Bugün, Kurban Bayramının ilk gününde, küçük bir bayram söyleşisi yapacağız. Sizlere vaaz vermeyeceğim tabi ki. Ben din adamı değil, eğitimciyim; bir eğitimcinin bakış açısıyla konuyu ele alacağız.


Bayramlar ve törenler, dünya üzerindeki tüm milletlerde yaşayan ortak olgulardır. Bayramlar, köklü ve asırlık bir tarihin ürünüdür ve o toplumun, milletin kültürel belleğini oluşturur. Bellek, TDK sözlüğünde “Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü, dağarcık, akıl, hafıza” olarak tanımlanıyor. Felsefe Terimleri sözlüğünde de “İzlenimleri, algıları vb. saklama ve yeniden bilinçte canlandırma” diye tanımlanmış. Bu yazıda bayramları kültürel bellek yaklaşımında değerlendireceğiz.

Bayramlar, toplumsal anımsamanın meydana geldiği önemli anlardır. Kültürel bellek, bayramlar aracılığıyla geleceğe aktarılır. Biz eğitimciler için kültürel belleğimizi geleceğe taşıyacak olanlar, çocuklarımızdır. Kültürel belleğin koruyucusu ve taşıyıcısı olan çocuklarımıza bu bilinci aşılamak, sınıfta tahtaya yazılan teorik bir dersten çok daha fazlasını gerektirir. Kültür anlatılarak değil, yaşatılarak ve hissettirilerek aktarılır. Çünkü çocuk, yetişkinin sözlerini değil, ayak izlerini takip eder.


Çocukların gelişiminde dini ve milli bayramların rolü büyüktür. Bayramlar çocukları toplumsallaştırır, örf ve adetlerimizi unutmamaya, yaşatmaya yönlendirir. Bayramlarda gerçekleştirilen etkinlikler, ritüeller onların bireysel belleğinde şekillenerek toplumsal ve kültürel belleğe dönüşür.

Bir toplumun, geçmişiyle ilgili unutacağı en son şey, belleğinde simgeleşen törenlerdir. Bu törenlerin özelliği, geçmişi yaşatırken geleceği inşa etmektir. “Kadim kültürlerin izlerini taşıyan törenler, bir milletin ve medeniyetin kültürel örüntüsünün tümünün yer aldığı en büyük yapılardır.” Bir kültür dairesine bağlı insanlar, bu törenlere katılarak kültürün sürekliliğini sağlarken dünü ve bugünü birleştirerek kimliğini korur, ayrıca yaşadığı coğrafyayı kimliklendirir.

Toprağı sadece bir harita parçası olmaktan çıkarıp "vatan" kılan şey, üzerine çekilen sınır çizgileri değil, o toprağın ruhuna işlenen kültürel mühürlerdir. Bir coğrafyanın kime ait olduğunu anlamak için taş binaların mimarisine, toprağın rengine bakmak yetmez; o toprağın üzerinde yükselen ortak neşeye, bir arada durma iradesine ve geleneklerin canlılığına bakmak gerekir. İşte bayramlar, bu toplumsal aidiyetin ve coğrafyayı vatan kılma bilincinin en görkemli yaşandığı dönemeçlerdir.


Kuşaklar boyunca aynı sabahın coşkusuyla uyanılan, büyüklerin ellerinde geçmişin saygısını, çocukların gözlerinde geleceğin umudunu taşıyan bayram günleri, o toprakların üzerine vurulmuş en silinmez milli mühürdür. Bizler geleneklerimizi yaşatarak, bayramın birleştirici ruhunu çocuklarımızın kalbine nakşederek aslında sadece bir kültürü korumuş olmuyoruz; bastığımız toprağı ebedi bir vatan haline getiriyoruz. Çünkü vatan, üzerinde ortak duaların edildiği, aynı sofraların kurulduğu ve aynı kültürel belleğin paylaşıldığı kutsal bir çatıdır.

Bugün, bizi bir araya getiren ve biz yapan bayramları tam olarak yaşayamadığımız, yaşatamadığımız; çocuklarımıza da bayram ruhunu veremediğimiz malum. Çünkü günümüzde kutlanan bayram, değişen zaman koşullarına yenik düşerek “tatil” algısına dönüştü. Ailelerin bir arada olduğu, uzaktan akrabaların geldiği, kocaman bayram sofralarının etrafında toplanıp bir arada yemeklerin yenildiği, sohbetlerin edildiği bayramlar azalmadı mı? Evet, yoğun iş temposu ve koşuşturmadan yoruluyoruz; özellikle dokuz gün gibi bir tatil bizim için bulunmaz fırsat sunuyor ve dinlenme, başka yerler görme, eğlenme ihtiyacı duyuyoruz. Bu bireysel ihtiyaçlarımızı karşılamak uğruna, toplumsal ihtiyacımızı, kültürel belleğimizi de kaybediyoruz.


Çocuklarımız yarınlarımız, onlar bu ülkenin geleceği. Milletlerin varlıklarını sürdürebilmesi için “bayram” gibi kültürel bellek unsurlarını yaşatması gerekir. Biz bugün çocuklarımıza bayramın “tatil” demek olduğu algısını yerleştirirsek, bir iki nesil sonra bayram kültürümüzü kaybetmiş oluruz.

Bugün insanlık, teknolojinin getirdiği sahte kalabalıkların içinde tarihin en derin yalnızlığını yaşıyor. Dijital dünyanın ağlarına takılan, hayatı ekran kaydırma hızına indirgeyen ve sosyal medyanın yapay yankı odalarında izole olan modern bireyler olarak; toplumsallaşmaya, sahici bağlar kurmaya ve yeniden "biz" olmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.


Ekranların bizi birbirimize görünmez duvarlarla yabancılaştırdığı bu çağda bayramlar; sadece dini birer vecibe değil, bizi o sanal dünyadan çıkarıp hayatın kalbine dokunduran muazzam birer toplumsal rehabilitasyon alanıdır. Bayram; göz teması kurmanın, bir büyüğün dizinin dibine oturup onu can kulağıyla dinlemenin, dijital bildirimlerin gürültüsünü susturup kalbin sesine kulak vermenin adıdır.

Eğer bu topraklarda kültürel belleğimizi koruyarak ebedi bir vatan olarak kalacaksak; bunun yolu çocuklarımızı o dijital ağların esaretinden kurtarıp bayramın yaşayan laboratuvarına dahil etmekten geçer. Sınıflarda veya ekran başında saatlerce anlatılan "empati", "dayanışma" ve "görgü" kavramları, bir çocuğun bayram sofrasında açılan bir sohbete ortak olmasının ya da bir akranıyla ekmeğini bölüşmesinin verdiği hayat dersiyle boy ölçüşemez.


Bizler, çocuklarımızın avuçlarına sadece bayram şekeri veya akıllı telefonlar değil; birbirine tutunma ahlakını ve köklü bir geçmişin güvenini bırakmalıyız. Ancak o zaman sanal dünyada kaybolmaya yüz tutmuş nesillerimizi sahici bir geleceğe taşıyabilir ve bu kutsal çatının altında, aynı kültürel bellek etrafında yeniden tek yürek olabiliriz.

Bayramlarımız komşularımız, akrabalarımız, büyüklerimiz, çocuklarımız ve dostlarımızla geçen, kültürel belleği geleceğe taşımayı amaç edinen bayramlar olsun. Bayramınız “bayram” olsun!