Aidiyet duygusunun en önemli şartı insanların kendilerini yalnızca temsil edilmiş değil, aynı zamanda sürecin parçası olarak hissetmesidir. Bu noktada kent konseyleri, şehirdeki farklı kesimleri ortak bir zeminde buluşturması gereken önemli yapılardır.

***

Bir başka mesele de kent konseyleri…

Bazı şehirlerde vatandaş kent konseyi başkanının adını dahi bilmiyor. Bazen kent konseyi seçimleri yapılıyor, başkan seçiliyor, yönetimler oluşturuluyor; ardından kamuoyu aylarca somut olarak ne üretildiğini göremiyor.

Oysa kent konseyleri sıradan bir unvan dağıtma yeri değildir.

5393 sayılı Belediye Kanunu ve Kent Konseyi Yönetmeliği; kent konseylerine hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, demokratik katılımın yaygınlaştırılması, kentin sorunları konusunda ortak akıl oluşturulması, sürdürülebilir kalkınma, çevre, sosyal dayanışma, saydamlık ve hesap verebilirlik gibi önemli işlevler yüklüyor. Kent konseyinde oluşturulan görüşlerin belediyeye iletilmesi de sistemin bir parçasıdır.

Yani kent konseyi başkanlığı kartvizite yazılacak yeni bir sıfat değildir.

Kentte trafik sorunu varsa konuşmalıdır.

Çevre sorunu varsa çalışma grubu oluşturmalıdır.

Gençlerin, kadınların, engellilerin meseleleri varsa onları masaya taşımalıdır.

Üniversiteleri, meslek odalarını, sivil toplum örgütlerini, muhtarları, iş dünyasını ve vatandaşları ortak meselelerde bir araya getirmelidir.

Kentin geleceğine ilişkin öneri üretmelidir.

Gerekirse belediyeye öneride bulunmalı, gerekirse eleştirmeli, gerekirse yapılan doğru bir projeye toplumun katılımını sağlamalıdır.

Kent konseyi belediye başkanının alkış ekibi olmadığı gibi belediyenin karşısında konumlanmış bir muhalefet merkezi de değildir.

Görevi şehrin ortak aklını oluşturmaktır.

Bu görev yerine getirildiğinde kent konseyi, makamların çevresinde oluşan dar çevreleri genişletir; farklı görüşleri, deneyimleri ve ihtiyaçları aynı masada buluşturur. Yerine getirilmediğinde ise yalnızca adı olan, fakat şehir hayatına dokunmayan bir yapıya dönüşür.

Eğer bir kent konseyi bütün dönem boyunca birkaç toplantı, birkaç fotoğraf ve birkaç sosyal medya paylaşımından ibaret kalıyorsa, vatandaşın “Bu kurum ne işe yarıyor?” diye sorması son derece doğaldır.

Ortak akıl yalnızca kamu kurumlarında değil, ekonomik hayatın içinde de gereklidir. Çünkü hiçbir şirketin başarısı da tek bir kişinin çabasıyla açıklanamaz.

***

İŞ HAYATINDA BAŞARI DA TEK KİŞİLİK DEĞİLDİR

İş hayatında da aynı yanılgıya düşüyoruz. Bir şirket büyüyor. Patron kazanmaya başlıyor. İşler yolunda gidiyor.

Bir süre sonra bazen bütün başarının tek bir kişiye ait olduğu düşünülüyor.

Oysa o başarıda fabrikanın kapısını sabah açan çalışandan genel müdüre, satış elemanından muhasebeciye, müşteriden tedarikçiye kadar yüzlerce insanın emeği vardır.

İş insanının gerçek büyüklüğü kazandığı para kadar, birlikte çalıştığı insanlara gösterdiği saygıyla ölçülür.

Çalışanına tepeden bakan işveren, müşterisini küçümseyen esnaf veya başarıyı yalnız kendisine mal eden yönetici, uzun vadede çevresindeki insanları kaybeder.

Paranın satın alamayacağı bir şey vardır:

İnsanların gönüllü bağlılığı.

Bu bağlılık kaybedildiğinde şirketin tabelası yerinde kalsa bile kurumun ruhu zayıflar. Çünkü başarıyı kalıcı kılan yalnızca sermaye değil, o sermayeyi birlikte büyüten insanların güvenidir.

