Nene Hatun, Şerife Bacı, Gördesli Makbule, Kara Fatma, Nezahat Onbaşı, Tayyar Rahmiye, Halime Çavuş ve binlerce Türk Kadını Kurtuluş Savaşında, erkeklerin yanında savaşarak, cephe gerisinde cephane taşıyarak, Büyük Zaferin kazanılmasında destan yazdı. Sabiha Gökçen, Suat Berk, Afife Jale, Sabriye Aydemir, Remziye Hisar, Semiha Berksoy, ismini hatırlayamadığımız yüzlerce Türk Kadını Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonrası, kültür, sanat, havacılık, hukuk, bilim, siyaset, bilim ve tıp alanında tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Yasemin Adar, Elif Nur Turhan, Buse Naz Çakıroğlu, Busenaz Sürmeneli, Filenin sultanları ve adını anımsayamadığımız başarılı kadın sporcularımız, Türk Sporunun yükselmesinde bir simge olarak tarihe geçti. Prof. Dr. Elif Çimen, 2008 Pekin Olimpiyatlarında ilk kez düzenlenen sanat yarışmasında resim dalında altın madalya alarak resim sanatında Türklerin de var olduğunu tüm dünyaya duyurdu. Elif Çimen Politika Gazetesi’ne yaşam öyküsünü ve Çin’in Başkenti Pekin’de yaşadığı onur ve gurur dolu anları anlattı. Türk Resim sanatıyla ilgili görüşlerini açıkladı.

Elif Çimen kimdir?
Mimar anne ve babanın kızı olarak İstanbul Bakırköy'de 1975 yılında dünyaya geldim. İlk çocukluk yıllarım Bakırköy'de geçti. İlkokulu önce Bakırköy Taşokul'da 3 sene öğrenim gördükten sonra Halil Vedat Fıratlı İlkokulundan mezun olup bitirdim. Enteresan bir devlet okuluydu. Pansiyonluydu, aile bireylerin de kayıplar varsa veya anne-baba ikisi de çalışıyorsa öğrenci kabul ediliyordu. Ortaokul ve liseyi Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde okudum. Liseyi tamamladığım yıllarda sinema öğrenimine ilgi duyuyordum ancak bu hedefle başladığım güzel sanatlar kursuna devam ederken resim eğitimi görmeye karar verdim ve 1995 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümüne başladım. Yüksek lisansı ve sanatta yeterliliği de Mimar Sinan Üniversitesi'nde tamamladım. Balıkesir Üniversitesi'nde Güzel Sanatlar Fakültesi'nin kurulduğunda öğretim görevlisi olarak göreve başladım. 2014 yılında burada profesörlük ünvanımı aldım. Resim kariyerim boyunca almış olduğum çeşitli ödüllerin arasında benim için en anlamlı olanı 2008 Pekin Olimpiyatlarının sanat organizasyonu kapsamında almış olduğum ödüldür. O dönem yurt içi ve dışında pek çok basın organına konu olan bu organizasyonda ülkemi temsil etme gururunu yaşadım.

Olimpiyatlara nasıl katıldınız? Olimpiyatlarda sanat alanında 2008 yılına dek bir yarışma kategorisi yoktu. Ödülün öyküsünü anlatır mısınız?
Yurt dışında çeşitli bienallere katılıyordum. Çin’de 2 yılda bir yapılan bir sanat bienali vardı ve bu organizasyona katılmak için bağımsız olarak başvurup Çin’e gittim. Yaz olimpiyatları da 2008 yılında Pekin’de gerçekleştiriliyordu. Olimpiyatlar, spor dallarıyla ilgili bir organizasyon. O zamana kadar düzenlenen olimpiyat şehirlerinde, olimpiyatlara paralel pek çok sanat organizasyonu yapılmış olsa da olimpiyatlar bünyesinde bir sanat düzenlemesi yapılmamış. Pekin olimpiyatlarında, bienalle aynı zamana denk geldiğinden, sanat alanında da bir organizasyon gerçekleştirmişler ve bir olimpik sanat komitesi oluşturulmuş. Komisyon üyeleri benim bienaldeki Circles & Cycles adlı yapıtımı görmüş. Normalde davet ile yapılan katılımların haricinde bu bienale katılanlardan da bazı sanatçılar seçilmiş. Bana doğrudan ulaşamamışlar ama bir gece, kaldığım otelde kapı çaldı. Açtığımda karşımdaki kişi adımın Elif Çimen olup olmadığını sordu. Evet yanıtını alınca durumu açıklığa kavuşturdu. Böylelikle bu ilk olimpik sanat organizasyonuna Türkiye’den katılan tek sanatçı oldum. Farklı ülkelerden 80 sanatçıya bu olimpik sanat organizasyonu kapsamında onursal birer olimpiyat altın madalyası takdim edildi. Sanat alanında ülkemin varlığını öne çıkarmam benim için büyük onur ve gurur kaynağı oldu.

