TARIK SÜRMELİOĞLU


Ve işte koca bir yaz daha bitti...

İnsan farkına varmadan geçip gidiyor zaman. Daha dün haziranın ilk günleriydi sanki. Yaz yeni başlamış, güneş yüzünü göstermiş, sahiller kalabalıklaşmış, sokaklar insan sesleriyle dolmuştu.

Şimdi takvim eylülü gösteriyor.

Yazın kavurucu sıcağından sonbaharın dinginliğine doğru geçiyoruz.

Akşamları dışarı çıkarken yanımıza bir hırka, belki ince bir ceket alma ihtiyacı duyduğumuz günler başladı. Gündüz güneş hâlâ kendini hissettiriyor ama akşamları başka türlü esiyor rüzgâr. Daha serin, ama daha sakin...

Sanki doğa kulağımıza usulca, “Yavaşla artık...” diyor.

Eylül sükûnettir. Sakinliktir. Dinginliktir.

Yazın gürültüsünden, kalabalığından, uğultusundan sonra insanın kendi sesini yeniden duyabildiği aydır.

Sahiller tenhalaşır mesela.. En çok da işin o kısmını severim.. Tatil biter, tatilciler gider, sahil gerçek sahiplerine geri döner. Akşamlar uzar. Ve insan, bütün bir yaz boyunca unuttuğu kendisiyle yeniden karşılaşır.

Eylül biraz hüzündür. Doğa bize kaçınılmaz sonları hatırlatır.

Ağaçların yaprakları sararmaya başlar. Refüjlerdeki çınarların yeşili yavaş yavaş sarıya döner. Yaz çiçekleri artık eskisi kadar canlı değildir. Bir süre sonra çiçekler dökülecek, yapraklar toprağa düşecek, saksılar bahara kadar sessizliğe gömülecek.


***

Bahçedeki ıhlamurdan ümitliydik bu yıl. Çiçeklenecek diye bekledik. Eylül geldi. Yine ıhlamur kokusundan mahrum kaldık.

İnsanın bazen böyle küçük şeylere bile hüzünlenesi geliyor.

Eylül aynı zamanda yeniden başlamaların da habercisi. Okullar açılacak. Okul bahçeleri çocuk sesleriyle dolacak. Sokaklar yeniden hareketlenecek. Sabah telaşları başlayacak.

Servis araçları, okul çantaları, koşuşturan çocuklar...

Yazın rehavetinden çıkıp hayatın alışıldık ritmine döneceğiz.


***

Eylül biraz da hayatın hesabını kitabını yapma ayıdır.

Kış kapıda. Kalorifer yanacak. Soba kurulacak. Isıtıcılar çalışacak. Doğalgaz faturaları gelecek. Elektriğin, doğalgazın, yakacağın hesabı yapılacak.

Yani Eylül bir yandan şiirdir ama öte yandan hayatın ta kendisidir. Hem romantiktir hem gerçekçidir.

Belki de onu güzel yapan biraz da bu çelişkidir.


***

Eylülü neden sevdiğimi sorarsanız... En çok, insanı kendisiyle baş başa bıraktığı için seviyorum.

Yazın kalabalığından kaçıp ılık bir sahile gitmek mesela... Çıplak ayaklarla kumlara basmak... Kimsenin olmadığı bir kıyıda uzun uzun yürümek...

Bir banka oturup denizi seyretmek... Ve hiçbir şey yapmadan sadece düşünmek... Ne güzel şeydir.

İnsan bazen bir yerlere kaçmak ister. Ama nereye? Kimden?

Belki başkalarından değil... Kendisinden kaçmak ister insan.

Sonra yollara düşünce anlar ki, aslında kendinden kaçamıyormuş.

Tam tersine... Kendini bulmak için kaçıyormuş. İnsanın kendi içine yaptığı sessiz yolculuk...

Bir yılın muhasebesi... Bir tür durum muhakemesi... Yaşadıklarını önüne koyarsın.

Sevinçleri bir kefeye, kırgınlıkları diğer kefeye... Kazandıklarını bir tarafa, kaybettiklerini diğer tarafa...

Ve bakarsın. Güzellikler ağır basıyorsa, ne âlâ...

Basmazsa? O zaman bazı şeyleri değiştirme zamanıdır belki.


