Eh şimdi enerji yetmiyor, nefes yetmiyor… Beden eskiyor, ama zihinde hâlâ ‘çabucak halletme’ isteği, o sabırsızlık, o ‘bir an önce bitireyim’ düşüncesi devam ediyor.


AH uleyn gençlik! Nerdesin; ne çabuk gelip geçtin?

Çocukken, komşu teyzeler “gençliğinizin kıymetini bilin” diye uyarırdı hep. Biz onu kocakarı lakırdısı sanırdık. Hani bize söyleyecek başka lafları olmadığında, sığındıkları yegane cümle olurdu bu.

Onlar kocamışlığın son kertesinde; elde titreme, kemikte osteoporoz, şeker dozu yüksek, kalpte çarpıntı, damarda tıkanıklık vesaire..

Bizse kayadan kayaya, bayırdan ovaya, ağaçtan çalıya zıp zıp zıplayan, yerinde duramayan, hiperaktif keçiler gibiydik… Apartmanda otururduk, ‘balkon çocuğu’ dedirtmezdik kendimize. Mahallenin altını üstüne getirir, sokaktaki beş katlı inşaatın zirvesinden aşağıdaki kum tepelerine atlardık meselâ… Durduk yerde, komşu apartmanda oturan çocuklarla taş savaşı yapar, kaşımızı gözümüzü dağıtırdık.

‘Göz’ dedim de.. Bir keresinde koca bir taş parçası benim sağ göze isabet ettiydi. Gözde gözlük; o zaman organik cam falan yok henüz.. Bildiğin cam, kavanoz dibi gibi hem… Sağ cam kırıldı, kırıklar gözüme battı. “Yandım anam” bağırtısı, o şımarık ve abartılı ağlama modunda, göz doktoru Nurettin Yazar’ın çarşıdaki muayenehanesine zor yetiştik.

Uzun süren temizlik işlemi, pansuman falan derken gözü kurtardık.

Çok haşarı, yaramazlığına katlanılmaz ve fakat sevimli görünümüyle konu komşunun sempatisine nail olmanın rahatlığındaydık. O sempatiyi tepe tepe kullandık!

Yetmişli yıllar; Soma Caddesi’nden uzun uzun yürüyüp bugün ismi de cismi de hayatta olmayan Kuva-yı Milliye İlkokulu’na giderken.. İki bin yılında kaç yaşında olacağımı hesaplamaya çalışırdım!

Otuz iki!

Vay anasına.. Ömrün yarısı!

Öyle diyor ya Cahit Sıtkı: “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder… Dante gibi ortasındayız ömrün… Delikanlı çağımızdaki cevher, yalvarmak, yakarmak nafile bugün, gözünün yaşına bakmadan gider!”

O gün geliverdi bir anda… Sene iki bin! Yaş otuz iki oluvermiş.

Ne çabuk geldin geçtin bile diyemeden; daha karpuz kesecektik yani!..

***

GEÇEN gün bizim kalemşor taifesinden Selami Bolat’la oturduyduk bir çay içimliği…

“Yaş kaç oldu” diye sordu.

İkimizin de kılları ağardı yani… “Ben altmış altıyım” dedi!

Benden küçüktür; öyle olmadığını biliyorum…

Laf oyunu yaptığını sonradan anladım. Ki; ‘leb’ demeden leblebiyi anlamakla övünen, hazır cevap muzipliğimle yay burcunun en belirgin özelliklerini taşıyan biri olarak, siyaset pazarımızın pek meşhur laf cambazı Yusuf Hocaoğlu’nun sözcük oyunlarına benzer bir laf oyunu yaptığını anlayamadım.

“Hadi be, ne zaman altmış altı oldun, ben daha elli sekizim” deyiverdim!

‘Altmışın altı’ diyormuş meğer.

Espriyi anlayamadığıma yanarken, zihnimin makara kukara hücrelerinin eksilmeye başladığını fark ettim!

***

ÇOCUK zamanlarımızın yaşlı teyzeleri ne diyordu: “Gençliğinizin kıymetini bilin!”

Bildik mi; bilmedik…

Çocukluk yaşadık elbet; erken büyüdük.. Yaşamın hay huyları içinde gençlik gelip geçiverdi.

Şimdi diyorum ki yaşça küçük olanlara: “Gençliğinizin kıymetini bilin… Ne yapacaksanız erken yaşlarda yapın… Benim gibi sonraki yıllara ertelemeyin planlarınızı…”

Yok be yahu; öyle çok çalışmak, zengin olmak, mal mülk yığmak, paraları üst üste istifleyip geleceğin sağlıklı ve zengin yaşamına dair plan program yapmak falan değil.

Aha işte, kırsalda bir evcik, domates biber ekimliği küçük bir bahçe.. Günün yorgunluğunu atacağın bir fincan kahveyi yudumlarken köpeciklerinin başını okşamak.. Akşam sofrasında helalinden bir kap yemek; hepsi o kadar!

Eh, bir de ele güne muhtaç olmadan geçinip gideceğin bir emekli maaşı… Gerçi benimki haftasına bitiyor.. Herkesinki bitiyor; bu açıdan yalnız değilim!..

