Yeni dünya dizileri… Dijital platformlara, özellikle de yabancı dizilere baktığınızda karşınıza çıkan tablo neredeyse evrensel bir mutabakat metni gibi: uyuşturucu var, alkol var, sigara var; yetmez, her türlü “keyif verici” madde de fonda mutlaka dolaşıyor. Bir de bunun sosu var: seks. Olmazsa olmaz. Kırk beş–elli dakikalık bir bölümün neredeyse üçte biri yatak odalarında, banyolarda, mutfak tezgâhlarında geçiyor. Hikâye duruyor, kamera durmuyor.
Bu tabloyu izlerken insan ister istemez şunu düşünüyor: “Yeni Dünya Düzeni” denilen şey galiba sadece ekonomide, siyasette değil; senaryolarda da kurulmuş. Kavga, dövüş, yaralama, cinayet, tetikçi, keskin nişancı, mafya, uyuşturucu kartelleri… Kan, bol kan. Kara para, erişilmesi imkânsız zenginlikler, lüks mekânlar, lüks arabalar… Şık şıkıdım adamlar, kusursuz kadınlar. Herkes çok sert, çok cool, çok acımasız. Herkes racon kesiyor. Herkesin sırtı kalın.
***
Eskiden “pembe dizi” derdik. Ailece izlenirdi. O pembeliğin içinde bir masumiyet vardı; entrika bile utangaçtı. Şimdi o pembe çoktan soldu. Yerine koyu, karanlık, kanlı renkler geldi. Türk dizilerine bakın; manzara çok farklı değil. “Seyirci böyle istiyor” deniyor. Bu cümle başlı başına büyük bir yalan. Seyirciyi buna alıştıran, hatta mecbur bırakan bir yapı var. Talep, arzdan sonra gelmiş gibi duruyor; ama hikâye tam tersi.
Bu noktada RTÜK meselesi devreye giriyor. Türkiye’de denetleyici, müdahaleci, cezalandırıcı bir kurum. Neredeyse dizilerin senaryosunu kendi yazacak kadar detaycı. Para cezaları, yayın durdurmalar, ekran karartmalar… Hepsi var. Peki sonuç? Çocukların zihnini karıştıran, şiddeti sıradanlaştıran, gençleri kışkırtan, zenginliği ve “her şey mübah” anlayışını parlatan diziler ekranlarda. Bir bölümde en az elli adamın mermi manyağı yapıldığı, ortalığın kan gölüne döndüğü sahneler artık “normal”. Kadına yönelik şiddet, zorbalık, işkence, kabadayılık neredeyse estetik bir tercih gibi sunuluyor.
***
Eskiden bir Kurtlar Vadisi vardı. Mafyaydı ama içine az biraz “milli duygular” katılır, soslanırdı. İzleyicisi çoktu, yıllarca yayında kaldı. Bugünkülerle kıyaslayınca neredeyse masum kalıyor. O dönem Polat Alemdar’a özenip uzun paltolar, açık gömlek düğmeleri, kirli sakallar moda olmuştu. Şimdi ise elli çeşit karakter var; her biri birbirinden “mantar” tipler. Daha agresif, daha sert, daha gözü dönmüş. Hepsi korkusuz, hepsi acımasız. İnsani olan ne varsa ya zayıflık ya da alay konusu.
Bununla da bitmiyor. Sokak dili meselesi var. Türkçenin içine adeta dinamit koyuluyor. Küfürlü konuşmalar, her cins, daha önce gün yüzü görmemiş küfürlerin havada uçuştuğu sahneler… En büyük tahribat belki de burada. Dil bozulduğunda düşünce de bozuluyor. Bugün “akran zorbalığı”nı tartışıyoruz. Peki bu dizilerin, filmlerin bunda hiç payı yok mu? Elbette var. Gücü, şiddeti, aşağılamayı meşrulaştıran bir dil, ekrandan sokağa çok hızlı iniyor.
