Cenk Tunçsiper


Sabah kalkmak, işe gitmek, yemek yemek, eve dönmek, uyumak… Bunlar hayatın devam etmesini sağlıyor ama ona her zaman tat vermiyor. Hayatın tadı başka yerlerde saklı. İnsanın kendisini ait hissettiği şeylerde, tutkularında, alışkanlıklarında, ürettiklerinde, sevdiklerinde ve yıllar içinde farkında olmadan kurduğu küçük dünyasında…

Kimi insan için bu bir spor takımıdır.

Dışarıdan bakan biri, “Alt tarafı futbol” diyebilir. Oysa taraftar için mesele çoğu zaman doksan dakikalık maç değil; çocukluğunda babasının elinden tutarak gittiği ilk maçtır. Dolabında yıllardır sakladığı formadır. Arkadaşlarıyla yaptığı bitmek bilmeyen futbol sohbetleridir. Maçtan önceki heyecandır, yenilgiden sonraki sessizlik, galibiyetten sonraki çocukça sevinçtir.

Takım artık hayat hikâyesinin bir parçasıdır.


***

İstanbul’da Fenerbahçe, Galatasaray veya Beşiktaş; İzmir’de Göztepe ya da Karşıyaka; Balıkesir’de Balıkesirspor, Bandırma’da Bandırmaspor, Ayvalık’ta Ayvalıkgücü, Bursa’da Bursaspor…

Hatta bazen küçük ve orta büyüklükteki şehirlerde takım ile insan arasındaki bağ çok daha kuvvetlidir.

Çünkü orada tuttuğunuz takım yaşadığınız şehrin kendisidir.

Balıkesirspor’un maçına giden insan sadece sahadaki on bir futbolcuyu desteklemez. Çocukluğunu, mahallesini, okul arkadaşlarını ve şehrinin hatıralarını da yanında götürür.

Bandırmaspor taraftarı için bordo-beyaz renklerin içinde Bandırma vardır. Ayvalıkgücü’nü seven biri için kırmızı-beyaz forma, Ayvalık’ın sokaklarına, denizine ve yaz akşamlarına karışmıştır. Bursaspor denildiğinde yeşil-beyaz renklerin arkasında koca bir şehrin ortak hafızası vardır.

İnsan bazen takımını neden bu kadar sevdiğini kendisi bile anlatamaz.

Çünkü aslında sevdiği yalnızca takım değildir. Şehrini sever. Gençliğini sever. Arkadaşlarını sever. Babasıyla gittiği ilk maçı sever. Kendisinin geçmişteki halini sever.

Takım bütün bunları bir arada tutan görünmez bir bağdır.


***

Ama insanı hayata bağlayan yalnızca spor değildir. Bir başkası için bu bağ doğduğu şehirdir.

İnsan yıllarca başka şehirlerde yaşayabilir. Dünyanın en güzel ülkelerini gezebilir, en pahalı otellerinde kalabilir. Fakat doğduğu kasabanın meydanında içtiği çayın verdiği huzuru hiçbir yerde bulamayabilir.

Çünkü bazı sokakların hafızası vardır. Bir köşede çocukluğunuz, başka bir sokakta gençliğiniz, eski bir kahvehanede babanızın hatırası vardır.

Belki de insan memleketini değil, memleketindeki kendisini özler.

Çocukluğunun geçtiği ev artık yoktur. Arkadaşlarının bir kısmı başka şehirlere gitmiştir. Büyüklerinizden bazıları hayatta değildir. Dükkânların isimleri değişmiş, sokaklar kalabalıklaşmıştır.

Ama insan oraya gittiğinde elli yıl öncesini bir anda hatırlar.

Çünkü hafızanın takvimi yoktur.


***

Bir ustanın tenceresi de hayatıdır!

Bir aşçı düşünün. Otuz yıldır aynı mutfakta çalışıyor. Sabah erkenden dükkânını açıyor. Malzemesini hazırlıyor, tenceresinin başına geçiyor.

Dışarıdan bakınca yaptığı şey her gün aynıdır. Ama onun için değildir.

Çünkü iyi aşçı yaptığı yemeğe yalnızca tuz, yağ ve baharat koymaz. Tecrübesini koyar. İtibarını koyar. Yıllarını koyar. Kendisinden bir şey koyar.

