CHP’nin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için hazırladığı film, İzmir Rıhtım Şirketi’nde 1930’lu yılların başında ortaya çıkarılan yolsuzlukları ve bu usulsüzlükleri ihbar edenlerin Atatürk döneminde ödüllendirilmesini anlatıyor. Peki, kamuoyunun yakın tarihte yaşanan yolsuzluk tartışmalarıyla meşgul olduğu bir dönemde neden 93 yıl öncesinin dosyası seçildi? Mesaj açık! Yolsuzluğu ortaya çıkaran korunmalı, kamu hakkını yiyen hesap vermeli, hiçbir usulsüzlük yapanın yanına kâr kalmamalı.


CHP’nin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla yayımladığı kısa film, ilk bakışta Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından kalma tarihî bir olayı anlatıyor. İzmir Rıhtım Şirketi’nde yaşanan yolsuzluklar, usulsüzlükleri fark ederek yetkililere bildiren çalışanlar ve bu kişilerin Atatürk döneminde ödüllendirilmesi…

Filmde verilmek istenen mesaj, 1933 yılında yaşanan bir mali usulsüzlüğü yeniden hatırlatmakla sınırlı değil. Asıl mesele, devletin yolsuzluk karşısında nasıl bir tavır alması gerektiği.

Bir devletin yolsuzlukla mücadelesi, suç işleyenleri yakalamasıyla ölçülmez. Yolsuzluğu ortaya çıkaranların korunması, soruşturmanın önünün açılması, kamu zararının hesabının sorulması ve suçun karşılıksız kalmaması da bu mücadelenin parçalarıdır.

CHP’nin videosu, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından seçtiği örnekle tam da bu noktaya işaret ediyor.

İzmir Rıhtım Şirketi’nde neler yaşandı?

Hikâyenin geçmişi, Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanıyor.

İzmir Rıhtım Şirketi, Fransız sermayeli bir şirket olarak İzmir Limanı’nın işletilmesinde önemli haklara sahipti. Rıhtım ve liman tesislerinin yanı sıra tramvay işletmeciliği de yapan şirket, Cumhuriyet’in ilk yıllarında mali işlemleri ve devlete aktarılması gereken gelirlerle ilgili usulsüzlük iddialarının odağına yerleşti.

Şirketin hesapları ve liman gelirleri üzerinde yapılan incelemelerde, devletin hakkı olan bazı gelirlerin gizlendiği, hesaplarda usulsüzlükler bulunduğu ve tahsil edilen bazı paraların ilgili makamlara bildirilmediği yönünde bulgular ortaya çıktı.

Tarihî kayıtlara göre şirketin Yunan hükümetinden tahsil ettiği rıhtım vergisini Türk hükümetinden gizlediğini bildiren Asım Bey de bu süreçte önemli rol oynadı. İzmir Belediyesi Başmüfettişi Şükrü Bey’in şirketin hesap ve işlemlerindeki usulsüzlükleri haber vermesi de soruşturmanın başlamasında etkili oldu.

İhbarlar üzerine devlet harekete geçti. 9 Ocak 1932’de şirket yönetimine el konulmasına ilişkin karar alındı. Şirketin hesapları ve imtiyazları üzerinde incelemeler yürütüldü. Süreç, şirketin işletme haklarının devletçe devralınmasına kadar uzandı.

Burada altı çizilmesi gereken ayrıntı şu: Olay, yalnızca bir yolsuzluk iddiasının ortaya atılmasından ibaret değildi. İhbarlar üzerine resmî süreç başlatılmış, devlet şirketin faaliyetlerine müdahale etmiş ve usulsüzlükleri ortaya çıkarmada rol oynayan kişiler için ödül kararı alınmıştı.

Atatürk döneminin dikkat çeken kararı

Olayın bugün yeniden gündeme taşınmasının asıl nedeni de bu karar.

1933 yılında İzmir Rıhtım Şirketi’ndeki yolsuzlukların ortaya çıkarılmasına katkıda bulunan kişilere para ödülü verilmesi kararlaştırıldı. Tarihî belgelerde yer alan kararlara göre Asım Bey ve Şükrü Bey’in yanı sıra şirketin hesaplarının incelenmesinde ve usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasında rol oynayan başka kişiler de ödüllendirildi.

13 Haziran ve 19 Haziran 1933 tarihli kararlar, bu ödüllerin verilmesine ilişkin ayrıntıları içeriyor. Kararların temelinde, şirketin hesaplarındaki usulsüzlükleri haber veren ve soruşturmanın yürütülmesine katkıda bulunan kişilerin çalışmaları bulunuyordu.

Bugün CHP’nin filminde öne çıkarılan tarihî gerçek, işte bu uygulama.

Devlet, kendisinden bir şey saklayan şirketin karşısında harekete geçerken, yapılan yanlışları ortaya çıkaran kişileri de ödüllendiriyordu.

Yani kamu hakkını korumak için bilgi veren kişi, devlet açısından bir sorun kaynağı değil, kamu yararına çalışan bir aktör olarak görülüyordu.

Bu yaklaşımın bugüne taşıdığı soru son derece önemli: Bugün kamu kaynaklarının kullanımındaki usulsüzlükleri ortaya çıkaranlar gerçekten korunuyor mu? İhbarlarıyla soruşturmaların başlamasına katkıda bulunanlar destekleniyor mu? Yoksa yanlışları dile getirenler, çoğu zaman kendilerini açıklama yapmak zorunda kaldıkları, baskıyla karşılaştıkları veya yalnız bırakıldıkları bir sürecin içinde mi buluyor?

