Ayvalık yine o kendine has kokusuyla, o ağır ağır akan Ege akşamlarıyla gündemde… Ama bu kez sadece deniziyle, taş sokaklarıyla ya da gün batımıyla değil; mutfağıyla konuşuluyor. İkinci kez düzenlenen Ayvalık GastroFest aslında yalnızca bir yemek festivali değil. Bir şehrin kendi kültürüne yeniden sahip çıkma çabası.
Bugün Türkiye’de birçok şehir gastronomi festivali yapıyor. Kimisi birkaç gün konuşulup unutuluyor, kimisi ise gerçekten şehirle bütünleşebiliyor. İşte Ayvalık’ın önündeki en önemli mesele tam da bu: sürdürülebilirlik.
Çünkü gastronomi yalnızca yemek yemek olarak adlandırılamaz; gastronomi bir hafızadır. Bir yaşam biçimidir. Hele konu Ayvalık olunca işin içine yalnızca zeytinyağı değil; meze kültürü, paylaşma kültürü, uzun sofralar ve saatler süren sohbetler giriyor.
Ege’de meze dediğiniz şey, ana yemeğin önüne konulan birkaç tabaktan ibaret değildir. Hatta çoğu zaman masanın asıl kahramanı mezelerin kendisidir. Ayvalık’ın sokaklarında dolaşırken bunu hissedersiniz. Bir tarafta deniz kokusu, diğer tarafta zeytinyağında hafifçe çevrilmiş otların kokusu birbirine karışır. Masaya gelen her tabakta biraz hikâye vardır.
Deniz börülcesinden lorlu kabak çiçeğine, papalinadan fava’ya kadar uzanan o kültür, aslında Ege’nin yıllardır taşıdığı ortak hafızanın bir parçası. Ayvalık GastroFest’in bu yıl “Mezenin Kalbi Ayvalık” temasını seçmesi de boşuna değil. Çünkü Ayvalık gerçekten bu kültürün merkezlerinden biri.
Festival programına bakınca işin sadece konser ve stant tarafına sıkışmadığını görmek sevindirici. Workshoplar, paneller, zeytinyağı üzerine yapılan sohbetler, şeflerin yerel ürünlere dokunuşu… Bunlar önemli detaylar. Çünkü artık insanlar sadece yemek tatmak istemiyor; hikâyeyi de duymak istiyor.
Bir zeytinyağının neden farklı koktuğunu, bir mezede neden belirli otların kullanıldığını, o tariflerin hangi kültürlerden geçtiğini merak ediyor.
İşte bu noktada Ayvalık’ın büyük bir avantajı var. Çünkü bu şehirde gastronomi “sonradan oluşturulmuş” bir vitrin değil. Zaten yaşayan bir kültür. Yani elinizde yapay bir festival değil, doğal bir miras var.
Bu festival birkaç yıl sonra da aynı heyecanla devam edecek mi?
Türkiye’de birçok güzel fikir ilk yıllarda büyük ilgi görüp sonra sessizce kayboldu. Çünkü sürdürülebilirlik sağlanamadı. Gastronomi festivalleri yalnızca sahne kurup birkaç ünlü şefi davet ederek büyümüyor. Yerel esnafın, üreticinin, kooperatiflerin, restoranların ve halkın işin içinde olması gerekiyor.
Ayvalık bunu başarabilirse yalnızca yaz turizmiyle anılan bir ilçe olmaktan çıkar. Dört mevsim yaşayan bir gastronomi rotasına dönüşebilir.
Üstelik Ayvalık’ın elindeki en büyük güçlerden biri de zeytinyağı. Dünyanın birçok yerinde insanlar artık “hikâyesi olan ürün” arıyor. Ayvalık’ın zeytinyağı ise sadece bir ürün değil; bir kimlik.
Bu yüzden GastroFest’in yalnızca üç günlük bir etkinlik olarak görülmemesi gerekiyor. Eğer doğru yönetilirse bu festival, Ayvalık’ın marka değerini büyüten kalıcı bir organizasyona dönüşebilir.
Bir de işin güzel tarafı şu…
Ayvalık bunu yaparken kendini zorlamıyor. Çünkü zaten doğasında var. Uzun masalar kurmak, sofrada saatler geçirmek, mezeyi paylaşmak, yemek üzerinden sohbet etmek… Bunlar Ege insanının yıllardır yaşattığı kültürün ta kendisi.
Belki de bu yüzden Ayvalık GastroFest’in en güçlü tarafı, “samimi” durması.
Çünkü bazı şehirler gastronomiyi sonradan öğrenmeye çalışıyor.
Ayvalık ise zaten yıllardır o sofranın tam ortasında oturuyor.