Yılbaşı akşamları dün gece olduğu gibi evlerde garip bir telaş başlar.
Salata kaç çeşit olacak, pilav tane tane mi oldu, tatlıyı kim yapacak derken bir de işin “hindi” boyutu var. Fırına sığar mı, pişer mi, içi kuru kalır mı… Peki hiç durup şunu düşündük mü: Biz bu hindiyi neden her yılbaşı yiyoruz?
Açık söyleyeyim, ben uzun süre “E öyle işte, yılbaşı hindisiz olmaz” cevabıyla idare ettim. Ta ki bu hikâyenin aslında hiç de bize ait olmadığını fark edene kadar.
İşin aslı şu: Hindi bizim mutfak kültürümüzün bin yıllık bir üyesi falan değil. Kendisi Kuzey Amerika kökenli. Yani Orta Asya’dan göçerken bohçamıza koyduğumuz bir lezzet değil. Aztekler evcilleştiriyor, Avrupalılar keşfediyor, gemilerle kıtalar aşıyor… Bizim sofraya gelene kadar bayağı pasaport damgası biriktiriyor.
Daha da ilginci, İngilizce’de hindinin adı “turkey”. Yani bildiğin Türkiye. İnsan ister istemez “Bunda da mı bizim adımız yazıyor?” diye düşünüyor. Meğer mesele tamamen ticaret yollarıymış. Osmanlı topraklarından geçen mallar “Türk malı” diye anılınca, zavallı hindi de bu isimle kalmış. Kuşun suçu yok yani.
Bir de şu gerçek var: Hindi aslında yılbaşı yemeği değil, şükran günü yemeği. Amerika’da hasat bitmiş, insanlar masaya oturmuş, “Şükürler olsun” demiş; ortada koca bir hindi… 19. yüzyıldan itibaren bu görüntü iyice yerleşmiş. Bizse bu geleneği alıp yılbaşına taşımışız. Biraz “komşudan gördüm, hoşuma gitti” durumu.
Eskiden Avrupa’da yılbaşı sofralarının yıldızı kazmış mesela. Mantıklı da… Hasat zamanı ortalıkta gezen kazlar yılbaşına doğru iyice tombullaşıyormuş. Ama sonra hindi devreye giriyor. Neden? Çünkü bol. Çünkü ucuz. Çünkü kalabalık aileyi doyuruyor. Tavuk gibi yumurtası yok, inek gibi sütü yok; sadece eti var. Yani “kes gitsin” kategorisinde.
Zamanla işin dini tarafı da silinmiş. Hindi artık kutsal gün yemeği değil, kutlama yemeği olmuş. Kraliyet sofralarına girmiş, oradan dünyaya yayılmış. Biz de almışız, fırına sürmüşüz.
Bugün geldiğimiz noktada yılbaşı hindisi biraz da alışkanlık aslında. Belki de “özel gün hissi” verdiği için seviyoruz. Her gün yapmadığımız, biraz zahmetli, biraz gösterişli… Masaya geldiğinde “Bu akşam farklı” dedirten bir yemek.
Ama şunu kabul edelim: Yılbaşı sofrasının ruhu hindiden ibaret değil. Hindi olmazsa yılbaşı iptal olmuyor. Kimi dolma yapıyor, kimi balık kızartıyor, kimi sadece çerezle kutluyor. Asıl mesele, o sofranın etrafında kimlerle oturduğun.
Yine de… Fırından çıkan o koca hindinin kokusu eve yayıldığında insan bir durup gülümsüyor. “Bak,” diyor, “bir yılı daha geride bırakıyoruz.” Belki de hindinin gerçek görevi bu: Bizi aynı masada toplamak.