Bayram tatilinde…

Aslında yazıya böyle başlamak bile biraz tuhaf geliyor bana. Çünkü bayram ve tatil dediğimiz kavramlar, aynı şey değil. Bayram bayramdır, tatil tatildir. Ama memlekette yıllardır ikisi birbirine karıştı. Bayram geldi mi herkesin dilinde aynı ifade: "Bayram tatili."

Bendeniz bu bayram ne doğru dürüst bayram kutlayabildim ne de tatilden nasiplendim.

Çalıştık çünkü.


***

Kamu çalışanları on gün izin yaptı, resmi kurumlar kapandı, özel sektörün önemli bir bölümü frene bastı. Biz gazeteci milletine ise ne bayram gelir ne tatil…

Elbette tatil yapan gazeteciler de var. Göreve ara verip birkaç günlüğüne dinlenebilen, deniz gören, sahil koklayan, telefonunu sessize alabilen şanslı meslektaşlarımız da vardır mutlaka. Onlara imrenmiyor değilim.

Biz ise tatil moduna nasıl girildiğini unutalı çok oldu.

Bir iki saat fazla uyuyabilirsek onu tatil sayıyoruz. O da her zaman mümkün olmuyor.

An be an gelişmeleri takip edeceksin. Haberi yazacaksın. Yorumu hazırlayacaksın. Sosyal medyaya taşıyacaksın. Okuyucuyla paylaşacaksın. Millet habersiz kalmasın diye uğraşacaksın.

Dijital habercilik bizi bambaşka bir çalışma düzeninin içine soktu.

Eskiden kağıt gazeteyi toparlar, baskıya gönderir, işimizi bitirirdik. Gazete çıkınca gün de kapanırdı. Şimdi öyle mi?

Gece yarısı memlekette bir gelişme olacak...

Haydi kalk yataktan. Aç bilgisayarı.. Takip et.. Araştır.. Yaz.. Paylaş.

Sabah erkenden ofise gel. Memlekette neler olmuş, kim ne demiş, hangi açıklama yapılmış, hangi olay yaşanmış; hepsini tarayıp toparla.

Sosyal medyayı izle.. Siyaseti takip et.. Yereli takip et.. Ulusalı takip et.. Görsel hazırla.. Başlık oluştur.. Haberi yayına ver.

Bir bakmışsın akşam olmuş.

Bir bakmışsın hava kararmış.

Bir bakmışsın koca gün yine gazetecilik aşkına tükenip gitmiş!


***

Güneşi görmeden geçen günlerimiz var bizim.

Gecenin bir yarısı ofisten çıkıp eve gidiyoruz. Aç olduğumuzu bile unutmuş oluyoruz. Öylesine bir tempo.

Gece saat on ikide yemek yiyip yatarsan da reflü peşini bırakmıyor. Midendeki asit ağzından burnundan geliyor. O saatte zaten yemek yenmez. Yersen ayrı dert, yemezsen ayrı dert.

Bir de karabasanlar çöker üstüne.

Ev desen artık ev olmaktan çıkmış durumda.. Otel gibi...

Giriyoruz, uyuyoruz, çıkıyoruz.

Şöyle salondaki koltuğa uzanıp elimize televizyon kumandasını alarak kanal kanal dolaşmayı bile özledik.

Velhasıl harala gürele geçiyor ömür.


***

Neyse...

Ne diyorduk?

Kurban Bayramı boyunca günde on üç, on dört saat çalıştık.

Tatili unuttuk.

Bir ara internet sitesinde Bodrum trafiğiyle ilgili haber paylaşmıştık. Bazı okuyucular bizi Bodrum'da tatil yapıyoruz zannetmiş.

Keşke...

Millet deniz kenarlarından fotoğraf paylaşıyor. Sahillerden görüntüler geliyor. Restoranlardan, turistik mekanlardan hikâyeler akıyor.

İnsan bakıp bakıp özeniyor.

Bizim köyde mütevazı bir evimiz var. Yapılacak iş de çok.

İnanın bu bayramda oraya gidip iki gün geçirmek bile nasip olmadı.

Evden gazeteye.. Gazeteden eve...