Ödül sonrası neler yaşadınız? Size katkısı ne oldu?
Pekin Kültür Sarayında muhteşem bir ödül töreni düzenlendi. Madalyanın yanı sıra, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Başkanı Jacques Rogge imzalı bir sertifika verildi. Türkiye’ye döndükten sonra, olimpik sanat organizasyonuna seçilen diğer sanatçılarla bağım kopmadı. Ödül alanlar, benim de içinde bulunduğum uluslararası bir sanat derneği kurdu. Farklı ülkelerde çok güzel çalışmalar yaptık. Dünyanın çeşitli ülkelerinden çalıştay (workshop) çağrıları geldi. Dört farklı ülkede bu çalıştaylara katıldım ve benim için çok özel birer deneyim oldu. Uluslararası kaynaklarda çalışmalarımı gösterip Türkiye'yi temsil edebilme fırsatını buldum. O anlamda çok mutluyum. O dönem bu şevk ile çalışmalarımı arttırıp doçentlik unvanımı da aldım. Ancak beni o dönem üzen bir olay, Çin olimpiyat heyetinin Türkiye’ye gelişimden sonra gönderdiği ödül ve sertifikaların olduğu paketin gümrüğe takılması oldu.

1956 yılında İtalya’nın Bordighera kentinde yapılan uluslararası mizah yarışmasında Aziz Nesin Altın Palmiye ödülünü kazandı. Postayla gönderilen ödül gümrüğe takıldı ve Aziz Nesin protesto için ödülü almadı. Siz gelen ödülü alabildiniz mi?
Çin’den yollanan ödül ve armağanlar büyük bir koliyle gelmişti. Sanırım bu nedenle gümrüğe takıldı. Gelenleri almak için gümrüğe gittiğimde muhatap olduğum görevli gümrük vergisi ödemem gerektiğini söyledi. Kolinin içinde satın aldığım ya da ticari bir eşya olmadığını ısrarla söylememe rağmen vergi ödenmeden veremeyeceğini söylüyordu. Aklıma, gazetelerde altın madalya aldığıma ilişkin haberler geldi. Gümrük memuruna gösterince beni kutladı ve gelen ödül ve armağanları teslim alabildim.

Sinema ile ilgilendiğinizi söylemiştiniz. Neden sinema, tiyatro, TV bölümünü seçmeyip resmi tercih ettiniz?
Lise yıllarımda müthiş bir sinema aşığıydım. Türk, Avrupa ve Amerikan sinemasını sıkı bir şekilde takip ederdim ve bu alanda olmak istiyordum. Tabii ki aileden resme yeteneğim olduğunu küçüklüğümden beri biliyordum. Sinema bölümüne girme hedefiyle gittiğim güzel sanatlar kursundaki hocalarım beni resim bölümüne yönlendirdiler. Sinemayı seçseydim başarabilir miydim bilemiyorum ama sonuçta tercihim resimden yana oldu ve açıkçası pişman da değilim.

Pek çok sanatçıyla röportaj yaptım ve çoğunun ailelerinde mutlaka bir sanatçı vardı. Sizin ailenizde resme yatkınlığı olan kimler?
Benim annem ve babam mimar. Babam Mimar Sinan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, annem İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mimarlık Fakültesi mezunu ve onlar mimar olduğu için yaşamlarında görsel çok önemli. Çok küçük yaşlardan itibaren beni sergi, müze, ören yerleri ve sanatla ilgili pek çok yere ve etkinliğe götürürlerdi. Sanat çocukluğumdan itibaren hayatımda olan bir şeydi. Onların sanatçı dostlarının sergileri, benim için hayatın normal akışının içindeymiş gibiydi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin yanındaki Fındıklı Parkında heykel bölümü öğrencilerinin yaptığı heykeller vardı ve biz onların arasında koşuşturup, oynardık. Benim belki de görsel hafızam o anlamda zenginleşiyordu diyebilirim. Ailem çok küçük yaştan itibaren her yıl muhakkak bizi bir antik kente götürürdü. Buraların atmosferini içimize çekiyorduk ve tüm bunların hepsinin resmi tercih edişimde etkisinin olduğunu düşünüyorum. Hatta kardeşim de benim gibi güzel sanatlarda okumayı tercih etti.