***
Şöyle insanın içini ısıtan, samimi, sıcacık köy dizileri var mı ekranda? Pek yok. Oysa Türk edebiyatında bir zamanlar köy romancılığı diye güçlü bir damar vardı; altmışlar, yetmişler… Üretim toplumunun hikâyeleri anlatılırdı. Seksenlerden sonra bu damar kurudu. Tüketim toplumu sahneye çıktı. Şiddet, zenginlik, lüks, şatafat, mafyatik hayatlar bu dönüşümün vitrini oldu. Diziler bu vitrinin en parlak camıydı.
Ortaya çıkan şey, özendirici tarafıyla kitleleri içine çeken bir girdap. Seyirci kaçtığını sanıyor ama daha da içine çekiliyor. Belki de asıl soru şu: Biz gerçekten bunları izlemeyi mi seçiyoruz, yoksa bize sunulan seçenekler arasında “başka türlü bir hayat” ihtimali çoktan senaryodan mı çıkarıldı? Eğer cevap ikincisiyse, mesele sadece diziler değil; hayal gücümüzün daraltılmasıdır. Ve bu, en pahalı prodüksiyonlardan bile daha ağır bir maliyet.
***
Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Bu girdaptan kurtuluş tek bir düğmeye basmakla mümkün değil. Ne yasaklarla ne de “izlemeyin kardeşim” kolaycılığıyla… Yasak, çoğu zaman merakı artırır; baskı, içeriği yeraltına iter. Asıl mesele, kontrol ile yönlendirme arasındaki farkı doğru kurmak.
Bu tür yapımların denetimi, makasla sahne kesmekten ibaret olmamalı. RTÜK gibi kurumlar, yalnızca ceza dağıtan bir “ekran polisi” rolünden çıkmalı; içerik üretimini teşvik eden, yönlendiren, kaliteyi ödüllendiren bir yapıya dönüşmeli. Şiddeti, cinselliği, küfrü sansürlemek yerine; bunların hangi bağlamda, hangi yoğunlukta ve hangi yaş grubuna sunulduğunu esas alan bir denetim anlayışı geliştirilmeli. Aksi hâlde ekrandan kesilen her sahne, dijital platformlarda daha sert bir karşılık buluyor.
***
İkinci mesele, yapımcıların ve senaristlerin sürekli arkasına saklandığı o cümle: “Halk bunu istiyor.” Halk gerçekten bunu mu istiyor? Yoksa önüne konulan menüde başka seçenek olmadığı için bunu mu tüketiyor? Gerçek beklenti, her akşam kan, küfür ve şatafat izlemek değil. Gerçek beklenti; kendini hikâyede bulmak, anlaşılmak, rahatlamak, bazen gülmek, bazen düşünmek. İnsanlar, sürekli “olağanüstü” hayatlar görmekten yoruldu. Ulaşamayacağı zenginlikleri izleyerek değil, kendi hayatına temas eden hikâyelerle bağ kurmak istiyor.
Üçüncü olarak, çeşitlilik meselesi. Her dizi mafya olmak zorunda değil. Her karakter racon kesmek zorunda değil. Köy dizisi olur, mahalle hikâyesi olur, öğretmeni, çiftçiyi, işçiyi merkeze alan anlatılar olur. İyiliğin “enayilik” gibi sunulmadığı, merhametin zayıflık sayılmadığı senaryolar mümkün. Türk edebiyatının, halk kültürünün, yerel hikâyelerin bu kadar zengin olduğu bir ülkede, sürekli aynı karanlık evrende dönüp durmak aslında büyük bir yaratıcılık iflası.
Son olarak sorumluluk meselesi var. Ekran sadece eğlence değil; güçlü bir toplumsal öğretmen. Dil öğretir, davranış öğretir, rol model üretir. Akran zorbalığını, şiddeti, kabadayılığı normalleştiren her sahne, farkında olmadan sokağa bir cümle, bir tavır, bir refleks bırakır. Bu yüzden “reyting aldı mı?” sorusu kadar, “ne öğretti?” sorusu da sorulmalı.
Daha çok yasak değil, daha çok akıl. Daha çok ceza değil, daha çok sorumluluk. Ve en önemlisi, seyirciyi küçümsemeyen bir yaklaşım. Çünkü halkın gerçek beklentisi, karanlıkla sarhoş olmak değil; kendini kaybetmeden izleyebileceği, insan kalabildiği hikâyelerdir.