Aynı durum aile içinde de geçerlidir. Orada da insanları bir arada tutan şey, kimin daha çok kazandığı değil; birbirine ne kadar değer verdiğidir.

***

YA AİLE?

En önemlisi bu… Başkanlık biter. Ticaret biter. Görevler sona erer. Ama aile kalır.

Ne yazık ki ekonomik güç bazen ailelerin içinde de üstünlük aracı hâline gelebiliyor.

Ailede daha fazla para kazanan kişi zaman zaman diğerlerini küçümseyebiliyor.

“Ben kazanıyorum.”

“Ben ödüyorum.”

“Ben olmasam…”

Bu cümleler bir aileyi içeriden parçalayabilecek kadar tehlikelidir.

Çünkü herkesin aileye katkısı parayla ölçülmez.

Birisi para kazanır.

Birisi çocuk büyütür.

Birisi yaşlı anneye babaya bakar.

Birisi zor günde yanınızda olur.

Birisi aileyi bir arada tutar.

Hangisinin değeri parayla ölçülebilir?

Bir ailede ekonomik olarak güçlü olan kişinin görevi diğerlerini ezmek değil, daha fazla kucaklamaktır.

Çünkü para insanı üstün yapmaz.

Sadece imkânlarını artırır.

İmkân arttıkça sorumluluk da artar. Bu, siyasette olduğu gibi ailede de böyledir. Elinde daha fazla güç bulunan kişinin görevi, o gücü kendisini diğerlerinden ayırmak için değil, herkesi koruyup kollamak için kullanmaktır.

İşte bütün bu örnekler aynı gerçeğe işaret ediyor: Güç, insanı çevresinden kopardığında değerini kaybeder; insanları bir araya getirdiğinde ise anlam kazanır.

***

MAKAMLAR GEÇİCİ, İNSANLAR KALICI

Hayatım boyunca siyasette, ticarette ve sivil toplumda farklı insanlarla karşılaştım.

Şunu gördüm: İnsanların gerçek karakteri çoğu zaman güçsüzken değil, güç sahibi olduklarında ortaya çıkıyor.

Makam sahibi olduğunuzda yanınızdakilere nasıl davrandığınız önemlidir.

Paranız olduğunda olmayanlara nasıl baktığınız önemlidir.

Başkan olduğunuzda dün beraber yürüdüğünüz insanları hatırlayıp hatırlamadığınız önemlidir.

Siyasetçiyi garında uğurlayan, oda başkanını son yolculuğunda yalnız bırakmayan insanlar aynı şeyi anlatır:

İnsanlar makamın etrafında değil, samimiyetin etrafında toplanır.

Bu nedenle makamdan indiklerinde de unutulmazlar. İnsanların hafızasında halkla birlikte yürüyen, teşkilatla omuz omuza duran, meslektaşlarının yanında olan ve şehrine sahip çıkan isimler olarak kalırlar.

İnsanlar makamı değil, makamın nasıl kullanıldığını hatırlar. Bir makam halktan kopmak için kullanılmışsa geride kırgınlık bırakır; insanlara yaklaşmak için kullanılmışsa görev sona erse bile saygı ve vefa bırakır.

Çünkü makamdan indikten sonra sizi uğurlayacak olan makam aracı değildir.

İnsanlardır.

Görev sona erdiğinde kapınızın önünde protokol olmayacaktır.

Geride bıraktığınız dostluklar olacaktır.

Onun için ister siyasetçi olun, ister belediye başkanı, ister oda başkanı, ister kent konseyi başkanı, ister iş insanı…

Bir şeyi hiç unutmayın:

İnsanları küçülterek büyüyemezsiniz.

Başkalarını dışlayarak birlik kuramazsınız.

Herkesi susturarak ortak akıl oluşturamazsınız.

Tek başınıza kuvvetli olduğunuzu zannedebilirsiniz, ancak gerçek güç, insanların sizinle mecbur oldukları için değil, gönüllü olarak yan yana durmalarıdır.

Makamlar geçer, unvanlar değişir, servet el değiştirir. Geriye yalnızca insanlara nasıl davrandığınız kalır.

Birlikten kuvvet doğar; makamdan değil.