***

Şimdi çıplak ayakla toprağa basabileceğiniz son günler. İyi değerlendirin. Biriken kötü enerjiyi toprağa bırakın.

Kırgınlıklarınızı, öfkelerinizi, gereksiz yüklerinizi... Bırakın gitsin.

Sonbahara ve ardından gelecek kışa biraz daha hafiflemiş girin. Bir gece ay ışığında, evinizin sokağında bir köşeye oturun.

Mahallenin kedileri gelsin. Bacaklarınıza sürtünsünler. Başlarını okşayın.

Çünkü yakında onları daha az göreceksiniz.

Havalar soğuyunca sıcak ve kuytu yerlere çekilecekler. Yağmurdan, fırtınadan, kardan korunmak için en kenar köşelere saklanacaklar.

Doğa uykuya geçecek.

Ama insanın içindeki hayat uyumamalı. Çünkü biz daha baharın tadına bile doyamadık.

Son yıllarda baharı yaşamadan yaz gelir oldu. Bir bakıyorsunuz her yer yemyeşil...

Üç gün sonra bozkırın sarısı kaplamış her yanı. Baharın ılık nefesini doğru dürüst hissetmeden yazın sıcağına yakalanıyoruz.

Belki de bu yüzden Eylülü daha çok seviyoruz.

Çünkü Eylül bize yavaşlamayı hatırlatıyor.

Bakmayı... Dinlemeyi... Düşünmeyi… Fark etmeyi...


***

Eylülün bir başka anlamı daha var.

Barış...

Eylülün ilk günleri, dünyaya barışı hatırlattığımız günler.

Ne tuhaf değil mi? Eylülün dinginliğinde, dünyanın dört bir yanında savaşların sıcaklığı yükseliyor.

İnsanlar hâlâ birbirlerini öldürüyor. Şehirler yıkılıyor. Çocuklar savaşların ortasında büyüyor.

İnsanoğlu hâlâ savaşmayı seçiyor. Hâlâ daha fazlasını istiyor.

Hâlâ “Hepsi benim olsun” diyerek dünyanın bir ucundan diğer ucuna saldırıyor.

Oysa bu koca dünya hiçbirimize ait değil.

Ne imparatorlara... Ne iktidarlara... Ne servet sahiplerine... Dünya hepimize emanet.

Belki de insanoğlunun unuttuğu en önemli şey bu.

Hayat, sahip olmakla değil; yaşamakla güzel.

Bir ağacın altında oturabilmekle... Bir kedinin başını okşayabilmekle... Çıplak ayakla toprağa basabilmekle... Bir çocuğun kahkahasını duyabilmekle... Ilık bir sahilde yürüyebilmekle...

Ve akşam olduğunda, bütün telaşın ardından kendi kendine “Bugün de yaşadım.” diyebilmekle...


***

Şimdi yollara çıkın. Gökyüzüne bakın. Yavaş yavaş göçe hazırlanan leylekleri göreceksiniz. Gidecekler. Sıcak diyarlara...

Ama bu bir veda değil.

Bahar geldiğinde yeniden dönecekler. Yenilenmiş, arınmış, tazelenmiş olarak...

Ve onlar döndüğünde belki bizim içimizdeki dünya da yeniden uyanacak. İçimizdeki çocuk yeniden çıkacak ortaya. Unuttuğumuz sevinçleri yeniden hatırlayacağız.

Hiçbir bitiş gerçekten son değil. Yaprak düşüyor ama ağaç ölmüyor. Çiçek soluyor ama bahar bitmiyor. Leylek gidiyor ama dönüş yolunu unutmuyor.

Sonbahar geliyor ama ilkbahar da yolda.

İşte bu yüzden Eylül... Bitişlerin başlangıcıdır.

Belki bir yaz daha bitti. Belki bazı aşklar geride kaldı. Belki bazı insanlar hayatımızdan çıktı. Belki bazı hayaller gerçekleşmedi. Belki bazı beklentilerimiz yarım kaldı.

Ama hayat devam ediyor. Her bitiş, başka bir başlangıcın kapısını aralıyor.

Hoş geldin Eylül.

Sükûnetinle, hüznünle, romantizminle, sararan yapraklarınla, ılık akşamlarınla ve bize yeniden hatırlattığın umutla...

Hoş geldin.

İyi ki geldin.