Kaç kişisel serginiz oldu?
Yaklaşık on adet kişisel sergim oldu. Bu belki benim yaşımda bir sanatçı için çok yüksek bir rakam değil, çünkü kişisel sergilerimde prensip olarak, her seferinde yepyeni işlerle sanatseverlerin karşısına çıkmak isterim. Daha seyrek ama her seferinde yeni işlerle kişisel sergi düzenlemeyi tercih ederim. Örneğin yeni bir seri iş çıkartıyorsam, kişisel sergi için girişimlerimi başlatırım.

İlham perisi diyorlar; inanır mısınız?
İlham perisi sanatçıdan sanatçıya çok büyük ölçüde değişen bir olgudur. Örneğin bazı sanatçılara birdenbire ilham gelir, şövale karşısına geçip resim yapmaya başlar. Ancak benim ilhamım şöyledir; aklıma mutlaka gerçekleştirmek istediğim bir fikir gelir, o fikri bir köşeye koyarım. Onun üstünde de geri planda düşünmeye başlarım. Ne yapabilirim? Bu fikri sanat objesi olarak nasıl ortaya koyabilirim? Fikir yazınsal olarak da ortaya konabilir. Sonuçta ben görsel bir ürün ortaya çıkartıyorum. Nasıl ortaya koyabilirim? Nasıl yansıtabilirim? Düşünürüm, bir müddet kurgularım, bazen bu fikir üzerine bir sergilik bir seri oluşturmaya başlarım. O serinin hazırlıklarını, eskizlerini yaparım. Aklımın bir köşesine onu atarım ve yavaş yavaş üzerine kompozisyonlar oluştururum, kişilere pozlar verdiririm. Bir grup insanı toplarım ve kafamdaki kurguya göre pozlar verdiririm. Böyle farklı yöntemlerim vardır. Kompozisyonlar için fotoğraf da çekiyorum ama o benim kafamda bir kurgudur. Fotoğraf, yardımcıdır, bir ara elemandır, bu yüzden çektiğim fotoğrafları da kendim kurgularım. Dans eden insanlar örneği gibi, sohbet eden insanlar gibi, bazen bir insan ve bir hayvanın ya da objenin ilişkisi gibi. Sosyalliği, ilişki biçimini oluştururum ve yavaş yavaş tuvale ya da kağıda, o andaki malzemem neyse ona dökerim. Doğrudan ilham üzerine şövale karşısına geçmişliğim nadirdir.

Bazı insanlar eğitimini alsa da, almasa da çok güzel resim çizer, bazılarının da resim yeteneği yoktur. Siz bir öğretici olarak yeteneği olmayan bir kişiye güzel resim yapmasını öğretebilir misiniz? Eğitimle resim çizmemiş bir insan ressam olabilir mi?

Yeteneği olmayan, yaşamında resim çizmemiş bir insan eğitimle bir noktaya gelebilir. Resim dışarıdan bakıldığında, serbest, özgür bir dal gibi görünebilir olsa da aslında çok ciddi kuralları olan bir daldır. Hiçbir yeteneği olmayan kişi sebat ederse bu kurallar aşılanabilir ve öğretilebilir. Bazı insanlarda bu algı daha o eğitime girmeden vardır. O algı nedir derseniz, beyin, göz, el üçlüsünün koordine oluşudur. Bazılarında daha çocukluktan bu koordinasyon çok sağlamdır. Çocuk hiçbir eğitimi olmadığı halde adeta eğitimliymiş gibi iyi çizer. Bazısı hiç eğitim almaz, eğitimliymiş değil de alaylılığı hissedilir şekilde ama yine de yeteneğini ortaya koyacak şekilde çizer. Klasik resim eğitiminin belli kuralları, belli kalıpları vardır. Bu kalıp formül gibidir. Hedef, beyin, göz ve el koordinasyonunun aşılanmasıdır. Biraz zaman alır. Formülü öğrencilere yıllar içinde veririz. O formülü al, nereye uygularsan uygula gibi olmuyor bizde. O formülü, beyin, göz el üçlemesiyle benimsetiyoruz. Üçlü koordinasyon benimsendiğinde, mekan algısıyla ilgili koordinasyonu gelişiyor. Perspektifle ilgili koordinasyonu gelişiyor. Oran ve orantıyla ilgili koordinasyonu gelişiyor. Anatomi ile ilgili koordinasyonu gelişiyor. Objelere bakışı, üç boyutlu algılayışıyla ilgili koordinasyon gelişiyor. Bunlar yıllar içerisinde gelişiyor, yerleşiyor. Tabii ki bu kalıpların çok ezbere ve kısıtlayıcı olduğu, öğrencilerin bu ezberden çıkamayacağı düşünülebilir. Hatta bazı öğrenciler bu formasyonu içselleştirmeden ezberleyip doğru budur, ötesi yoktur diye olaya bakıp, o kalıpların içerisinde sıkışmış kalmış olabilir. Ancak bu kurallar doğru anlaşılırsa ve bu biçimlenme içselleştirilirse, resmin doğruları ezber değil de, öğrenilirse, bu kalıplar aşılabilir ve özgün sanat eserleri üretilebilir.