Cumburlop yatağa...

Sabah kalk...

Yine gazeteye...

Bazen düşünüyorum da...

Acaba memur mu olsaydık?

Sabah sekiz, akşam beş...

Günün sekiz saati devletin, on altı saati senin.

Gerçi o sekiz saatin ne kadarının verimli geçtiği konusuna hiç girmeyelim.

O ayrı mesele.


***

Son zamanlarda aynaya daha sık bakmaya başladım.

Sabahları gözler şiş. Göz torbaları iyice belirginleşmiş. Retinanın feri kaçmış.

Yüzdeki kırışıklıkların sayısı sessiz sedasız artmış.

Saçla sakaldaki beyazları kabullenmiştik. Şimdi kaşlara da kar yağmaya başladı.

Dişler desen ayrı bir hikâye.

Diş eti çekilmesinden dolayı sapasağlam dişler birer birer veda ediyor bedenime!

Uzun süredir sallanan bir dişim vardı.

Bir gece uyandım. Dilimi ağzımın içinde gezdirirken fark ettim.

Diş yerinde yok!

Kalktım aradım. Yastığa baktım. Yatağa baktım.

Bulamadım.

Muhtemelen uykuda yuttum.

İnsan kendi dişini yutar mı? Yutmuşuz besbelli!

Şimdi diyeceksiniz ki "Git dişçiye."

Haklısınız.

Ama hem fırsat olmuyor hem de bir araba parasını gözden çıkarmak gerekiyor.

İşin o kısmı biraz sancılı.


***

Yetmezmiş gibi bir de yakın görme problemi çıktı başımıza.

Elli küsur senedir miyop camların ardından bakıyorduk dünyaya.

Meğer yakınlar da gidiyormuş.

Bilgisayar ekranı flu görünmeye başlayınca mecburen gittik, yakın gözlüğü yaptırdık.

Şimdi ekranı net görüyorum.

İnanın insan bazen küçücük şeylerle mutlu oluyor.

Bizim mutluluk standardımız bu seviyelere kadar indi artık.

Gözlük maceralarıma girsem şimdi, başlı başına bir köşe yazısı çıkar.

Ama şunu söyleyeyim...

Uzağı çıkarıp yakını takmak hâlâ zoruma gidiyor.

Alışacağız artık.

Olmadı bizim Balıkesir Barosu Başkanı Hakan Topaloğlu kardeşimiz gibi boynumuza asarız gözlüğü.

Geçen gün kendisine de mesaj yolladım; “protokol törenlerinde şu gözlüğü boynunda sallandırma, ceket cebine koy!”

Takım elbiseyi giymişsin.

Resmi törendesin.

Esas duruştasın.

Boynunda ip.

İpin ucunda gözlük.

Madalyon gibi sallanıyor.

Tuhaf duruyor vallahi.

Gerçi Allah'tan bizde biraz geç başladı.

Millet kırk yaşında yakın gözlüğü kullanmaya başlıyor.

Biz altmışa dayanmışız, yeni başladık.

İşte bakın...

Bu da insanın kendini avutma yöntemlerinden biri.


***

Demek ki birçok kişiye göre daha geç yaşlanıyorum diye sevineceğim artık.

Küçük şeylerden mutlu olmak lazım.

Çünkü büyük mutlulukları beklerken zaman geçip gidiyor.

Geçen gün bizim hanıma da söyledim:

"Yaş ilerledikçe zaman daha hızlı akıyor sanki!"

Belki gerçekten öyledir.

Belki de zamanın ayarları değişti de biz farkında değiliz.

Bilemiyorum.


***

Hani köşe yazarlarının yaz aylarında meşhur tatil yazıları olur ya...

İşte bu da tatil yapmayı unutan bir köşe yazarının tatil yazısı olsun.

Öyle kabul edin.

Geçmiş Kurban Bayramınızı gönülden kutluyorum.

Herkese sağlık, huzur, afiyet ve sevdikleriyle birlikte geçireceği nice güzel bayramlar diliyorum.

Bir sonraki bayramda birkaç günlüğüne de olsa tatil yapabilmek umuduyla...