Bu cümleyi yıllardır söyleriz. Sporun insanları bir araya getirdiğini, farklı renklerin aynı tribünde buluşabileceğini, rakiplerin saha içinde mücadele ederken saha dışında birbirlerine saygı duyması gerektiğini anlatırız.
Ama ne yazık ki bazı görüntüler, söylediğimiz sözlerle yaptıklarımız arasındaki uçurumu yüzümüze bir kez daha gösteriyor.
Ankara Eryaman Stadı'nda oynanan Gençlerbirliği-Fenerbahçe karşılaşmasında yaşanan olay da bunun en acı örneklerinden biri oldu.
Henüz 4-5 yaşlarında olduğu görülen küçücük bir çocuğun, üzerinde Fenerbahçe forması olduğu için Gençlerbirliği tribünlerinde maruz kaldığı davranış, taraflı tarafsız pek çok kişinin tepkisini çekti. O görüntüler yalnızca bir çocuğa yönelik tahammülsüzlüğü değil, tribün kültürünün geldiği noktayı da sorgulamamıza neden oldu.
Şimdi buna fanatiklik mi diyelim, holiganlık mı diyelim, yoksa taraftarlık adı altında insanlığın unutulması mı diyelim?
Bunu tarif etmekte gerçekten zorlanıyoruz.
Çünkü ortada rakip takım formasından başka bir "suç" işlememiş küçücük bir çocuk var.
Bir çocuk...
Henüz hayatın ne olduğunu, insanların neden farklı takımları tuttuğunu, tribünlerde neden tezahürat yapıldığını bile tam olarak anlayacak yaşta olmayan bir çocuk.
Onun üzerindeki forma neden bir tehdit olarak görülür?
Bir çocuğun tuttuğu takım neden öfkenin hedefi haline gelir?
Bir forma, bir çocuğa karşı tahammülsüzlüğün gerekçesi olabilir mi?
Olmamalı.
Aslında sporun bize öğretmesi gereken en temel şeylerden biri tam da budur: Rakibine rağmen değil, rakibinle birlikte spor yapabilmek...
Farklı renkleri sevebilmek, farklı düşüncelere tahammül edebilmek, kazanırken kaybedene saygı gösterebilmek.
Biz tribünlerde bunları kaybetmeye başladığımızda, geriye sadece skor ve sonuç kalır.
Oysa spor sadece 90 dakikadan ibaret değildir.
Spor kültürdür, eğitimdir, sosyalleşmedir, paylaşmadır. Çocukların idol olarak gördüğü futbolcuları izlediği, aileleriyle birlikte güzel anılar biriktirdiği bir ortamdır.
Peki biz çocuklarımıza tribünlerde ne gösteriyoruz?
Rakibe saygıyı mı?
Yoksa rakip olduğu için ondan nefret etmeyi mi?
Son yıllarda statlarda küfür ve şiddetin giderek daha fazla gündeme gelmesi zaten hepimizi rahatsız ediyor. Hakemin kararına kızan, rakip futbolcuya küfür eden, karşı tribüne saldıran, kendi takımının futbolcusunu bile ıslıklayan bir tribün anlayışı ortaya çıkıyor.
Elbette futbol heyecandır.
Elbette taraftar takımını destekleyecek, sevinecek, üzülecek, zaman zaman öfkelenecek.
Bunların hepsi futbolun doğasında var.
Ama öfke ile nefret arasındaki çizgiyi, rekabet ile düşmanlık arasındaki sınırı kaybetmemek gerekiyor.
Çünkü tribündeki yetişkinlerin davranışlarını çocuklar izliyor.
Onlar yalnızca futbolcunun attığı golü görmüyor. Tribündeki büyüklerin nasıl davrandığını da öğreniyor.
Biz küfür edersek onlar küfrü öğreniyor.
Biz rakibe saygısızlık edersek onlar da bunu normal kabul ediyor.
Biz farklı renkteki formayı düşmanlık sebebi haline getirirsek, geleceğin tribünlerini de bugünden şekillendirmiş oluyoruz.
Belki de Eryaman'da yaşanan olayın üzerinde en çok bu nedenle düşünmeliyiz.
Çünkü mesele sadece bir maçta yaşanan tartışma değildir.
Mesele, bizim çocuklara nasıl bir toplum bıraktığımızdır.
Bir çocuğun üzerindeki forma nedeniyle kendisini güvende hissedemediği bir tribün, hangi spor kültüründen söz edebilir?
Hani spor dostluktu?
Hani spor barıştı?
Hani spor kardeşlikti?
Bu sloganları pankartlara yazmak, tribünlerde hep birlikte haykırmak kolay.
Asıl mesele, o sözleri davranışa dönüştürebilmek.
Rakip takımın formasını giyen çocuğu görünce ona el uzatabilmek.
Kendi takımımız kazanırken rakibimizin üzüntüsüne saygı gösterebilmek.
Rakip takım taraftarının da bizim gibi bir insan olduğunu unutmamak.
Çünkü futbol maçtır, forma renktir, skor tabeladaki bir sayıdır.
Ama insanlık bunların çok daha üzerindedir.
Bugün bir çocuğun üzerindeki rakip takım formasına tahammül edemeyen anlayış, yarın başka farklılıkları da sorun haline getirebilir.
İşte tehlike burada başlıyor.
Önce forma üzerinden ayrıştırıyoruz.
Sonra takım üzerinden...
Sonra düşünce üzerinden...
Sonra başka farklılıklar üzerinden...
Ve farkında olmadan birbirimize tahammül edemez hale geliyoruz.
Oysa çocuklar bizim geleceğimiz.
Onlara bırakacağımız en değerli miras, kazanan bir takım değil; kaybettiğinde bile rakibine saygı duyabilen bir toplum olmalı.
Futbolun sonunda bir taraf kazanacak, bir taraf kaybedecek.
Ertesi hafta her şey yeniden başlayacak.
Bugünün galibi yarın mağlup olabilir.
Bugünün mağlubu yarın şampiyon olabilir.
Ama tribünde yapılan bir davranışın, özellikle de bir çocuğun hafızasında bırakacağı izin skordan çok daha uzun sürmesi mümkündür.
Bu nedenle Eryaman Stadı'nda yaşanan olayın sadece "bir taraftarın yaptığı yanlış hareket" denilerek geçiştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz ne zaman rakip takım taraftarını düşman, rakip takım formasını da tahammül edilmesi gereken bir tehdit olarak görmeye başladık?
Ve daha önemlisi...
Çocuklarımızı bu anlayıştan nasıl koruyacağız?
Stadın kapısından içeri girerken formamızı, takımımızın renklerini ve heyecanımızı yanımıza alalım.
Ama insanlığımızı kapının dışında bırakmayalım.
Çünkü sporun gerçek galibi sadece kupayı kaldıran değildir.
Gerçek galip; kazanırken rakibine saygı gösteren, kaybederken rakibini tebrik edebilen, farklı renklere tahammül edebilen ve çocuklara güzel bir tribün kültürü bırakabilendir.
Unutmayalım...
Spor dostluksa, dostluğu göstermek zorundayız.
Spor barışsa, barışı yaşatmak zorundayız.
Spor kardeşlikse, kardeşliği önce çocuklara öğretmek zorundayız.
Yoksa tribünlerde hep birlikte "Spor dostluk, barış, kardeşliktir" diye bağırmanın hiçbir anlamı kalmaz.
Çünkü sözlerin değerini, onları ne kadar yüksek sesle söylediğimiz değil, ne kadar samimiyetle yaşadığımız belirler.