Yüzlerce yıl önce yaşayan, Claude Monet, Paul Cezanne, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rembrant gibi sanatçıların yapıtları sanat tarihine geçmiş, günümüzde müzelerde sergileniyor. Günümüzde böyle sanatçılar var mı?
Çok farklı faktörler var. O dönemin sanatçıları şu an sanat tarihinde gerçekten kıymetli ve eserleri sanat tarihine, resim tarihine artı değer katmış. Fakat onlar nasıl çalışıyordu? Komisyonlarda, yani sipariş üzerine olan işlerde, özgürce sanat icra etmek ve yaratıcılık pek yoktu. Tabii ki sanatsal tarz vardı ama yaptıkları çalışmalardaki özgürlükleri kısıtlıydı. Soylular, zenginler ya da kilise resim sipariş eder, sanatçı da bedelini söyler. Sözleşme imzalarlar. Yaptıkları işlerin büyük çoğunluğunu bu şekilde üretebiliyorlardı. Bu sanatçılar, Rembrant, Michelangelo, Leonardo da Vinci, hepsi mecburen ya kiliseye ya bir hamiye iş üretiyorlardı. O dönemde mecburiyetlerin içerisinde yoğruluyorlardı ve açıkçası kıymetleri de bilinmiyordu. Leonardo da Vinci'nin komisyon aldığı kişiye yazdığı mektup var; “Lütfen, en azından resmimin fiyatını çerçeveciyle eşit yapın” diye. Bu sanatçılar çok kıymetli ama o zamanda sanatçılara verilen kıymete bakın. O sanatçılar büyük çileler çekti. Bugün hangimiz böyle çileler çekiyoruz? İleride bizlerin mirasına ne olacak? Bizlerden geleceğe ne kalacak? Hangi sebep ve kriterlerle kalacak? Gelecekte birileri bazı sanatçıları alıp ön plana mı götürecek? Bazıları unutulup gidecek mi, yok mu olacak? Bunu bilmiyoruz.

Leonardo da Vinci’nin, gizemli gülüşü olan Mona Lisa tablosu paha biçilemeyen Louvre Müzesinde sergilenen bir yapıt. Binlerce portre arasında Mona Lisa neden bu kadar değerli?
Binlerce kadın portresi çizilmiştir. Bunun o dönemde pazarlamayla alakalı olduğunu düşünüyorum belli bir oranda. Leonardo da Vinci bugün hayatta olsa, tüm dünyada bilinen, önünde kuyruklar oluşturulan çalışman deseler, kim bilir hangi çalışmamı anlatıyorsunuz diyecektir. Mona Lisa deyince şaşırıp kalacaktır belki. Kendisinin daha değerli bulduğu tablolar olacaktır. Tam anlamıyla bilemiyoruz fakat Mona Lisa bir şekilde zamanla birilerinin dikkatini çekmiş ve ön plana çıkarılmak üzere ortaya konmuştur. Ben seçilmiş olduğunu düşünüyorum. Leonardo da Vinci’nin çok daha büyük emeklerle en büyük ustalık eserim dediği belki başka yapıtları vardır. Louvre Müzesini gezdim, eserleri inceledim. Devasa, büyük emekler harcanarak ortaya çıkarılmış eserlerin karşısında duruyorsun. O büyük, devasa, içindeki işlenmiş zenginlikle, hakikaten etkilendiğim eserler var. Sonra büyük bir odaya giriyorsun. Odada tek başına, 77 cm x 53 cm ebadında kavak panel üzerine Sfumato tekniği ile yapılmış bir portre duruyor. Herkes onun önünde kuyruk olmuş. Kesinlikle Mona Lisa kötü bir resim demiyorum ama orada biraz pazarlama da var. Bir şekilde kültleşmiş.