Müşteri tabağı bitirip, “Usta, yine harika olmuş” dediğinde aldığı haz bazen kazandığı paradan daha değerlidir.

Aynı duygu marangozda vardır. Yaptığı masaya eliyle dokunur.

Çiftçide vardır. Aylarca uğraştığı tarlasının ürün verdiğini görür.

Terzide vardır. Diktiği elbiseyi müşterisinin üzerinde görür.

Öğretmende vardır. Yirmi yıl önce ders verdiği öğrencisi bir gün karşısına doktor, mühendis, iş insanı ya da akademisyen olarak çıkar ve: “Hocam, sizin bende emeğiniz çoktur” der.

O anda öğretmenin aldığı hazzın parasal bir karşılığı var mıdır?

Yoktur.

İnsanın en büyük ihtiyaçlarından biri yaptığı işin bir anlam taşıdığını hissetmesidir.


***

İŞİNİ SEVMEK EN BÜYÜK SERVET!

Hayatımızın belki üçte biri çalışarak geçiyor.

Sevmediği bir işi kırk yıl yapan insanla, sabah işine severek giden insanın aynı hayatı yaşadığını söyleyebilir miyiz?

Bence söyleyemeyiz. İş yalnız para kazanmak değildir. İş, insanın kendisini gerçekleştirdiği alanlardan biridir.

Yıllar geçtikçe insanın yaptığı iş ile karakteri birbirine karışır.

Ve bir gün emeklilik geldiğinde bazı insanlar parayı değil, işe gitmeyi özler.

Çünkü aslında özlediği maaşı değildir. Üretmektir.

İşe yaradığını hissetmektir. Sabah kalktığında gidecek bir yerinin olmasıdır.


***

Çocuğunuz sizi geçebiliyorsa…

Hayatın insana verdiği en özel hazlardan biri de çocuklarının kendisinden daha başarılı olduğunu görmektir.

Bence gerçek başarı biraz da budur.

Bir baba oğlunun kendisinden daha iyi eğitim aldığını görüyorsa… Bir anne kızının kendisinin ulaşamadığı yerlere ulaştığını görüyorsa…

Çocuklar anne ve babalarının başladığı yerden daha ileride bir hayata başlayabiliyorsa… O aile başarılı olmuş demektir.

Çocuğunuzun sizi geçmesi sizin küçülmeniz değildir. Tam tersine, sizin hayatınızın devamıdır.

Birinci kuşak bir dükkân kurar. İkinci kuşak onu şirkete dönüştürür. Üçüncü kuşak dünyaya açar.

Bir öğretmen anne-babanın çocuğu bilim insanı olur.

Küçük bir kasabadan çıkan ailenin torunu dünyanın önemli üniversitelerinden birinde okur.

Baba bir gün oğlunun başarısını uzaktan izler ve içinden şöyle geçirir:

“Benim ulaşamadığım yere o ulaştı.”

İşte hayatın en güzel cümlelerinden biri budur. İnsanın kendi başarısı kendisiyle sınırlıdır.

Çocuklarının başarısı ise geleceğe uzanır.


***

İnsan neden bunlardan haz alıyor?

Çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. İnsan hatırlamak ister. Sevilmek ister. Bir yere ait olmak ister. Üretmek ister. İşe yaradığını hissetmek ister. Kendisinden sonra bir şey bırakmak ister.

Modern hayat bize mutluluğu çoğu zaman tüketmek üzerinden anlatıyor.

Daha büyük ev. Daha pahalı otomobil. Daha yeni telefon. Daha lüks tatil. Daha fazla para.

Bunların hepsi güzeldir. İmkân sahibi olmak hayatı kolaylaştırır. Bunu küçümsemek de doğru değildir.

Fakat insanın garip bir özelliği var: Sahip olduğuna alışıyor.

Çok istediğiniz otomobili aldığınız ilk günkü heyecanınız bir yıl sonra aynı değildir.

Hayalini kurduğunuz eve taşınırsınız. Bir süre sonra o ev sıradan eviniz olur.

Ama elli yıldır tuttuğunuz takımın önemli bir maçında kalbiniz yine hızlı atabilir.