CHP’nin filmi, bu soruları doğrudan bir güncel dosyanın adını vermeden gündeme taşıyor.

Neden bugünün yolsuzluk dosyaları değil?

Türkiye’de son yıllarda kamu kaynaklarının kullanımı, belediyelerin harcamaları, kamu ihaleleri, çeşitli fonlar ve kamu görevlilerinin sorumlulukları üzerinden çok sayıda tartışma yaşandı. Bazı iddialar yargıya taşındı, bazıları siyasi tartışmaların konusu oldu. Bazı dosyalarda soruşturmalar yürütüldü; bazılarında ise kamuoyunun yanıt beklediği sorular gündemde kaldı.

Böyle bir ortamda, Cumhuriyet Bayramı için hazırlanan bir filmde neden yakın tarihte yaşanmış, kamuoyunda geniş yankı uyandırmış veya yargı sürecine konu olmuş bir olay yerine 93 yıl öncesinin bir yolsuzluk dosyası tercih edildi?

Bu sorunun cevabı, filmin siyasi iletişim tercihini anlamak açısından önemli.

Yakın tarihten seçilecek bir olay, kaçınılmaz olarak belirli isimleri, kurumları, siyasi partileri ve tartışmaları doğrudan gündeme getirecekti. Üstelik devam eden yargı süreçleri varsa, iddiaların kesinleşmiş hükümler gibi sunulmaması gerekecekti. Böyle bir film, Cumhuriyet Bayramı mesajından çok güncel bir siyasi tartışmanın parçasına dönüşebilirdi.

1933 tarihli olay ise CHP’ye daha geniş bir anlatı alanı açıyor.

Tartışmanın merkezinde bugün yaşayan siyasetçiler değil, Cumhuriyet’in kuruluş yılları; güncel iddialar değil, tarihî belgeler; karşılıklı suçlamalar değil, devletin yolsuzluğu ortaya çıkaranları ödüllendirmesi var.

Böylece CHP, belirli bir olay üzerinden bir siyasi rakibini doğrudan hedef göstermek yerine, geçmişten bir yönetim anlayışını örnek olarak sunuyor.

Bu tercih, mesajın daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağlayabilecek bir iletişim yöntemi. Aynı zamanda bugünkü siyasi aktörleri açıkça suçlamadan, izleyiciyi geçmiş ile bugün arasında karşılaştırma yapmaya davet ediyor.

Ancak bu durum, CHP’nin neden yakın tarihli bir olay seçmediği sorusunu ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, soruyu daha önemli hâle getiriyor.

Çünkü tarihî örnek üzerinden günümüze mesaj vermekle, günümüzdeki iddialar karşısında açık bir tutum ortaya koymak aynı şey değil.

“Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir” sözü neden seçildi?

Filmin sonunda kullanılan “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir. Onu koruyanı da sahipsiz bırakmaz” ifadesi, anlatının bütününü tamamlıyor.

Buradaki “kimsesiz” kavramını yalnızca ekonomik açıdan güçsüz veya toplumsal desteği bulunmayan insanlar olarak okumamak gerekir.

Kamu kurumlarında görev yapan, yanlışları gördüğünde bildiren, haksızlık karşısında sesini yükselten; ancak karşısında güçlü kişi ve kurumlar bulunduğu için kendisini yalnız hisseden insanlar da bu anlatının içinde düşünülebilir.

İzmir Rıhtım Şirketi olayında ihbarcıların ödüllendirilmesi, devletin bu kişileri yaptığı iş nedeniyle dışlamadığını, aksine katkılarını kabul ettiğini gösteren tarihî bir örnek olarak sunuluyor.

CHP, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından seçtiği bu hikâyeyle devletin güçsüzü koruması gerektiğini anlatıyor. Bunun yanında, kamu yararına hareket eden kişinin karşısında değil, yanında duran bir yönetim anlayışını savunuyor.

***

Sonuçta mesele, 1933’te yaşanan bir olayın neden 2026’da hatırlatıldığı kadar, o olayın ortaya koyduğu ilkenin bugün ne kadar yaşatıldığıdır.

Yolsuzluğu ihbar edenin ödüllendirilmesi elbette önemli. Fakat asıl başarı, yolsuzluğun önlenmesi, ortaya çıkarılan usulsüzlüklerin etkili biçimde soruşturulması ve kamu hakkını ihlal edenlerin hukuk önünde hesap vermesidir.

Cumhuriyet’in 103. yılında sorulması gereken soru da budur:

1933’te yolsuzluğu ortaya çıkaranlar ödüllendirildiyse, bugün aynı cesareti gösterenler korunuyor mu? Ve kamu hakkını yiyenlerin, hangi makamda bulunurlarsa bulunsunlar, yaptıkları yanlarına kâr kalıyor mu?

Bir siyasi partinin tarihî bir olayı anlatması anlamlı olabilir. Ancak o hikâyenin gerçek değeri, geçmişin hatırlatılmasından çok, bugünün uygulamalarına ışık tutmasında yatar.

Yolsuzlukla mücadele, geçmişte doğru olanı anlatmakla değil, bugün de aynı ölçüyü herkese uygulamakla mümkündür.