğerlerinden önemli bir farkı var: Ekranda gördüklerimiz senaryo değil.
Bombalar gerçekten düşüyor. İnsanlar gerçekten ölüyor. Çocuklar gerçekten yetim kalıyor.
Şehirler gerçekten yıkılıyor.
Biz ise birkaç dakika sonra kanal değiştirip maça geçebiliyoruz.
Belki çağımızın en büyük çelişkilerinden biri budur:
Her şeyden anında haberdarız ama hiçbir şeyi eskisi kadar derinden hissedemiyoruz.
***
BİZİM KUŞAĞIMIZ ÇOK ŞEY GÖRDÜ
1960 doğumluyum. Çocukluğumun Türkiye’siyle bugünün Türkiye’si arasında sadece 66 yıl yok.
Sanki birkaç ayrı dünya var.
1970’lerin sokaklarını, sağ-sol çatışmalarını, üniversitelerdeki gerilimi gördük.
12 Eylül’ü yaşadık.
1980’lerde Türkiye’nin dışa açılmasına tanıklık ettik.
Özal yıllarını…
1990’ların koalisyonlarını, ekonomik krizlerini, siyasi çalkantılarını…
2000’leri…
Sonra cep telefonu, internet, sosyal medya… Şimdi yapay zekâyı konuşuyoruz.
Bir insan ömrüne ne kadar büyük bir değişim sığmış.
Ev telefonu bağlatmak için beklediğimiz günlerden, dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde görüntülü konuştuğumuz günlere geldik.
Mektuptan WhatsApp’a… Ansiklopediden Google’a… Şimdi de yapay zekâya…
Teknoloji hızlandıkça hayat kolaylaştı.
Ama galiba zaman da hızlandı.
***
SİYASETİN İÇİNDEN BAKINCA
Hayatımın önemli bir bölümü siyasetin içinde geçti. İl başkanlıkları, genel merkez görevleri, kongreler, seçimler…
Turgut Özal, Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Hüsamettin Cindoruk gibi Türk siyasetinin önemli isimleriyle aynı dönemlerin içinde bulunduk.
O günlerde her siyasi gelişme bize çok büyük gelirdi.
Bir kongre… Bir seçim… Bir hükümet krizi… Bir parti içi tartışma…
Sanki memleketin kaderi o gün belli olacakmış gibi heyecanlanırdık.
Bugünden geriye baktığımda başka bir şey görüyorum.
O gün uğruna sabahlara kadar konuştuğumuz bazı meseleleri bugün kimse hatırlamıyor.
Manşetlerden inmeyen insanlar unutuldu.
Çok güçlü makamların sahipleri değişti.
Partiler kuruldu. Partiler kapandı. İktidarlar geldi. İktidarlar gitti.
Ama hayat devam etti.
Belki yaş insana en fazla bunu öğretiyor:
Hiçbir makam kalıcı değil.
Hiçbir güç sonsuz değil.
Hiçbir gündem vazgeçilmez değil.
***
HAYATIN BİLANÇOSU
Yaklaşık 35 yıl ticaretin içinde oldum. Otomotiv, akaryakıt, taşımacılık, medya… İş hayatının içinde olan bilir.
Satış önemlidir. Ciro önemlidir. Pazar payı önemlidir. Ay sonu hedefi önemlidir. Yatırım önemlidir.
İnsan o yıllarda bunların peşinde koşuyor.
Ama bugün geriye baktığımda hangi yıl kaç otomobil sattığımızı hatırlamıyorum.
Buna karşılık birlikte çalıştığım insanları hatırlıyorum.
Bir dostluğu…
Bir vefayı…
Birlikte kazanılan bir başarıyı…
Bazen de bir vefasızlığı…
Demek ki insanın bilançosu şirket bilançosuna benzemiyor.
Şirket bilançosunda rakamlar kalıyor.
Hayat bilançosunda insanlar.
***
66 YIL UZUN MU, KISA MI?
13 Temmuz’da 66 yaşımı doldurdum. Söylerken uzun geliyor.
66 yıl…
Ama dönüp geriye baktığınızda insan şaşırıyor.
Çocukluk… Balıkesir… Ankara… Üniversite… İş hayatı… Siyaset… Evlilik… Çocukların doğması… Onların büyümesi…
Başarılar…
Hayal kırıklıkları…
Dostluklar…
Kaybettiklerimiz…
Hepsi sanki uzun bir filmin kısa sahneleri.
Gençken zamanın hiç bitmeyeceğini düşünüyorsunuz.
“Daha zaman var” diyorsunuz.
Sonra anlıyorsunuz ki insanın hayatındaki en tehlikeli cümlelerden biri bu:
Daha zaman var.
Bir gün gideriz.
Bir gün görüşürüz.
Bir gün ararım.
Bir gün barışırız.
Bir gün o seyahati yaparız.
Bir gün teşekkür ederim.
Ama hayatın takviminde “bir gün” diye bir tarih yok.
***
ZAMANIN ÖLÇÜSÜ TAKVİM DEĞİL
İnsan yaş aldıkça zamanı takvimden değil, çevresindeki insanlardan okumaya başlıyor. Bir zamanlar düğününe gittiğiniz arkadaşınızın çocuğunun düğününe gidiyorsunuz.
Daha dün çocuk olarak gördüğünüz genç üniversiteden mezun oluyor. Bir zamanlar elinden tuttuğunuz kendi çocuğunuz yetişkin bir adam oluyor.
