Türkiye bugün yine siyasetin en ağır krizlerinden birine tanıklık ediyor.
Demokrasi mücadelesinin, çok sesliliğin ve siyasal muhalefetin merkezi olarak görülen Cumhuriyet Halk Partisi, şimdi kendi içinde büyüyen bir kaosun tam ortasında.
Bir tarafta delegelerin oylarıyla göreve gelmiş mevcut Genel Başkan Özgür Özel ve yönetimi…
Diğer tarafta mahkemenin “mutlak butlan” kararı sonrası yeniden göreve döndüğü belirtilen Kemal Kılıçdaroğlu cephesi…
Ortada ise ağır yara alan bir parti kültürü, örselenen demokrasi anlayışı ve milyonlarca seçmenin kırılan umudu var.
CHP Genel Merkezi önünde yaşanan görüntüler, sıradan bir parti içi tartışmanın çok ötesine geçti artık. Polis müdahaleleri, bina çevresindeki kuşatma görüntüleri, biber gazı iddiaları, sloganlar, bağrışmalar, karşılıklı suçlamalar, “ihanet” söylemleri, sert açıklamalar…
Bir pazar günü Türkiye ekran başına kilitlendi ve “Atatürk’ün partisi” denilen yapının nasıl kendi içinde parçalandığını izledi.
Üstelik en acı olan da şu: Hem direnenlerin dilinde aynı cümle vardı, hem kuşatanların…
“Atatürk’ün partisi…”
***
Madem öyleydi, madem herkes Atatürk’ün mirasına sahip çıktığını söylüyordu; o halde bu görüntüler neden yaşandı?
Elbette iktidarın siyasal hesapları, yargı üzerinden yürüyen tartışmalar, CHP’nin yerel seçim sonrası yükselişi ve olası bir genel seçimde birinci parti çıkma ihtimali gibi büyük siyasi denklem başlıkları var. İktidar kanadının CHP içerisindeki kırılmaları fırsata çevirmek isteyebileceği yönündeki yorumlar da yabana atılacak cinsten değil.
Ama bütün bunlar doğru olsa bile…
CHP yönetimleri bu süreci kendi içinde, demokratik teamüllerle, daha sakin ve daha akılcı biçimde yönetebilirdi.
Mahkeme kararının ardından taraflar oturup konuşabilir, partiyi yıpratmayacak bir geçiş formülü geliştirebilir, yeniden kurultay dahil birçok demokratik yöntemi devreye sokabilirdi. Türkiye’ye bu görüntüler yaşatılmadan da kriz yönetilebilirdi.
Ama olmadı.
Şimdi ortada sadece bir liderlik kavgası yok.
Bir kimlik çatışması büyüyor.
“Özgürcüler” ve “Kemalciler” diye ayrışan yeni bir parti içi fay hattı oluşuyor. Önümüzdeki süreçte il ve ilçe kongrelerinden başlayarak CHP’nin her kademesinde sert bir iç hesaplaşma yaşanması sürpriz olmayacak.
Bugün sakin geçen kongre salonlarında yarın büyük kavgalar çıkabilir.
Partililer birbirlerini “ihanetle” suçlayabilir.
Yeni hizipler, yeni kamplar, yeni ayrışmalar doğabilir.
***
CHP’nin enerjisi aylardır belediyelere yönelik operasyonlar, soruşturmalar, gözaltılar, yargı süreçleri ve iç çekişmelerle tüketiliyor. Türkiye’nin ekonomik krizi, hayat pahalılığı, işsizlik, geçim derdi gibi temel sorunlarına odaklanması gereken ana muhalefet, şimdi kendi varoluş kavgasına sıkışmış durumda.
Türkiye’nin iktidar alternatifi olması beklenen bir parti, kendi iç savaşından çıkamazsa ülkeye nasıl umut olacak?
Bugün sosyal medyada CHP konuşuluyor.
Televizyon ekranlarında CHP tartışılıyor.
Gazetelerin manşetlerinde CHP’deki kriz var.
Ama konuşulan şey artık halkın sorunları değil.
Konuşulan şey, CHP’nin kendi içindeki hesaplaşması.
Belki de en büyük zarar burada oluşuyor.
Muhalefetin kendi içine kapanması, iktidarın elini güçlendiren bir tablo ortaya çıkarıyor. CHP kendi içinde boğuşurken erken seçim ihtimali masaya gelirse, parti tüm enerjisini iç kavgaya harcamış halde sandığa gitmek zorunda kalabilir.
Hatta süreç daha da sertleşirse, parti içinden yeni kopuşlar, yeni oluşumlar ve yeni siyasi arayışlar bile doğabilir.
***
Yazık…
Yazık bu partiye.
Yazık milyonlarca seçmenin umuduna.
Yazık Türkiye’nin demokrasi beklentisine.
Şimdi herkes aynı sorunun cevabını bekliyor: CHP’de kaybetmenin öfkesi ve hırsıyla hareket edenler mi galip gelecek, yoksa akıl ve sağduyu mu?
Bunu zaman gösterecek.
Ama görünen o ki, Türkiye daha uzun süre CHP’deki bu büyük fırtınayı konuşmaya devam edecek.