Balıkesir Güzel Sanatlar Fakültesi 20 yıl önce kurulan bir okul. Resim bölümüne önceki yıllara göre talep eksildi mi, arttı mı? Öğrencileriniz gelecek kaygısı taşıyor mu?
Resim bölümlerinin her daim taliplisi ilginç bir şekilde çoktur. Gelecek kaygısı olan kişi en azından resim öğretmenliği yaparım diye düşünür. Resim çoğu sanat dalının temelidir. Pek çok öğrencim sinema sektöründe, film sektörü, televizyon sektöründe, grafik sektöründe çalışıyorlar. Gelecek kaygısı olmaması diye bir şey maalesef yok. Sanat eğitimi de alsa herkesin muhakkak gelecek kaygısı var. Bırakın resim dalını, eskiden gelecek kaygısı olmayan mesleklerde bile şu an gelecek kaygısı olabilir. Öğrenciler, “Öğrendiğim sanat üretimini devam ettirerek ekmek yiyebilecek miyim?” sorusunu daima sormuşlardır. Bu sanatçıda her daim büyük bir soru işaretidir, yeni bir olgu değil.
.

Her ilde bir üniversite var. Çoğu üniversitede de güzel sanatlar fakültesi kuruldu. Bu yaklaşım sizce doğru mu?
Burada dönemsel bir durum var. Dönemin getirdiği artılar ve eksiler var ve bu şekilde düşünülmeli. Balıkesir Güzel Sanatlar Fakültesi 20 yıl önce eğitim öğretime açıldı. Bizim fakülteden sonra çok fazla güzel sanatlar fakültesi kuruldu. Şunu sorgulayalım; İyi mi oldu, kötü mü oldu? Olaya nasıl baktığınızla alakalıdır. Yıllar geçip küreselleşme olgusu arttıkça gençler üniversite ortamında eğitim görmeyi daha çok talep ediyor. Yüksek Öğrenim Kurumu da buna karşılık son yıllarda daha çok öğrenciye eğitim götürebilmek felsefesi ile hareket ediyor. Buna sadece ressam enflasyonu oldu, resim eğitimi alan öğrenci gereğinden fazla diye bakmamalıyız. Balıkesir'de Güzel Sanatlar Fakültesi açıldı. Bizde ne kadar öğrenci okuduysa, o kadar öğrenciye okuma fırsatı, sanat eğitimi alabilme fırsatı tanındı. Aslında buna böyle bakmak lazım. Bizim yetiştirdiğimiz öğrenciler Anadolu’nun farklı şehirlerine gidip oralarda eğitmenlik yapıyorlar, sanat olmayan yerlere sanatlarını taşıyorlar. Güzel Sanatlar Fakülteleri çok açıldı ama sanatın, resmin yayılması kurumsal oldu. Ülkenin her yerine sanatsal bir dokunuş fırsatı yaratılıyor.

Fakülte sanatsal çalışmalarda halkla bütünleşebiliyor mu?
Bu tür çalışmalara halkla buluşmak diyorum. Balıkesir Güzel Sanatlar Fakültesi şehir merkezindeyken halkla daha fazla buluşuyorduk. Okulun yemekhanesinin bir bölümünü galeriye dönüştürmüştük. Sergilere katılım fazlaydı. Balıkesir Üniversitesi Yerleşkesine taşındıktan sonra, çok sergi açmamıza rağmen, aynı anda 3 sergi gerçekleştirmemize rağmen, halkın yerleşkeye uzak olması ve ulaşım zorluğu nedeniyle katılım yeterince olmuyor. Şehir içinde bir mekanımız olsaydı hem ulaşım sorunu aşılır hem katılımcı sayısı artardı. Yılda iki kere uluslararası sergimiz oluyor. Her yıl “Mini Print” ve “Mini Works” sergilerini düzenliyoruz. Fakültemize 40-50 ülkeden iş yollanıyor. Gelen yapıtları sergiliyoruz. Bu organizasyonu yapıyorsak o zaman aynı organizasyonu şehre taşımak için işbirliklerinin zamanla daha da sıkılaşması faydalı olacaktır diye düşünüyorum.