Ve bir zamanlar kalabalık oturduğunuz bazı sofralarda sandalyeler eksilmeye başlıyor.
Telefon rehberinizde hâlâ duran ama artık arayamayacağınız isimler oluyor.
İşte zaman budur.
Takvim yaprağının düşmesi değil.
Bir sofrada eksilen sandalyeyi fark etmektir.
***
BABALAR GİDİNCE
Babamı kaybedeli yıllar oldu. İnsan çocukken babasının hep orada olacağını zannediyor.
Sonra bir gün olmadığını görüyorsunuz.
Eşyaları kalıyor. Fotoğrafları kalıyor. Söylediği bazı cümleler kalıyor.
Hatıraları kalıyor.
Ve yıllar sonra bile bazen bir olay karşısında kendinizi,
“Babam olsa acaba ne derdi?” diye düşünürken buluyorsunuz.
Belki ölümün ne olduğunu en iyi, sevdiğimiz bir insanı kaybettiğimizde anlıyoruz.
Çünkü ölüm yalnızca bir insanın gitmesi değil. Bir daha soramayacağınız soruların başlamasıdır.
***
HAYATIN GERÇEK “SON DAKİKA”LARI
Televizyonun “son dakika” haberleri artık beni eskisi kadar heyecanlandırmıyor. Çünkü hayatın gerçek son dakika haberlerinin başka şeyler olduğunu öğrendim.
Bir çocuk doğdu. Bir genç mezun oldu. Bir evlat evlendi. Bir dost hastalandı. Bir arkadaşımızı kaybettik.
Bir aile uzun zaman sonra aynı sofrada buluştu.
İşte hayatın gerçek manşetleri bunlar.
Devletler bizden önce vardı. Bizden sonra da olacak. Savaşlar oldu, yine olacak. Seçimler yapıldı, yine yapılacak.
İktidarlar değişti, yine değişecek.
Ama annemiz bir tane.
Babamız bir tane.
Çocuklarımızın çocukluğu bir kere yaşanıyor.
Dostlarımızla geçireceğimiz zamanın da garantisi yok.
Ve bizim ömrümüz de bir kere.
***
İNSANIN ELİNDE SONUNDA NE KALIYOR?
Belli bir yaştan sonra insan ister istemez kendi hayatının muhasebesini yapıyor.
Neyi kazandım? Neyi kaybettim? Kimler geldi? Kimler gitti? Kimler kaldı?
Hangi mücadele gerçekten önemliydi?
Hangisi için boşuna üzülmüşüm?
Bir zamanlar uykularımızı kaçıran meselelerin bugün isimlerini bile hatırlamıyoruz.
Fakat bir dostla geçirilen güzel akşamı hatırlıyoruz.
Anne babamızın söylediği bir cümleyi hatırlıyoruz.
Çocuğumuzun doğduğu günü…
Bir mezuniyeti… Bir düğünü… Bir kaybı…
Demek ki hafızanın da kendi adaleti var.
Gereksizleri zamanla siliyor.
Gerçekten önemli olanları saklıyor.
***
BU YAZ BİRAZ SESSİZİM
Bu yaz biraz sessizim. Ama hayattan çekilmiş değilim. Belki tam tersine hayatı daha yakından seyrediyorum.
Milli maç olduğunda yine heyecanlanıyorum. Bir düğünde gençlerin mutluluğunu görünce seviniyorum.
Eski bir dostla oturduğumda yılların nasıl geçtiğine şaşırıyorum. Ama artık her siyasi tartışmayı hayat memat meselesi olarak görmüyorum.
Her “son dakika” haberinde dünyanın sonunun geldiğini düşünmüyorum.
Çünkü 66 yıl bana bir şey öğrettiyse o da şu:
Dünyanın gündemi hiç bitmiyor.
İnsanın zamanı ise bitiyor.
Belki bundan sonra mesele daha fazla şeye sahip olmak değil, sahip olduklarımızın kıymetini daha fazla bilmek.
Daha fazla insan tanımak değil, gerçek dostlarla daha fazla vakit geçirmek.
Her tartışmayı kazanmak değil, bazı tartışmalara hiç girmemek.
Dünyanın bütün sorunlarını çözmek değil, kendi küçük dünyamızdaki insanların hayatına güzel bir şeyler katabilmek.
Sonunda hepimizin hikâyesi birkaç kelimeye sığacak:
Doğdu. Okudu. Çalıştı. Sevdi. Evlat yetiştirdi. Mücadele etti. Yaşadı. Ve gitti.
Aradaki boşlukları nasıl doldurduğumuz ise bizim hikâyemiz.
Bu nedenle bu yaz sessizliğinden rahatsız değilim.
Dünya dizisini biraz daha uzaktan seyrediyorum.
Yeni bölümler geliyor. Yeni oyuncular sahneye çıkıyor. Eskileri çekiliyor. Senaryolar değişiyor.
Dizi devam ediyor.
Biz olsak da edecek. Olmasak da…
Dünya büyük olaylarla tarihini yazıyor. İnsan ise küçük anlarla hayatını.
Ve perde bir gün hepimiz için kapanacak.
Dünya dizisinin ertesi gün yeni bölümü yayınlanacak.
Mesele kaç bölümünü seyrettiğimiz değil. Kendi bölümümüzde nasıl bir iz bıraktığımız.