Ne diyorduk; gençliğin kıymeti…

Ha işte, ertelene ertelene ellili – altmışlı yaşlara bırakılan bu hayali gerçekleştirmenin keyfi, zevki, mutluluğu, ne derseniz deyin; on – on beş sene öncesinde olaydı keşke.

Daha genç, daha diri, daha sağlıklı, daha dayanıklı halimle, herhalde dağları devirirdim!

Şimdi iki çapa salla, iki tur toprak belle, yağmurun beslediği yabani otları temizle bakalım; bir hafta kendine gelemiyor insan!

Bir de her gün bir avuç ilaç faslı var. Kalp, damar, tansiyon vesaire.

Geçen gün kısa pas temizlik yaptım bahçede.. Beş dakika kürek, on beş dakika mola…

İki karık yer açıp soğan ekeyim dedim, canım burnumdan çıkacaktı neredeyse!

Ayrıca hamlık da var vücutta.. Masa, koltuk, bilgisayar.. Sabahtan akşama, oturarak çalışmaya alışmışız. Yıllar böyle gelip geçmiş; zorunlu hareketsiz yaşamın olumsuz etkisi işte.. Fazladan yüz metre yürüyünce bacaklarda ağrı, az biraz eğilip kalkınca nefes nefese haller…

Genetik midir, bana özgü bir durum mu, burcumun özelliği mi, artık orasını tam bilemiyorum; tez canlıyım, sabırsızım.. Bir şeyin olmasını istiyorsam, hemen olacak; aklıma koyduğumu yapmalıyım.

Eh şimdi enerji yetmiyor, nefes yetmiyor… Beden eskiyor, ama zihinde hâlâ ‘çabucak halletme’ isteği, o sabırsızlık, o ‘bir an önce bitireyim’ düşüncesi devam ediyor.

***

NİSAN başında bahçede durup duran kalın meşe kütüklerini keseyim dediydim. Motorlu testereyi kaptım, kütükleri doğramaya başladım. Yine beş dakika çalışma, on beş dakika mola.. Akşama kadar bayağı bir odun doğradım.

Sağ kolum hâlâ ağrıyor.

Bizim köy yaşantısına özenen arkadaşlar, “biz de bir arsa alalım, bir ev yapalım, ekelim biçelim” falan diyor hep.

Hani denizcilikte bir lakırdı vardır; yatı, teknesi olanlar bilir: “En iyi tekne, arkadaşının teknesi…”

Kırsalda yaşama özenen arkadaşlara şunu söylüyorum:

“En iyi köy evi, arkadaşının köy evi!”

Ziyaret edersin, birkaç gün kalırsın, yiyeceğin içeceğin önüne gelir, bahçeden biber toplarsın, oksijen solursun bol bol…

Tabi yığınla başka iş vardır; onlara takılmazsın. Köylük yerde iş bitmez, sonuçta misafirsin…

Sosyal medyada size de denk geliyordur o videolar… Adam köyde ev yapmış; maksadı kırsalın temiz havasında kafa dinlemek!

“Şurada kafamızı dinleyelim, stresten uzak yaşayalım diye ev yaptık, bir dakika oturup dinlenemedik, iş bitmiyor ki…”

Yok yok, pişmanlık yaşamıyorum… Sadece, kırsalda yaşam keyfinin bedeli biraz ağır oluyor; onu anlatmaya çalışıyorum. Daha erken yaşlarda yapabilecek gücü olanlar yapsın; öteleyince çok güvendiğiniz beden gücünden yoksun kalıyorsunuz.

Bir kere dinlenmek gibi bir hayale kapılmamak lazım. İşleri zamana yayabilirsiniz, eğer benim gibi sabırsız ve hemen olsunculardan değilseniz. Ne ki, sonuçta ötelenen o işler de size bakıyor…

***

ÖNCEKİ akşam, Allah eksikliklerini göstermesin, yine konuklarımız vardı köyde. Akşam yemeği için sözleştiydik. Misafir gelecek diye ben süpürgeye giriştim, bizim hanım viledaya… Ardından yemek hazırlıkları…

Bizimki iş yaparken öfkelidir hep; hele de temizliğe falan kalkıştı mı, yanında durma!

Bağırış çağırış işleri hallettik… Yemekleri yedik, muhabbetin dibine vurduk.

Sonra sofrayı topla, bulaşıkları hallet, sil süpür faslı…

Dedim ya vücut, beyninizle aynı dili konuşmuyor. “Ben yoruldum” diyor etin kemiğin.. Beynin, “bir tek daha iyi gider, ardından cila da yaparsın” modunda!

Göz kapaklarına ağırlık çöküyor; beyin yavaş yavaş kapatıyor kendini…

İşin tuhafı, şehirde uykulara doyamıyorsun, yarım saatçik daha uyuyayım diyorsun.. Beden kalkmıyor yataktan.

Köylük yerde, sabahın altısında zınk diye ayaktasın!

Uleyn git uyu işte; fazladan bir saat uyuyunca kimse sana ceza kesmiyor…

Yok olmaz; illa ki kalkılacak…

Erken uyanmayı sevmem pek.. Tabi köylük yerde erken uyanmak hoşuma gidiyor bir süredir.

Bittabi, yaş kemale erdikçe, yaşadığı günü daha çok uyanık geçirmek istiyor insan…

***

VAZİYET böyle bizim mahallede…

Selam ederim herkeslere.