Çocukluk arkadaşınızla elli yıl sonra aynı masaya oturduğunuzda yine eski günlere dönebilirsiniz.

Torununuz boynunuza sarıldığında yine mutlu olabilirsiniz.

Çocuğunuzun başarısını duyduğunuzda göğsünüz yine kabarabilir.

Demek ki insanın kalıcı mutluluğu biraz da sahip olmaktan değil, bağ kurmaktan geliyor.


***

Yaş ilerledikçe hesap değişiyor…

Gençken insan başka şeylerin peşinden koşuyor. Başarılı olmak istiyor. Para kazanmak istiyor. Makam istiyor. Tanınırlık istiyor. Rekabet ediyor.

Kırklı yaşlarda kurduklarını büyütmeye çalışıyor. Ellili yaşlarda onları korumaya başlıyor.

Altmışlardan sonra ise hayat insanın önüne başka bir soru koyuyor:

“Bütün bunların içinde bana gerçekten ne kaldı?”

İşte o zaman hesap değişiyor.

Kaç eviniz olduğu değil, hangi evde huzur bulduğunuz önem kazanıyor.

Kaç kişiyi tanıdığınız değil, zor gününüzde yanınızda kaç kişinin bulunduğu önem kazanıyor.

Kaç makamda oturduğunuz değil, o makamlardan ayrıldıktan sonra insanların sizi nasıl hatırladığı önem kazanıyor.

Ne kadar kazandığınızdan çok, kimlerle paylaştığınız önem kazanıyor.

Ve insan giderek hayatın büyük olaylardan değil, küçük fakat sürekli mutluluklardan meydana geldiğini fark ediyor.

Pazar sabahı aile kahvaltısı…

Sevdiğiniz takımın maçı…

Yıllardır gittiğiniz lokantadaki aynı masa…

Eski dostlarla bir akşam yemeği…

Çocuklardan gelen bir telefon…

Torunun okul başarısı…

Bahçede yetiştirdiğiniz domates…

Deniz kenarında içilen bir çay…

Yıllardır tanıdığınız birinin uzaktan sizi görüp, “Nasılsın, seni görmek ne güzel.” demesi…

Bunlar gazetelere haber olmaz.

Borsada değerleri yoktur.

Tapuları, faturaları, sertifikaları yoktur.

Ama hayatın gerçek serveti biraz da bunlardır.


***

HAYATIN BİLANÇOSU

Biz hayatı çoğu zaman yıllarla ölçüyoruz.

60 yıl. 70 yıl. 80 yıl. 90 yıl…

Oysa belki yanlış ölçüyoruz. Hayatın uzunluğu başka, hayatın genişliği başka bir şeydir.

Aynı seksen yılı iki insan bambaşka yaşayabilir.

Biri yalnızca günleri tüketir. Diğeri sever, sevilir, üretir, gezer, dostluk kurar, takım tutar, şehirlerine bağlanır, çocuk yetiştirir, sofralar kurar, başarır, kaybeder, yeniden başlar.

İkisinin takvimdeki ömrü aynı olabilir. Ama yaşadıkları hayat aynı değildir. İşte bu yüzden insanın hayatında tutkuları olmalı.

Bir takımınız olsun. Bir şehriniz olsun. İyi yaptığınız bir işiniz olsun. Dostlarınız olsun. Sofranız olsun. Çocuklarınız sizden ileri gitsin.

Mümkünse torunlarınızın başarılarını görecek kadar zamanınız olsun.

Bazen maça yenilip üzülecek kadar takımınızı sevin.

Bazen bir şehre döndüğünüzde eski günleri hatırlayacak kadar oraya ait olun.

Bazen yaptığınız işten gurur duyun.

Bazen hiçbir sebep yokken eski bir arkadaşınızı arayın.

Çünkü ömrün sonunda insanın hatırlayacağı şeyler büyük ihtimalle banka hesaplarının rakamları olmayacak.

Hayata sadece sahip olduklarımızla değil, sevdiklerimizle bağlanmak. İnsanın gerçek zenginliği kasasında değil, hayatına anlam veren şeylerin çokluğundadır.

Ve bana göre iyi yaşanmış bir ömrün sonunda söylenebilecek en güzel söz de şudur:

“Sadece uzun yaşamadım; hayatın tadını da aldım.”