Kuru fasulye benim gözümde sadece bir yemek değil, bir karakter meselesi.
Öyle süslü tabaklar, egzotik soslar falan yok ama masaya geldi mi herkesin sesi kesilir.
Çünkü biliriz: Kuru fasulye geldiyse iş ciddidir.
Eskiden “fakir yemeği” diye burun kıvıranlar vardı.
Şimdi bakıyorum; diyetisyenler listelere ekliyor, sporcular protein diye övüyor, anneler zaten yıllardır haklıymış gibi gülümsüyor.
Meğer bizim çocukluğumuzdan beri bildiğimiz bu yemek, sessiz sedasız vücudu ayakta tutuyormuş.
Bir kere tok tutuyor.
Hani “yemedim, doymadım” diyenlere inat, kuru fasulye insanı uzun süre idare eder.
Lifli yapısı sayesinde mideyi oyalıyor, kan şekerini hoplatmıyor.
Özellikle öğleden sonra bastıran o anlamsız açlık krizleri var ya…
İşte onların panzehiri resmen.
Kalp meselesine gelince…
Herkes pahalı takviyelerin peşinde ama mutfakta duran tencereye kimse bakmıyor.
Oysa kuru fasulye kalbi seviyor, kolesterolle kavga ediyor, tansiyonu sakinleştiriyor.
Potasyum, magnezyum derken vücut resmen şunu diyor:
“Tamam, ben iyiyim.”
Bir de sindirim tarafı var ki…
Evet, kabul edelim; gaz yapabiliyor.
Ama bu da fasulyenin suçu değil, bizim sabırsızlığımız.
Bir gece suda beklet, güzelce pişir, yanına biraz kimyon koy…
Bak bakalım sorun kalıyor mu?
Bağırsaklar çalışıyor, vücut hafifliyor.
Hamilelikte, çocuklukta, yaşlılıkta…
Her dönemde ayrı bir faydası var.
Folik asidiyle anne adaylarına destek,
Demiriyle çocuklara güç,
Lifleriyle ileri yaşlara denge sağlıyor.
Yani tek bir tencereyle bütün aileyi idare edebilen nadir yemeklerden biri.
Şimdi dürüst olayım…
Kuru fasulyeyi “süper gıda” diye anlatınca biraz trend kokuyor ama aslında bu, bizim zaten bildiğimiz bir gerçek.
Yeni değil, moda değil.
Sadece hakkı uzun yıllar verilmemiş.
O yüzden ben kuru fasulyeyi savunuyorum.
Sessiz ama güçlü, mütevazı ama etkili.
Hayat da biraz böyle değil mi zaten?
Çok bağıran değil, istikrarlı olan kazanıyor.
Bir dahaki sefere tencereyi ocağa koyarken şunu düşünün:
Belki de en sağlıklı alışkanlıklar, en sade olanlardır.