Doğu Anadolu ve Güneydoğu yolculuğumuzun yeni durağında direksiyonu bu kez Şanlıurfa'nın en hüzünlü, en romantik ve belki de en etkileyici köşelerinden birine kırıyoruz: Halfeti...
Şanlıurfa deyince çoğu insanın aklına önce kebaplar, isotlar, sıra geceleri gelir. Biz de birkaç gün boyunca bol bol yedik, gezdik, Urfa'nın o kendine has ruhunu hissettik. Ama itiraf etmeliyim ki bu şehirde beni en çok etkileyen yer ne bir restoran ne de bir tarihi çarşı oldu.
Beni en çok etkileyen yer, yarısı sular altında kalmış bir şehrin sessizliği oldu.
Halfeti...
Bazı şehirler yaşar, bazı şehirler unutulur. Halfeti ise sanki yaşamaya devam etmek için suyun altında direniyor.
Fırat Nehri'nin kıyısına vardığınız anda bunu hissediyorsunuz. Hatta ilk birkaç dakika boyunca tam olarak ne hissettiğinizi anlayamıyorsunuz. Çünkü karşınızdaki manzara ne tamamen bir göl ne tamamen bir nehir ne de bildiğimiz bir kasaba görüntüsü.
Ortada başka bir şey var...
Biraz hüzün, biraz tarih, biraz da masal.
Tekneye bindiğimizde Fırat'ın o masmavi suları önümüzde uzanıyordu. Hafif bir rüzgâr esiyor, güneş suyun üzerinde dans ediyor, etrafımızdaki kayalıklar ve taş yapılar sessizce bizi izliyordu.
Sonra uzaktan o meşhur minare görünmeye başladı.
Suların içinden yükselen yalnız bir minare...
Belki Türkiye'nin en hüzünlü fotoğrafı.
Bir zamanlar insanların yaşadığı sokaklar, evler, avlular bugün Fırat'ın altında. Birecik Barajı'nın ardından sular yükselmiş ama geçmiş gitmemiş. Hâlâ orada duruyor. Suyun altında sessizce bekliyor.
İnsan ister istemez düşünüyor...
Bir gün yaşadığınız şehir sular altında kalsa ne hissederdiniz?
Halfeti'nin hikâyesi biraz da bunun cevabı aslında.
Tekne turu boyunca Rumkale'yi de gördük. Nehir ile Merzimen Çayı'nın birleştiği noktada yükselen o heybetli yapı gerçekten insanı etkiliyor. Kayalıkların üzerine kurulmuş kale, yüzlerce yıldır bölgeyi seyrediyor gibi.
Asurlular görmüş onu.
Romalılar görmüş.
Bizanslılar, Memlükler, Osmanlılar...
Hepsi geçmiş, Rumkale kalmış.
Bu toprakların en güzel tarafı da bu galiba. Tarih kitaplarında okuduğunuz medeniyetler burada yan yana yaşamış gibi duruyor.
Bir de efsaneler var tabii...
Kral Kızı Mağarası'nın hikâyesini dinlerken insan kendini bir Anadolu masalının içinde hissediyor. Yasak aşklar, nehrin ortasındaki mağaralar, ulaşılamayan sevgiler...
Belki gerçek değil.
Ama bu coğrafyada bazen gerçeklerden çok hikâyeler etkiliyor insanı.
Yaklaşık bir buçuk saat süren tekne turunun ardından iskeleye döndük.
İskelenin aynı zamanda restoran olması ayrı bir güzellikti.
Karşımızda Fırat...
Üstümüzde Urfa güneşi...
Masada güzel bir sohbet...
Bazen yolculukların en unutulmaz anları müzelerde ya da tarihi yapılarda değil, tam da böyle masalarda yaşanıyor.
O an Halfeti bana nedense İtalya'daki Como Gölü'nü hatırlattı.
Biraz da Eski Foça'yı...
Ege'de küçük bir sahil kasabasını alıp Güneydoğu'nun kalbine koymuşlar gibiydi.
Vedalaşması zor oldu.
Ama önümüzde başka bir durak vardı.
Belki de insanlık tarihinin en büyük bilmecelerinden biri...
Göbeklitepe.
Yaklaşık iki saatlik yolculuğun ardından "Tarihin Sıfır Noktası" olarak anılan Göbeklitepe'ye ulaştık.
İlk dikkatimi çeken şey ise beklediğimden çok daha düzenli bir ziyaret sistemi olmasıydı.
Aracınızı belirli bir noktaya bırakıyorsunuz.
Sonrasında belediye otobüsleri sizi bölgeye taşıyor.
Beklemek yok.
Kargaşa yok.
Her şey oldukça planlı.
Kazı alanına geçmeden önce ziyaretçileri büyük bir tanıtım merkezi karşılıyor. İçeride Göbeklitepe ve Karahantepe'den çıkarılan eserlerin kopyaları, görsel anlatımlar, ışık tünelleri ve videolar bulunuyor.
Açık konuşayım...
Bu bölüm beni kazı alanından daha fazla heyecanlandırdı.
Çünkü orada size sadece taşlar gösterilmiyor.
Bir hikâye anlatılıyor.
Ve insan hikâyesiz hiçbir şeye bağlanamıyor.
Göbeklitepe'nin büyüsü de tam burada başlıyor.
Yıllardır "Göbeklitepe'de aslında görülecek çok bir şey yok" diyenleri duymuştum.
Haklı oldukları taraflar var.
Çünkü kazı alanına vardığınızda karşınızda fotoğraflarda gördüğünüz kadar devasa bir görüntü bulmuyorsunuz.
Üzeri koruma çatısıyla örtülmüş bir alan.
A, B, C ve D bölgeleri.
Taş sütunlar.
Kabartmalar.
Kazılar...
İlk bakışta hepsi bu.
Ama sonra düşünmeye başlıyorsunuz.
Tam 12 bin yıl önce...
Henüz tekerlek yok.
Yazı yok.
Metal aletler yok.
Tarım bile yok.
Ama insanlar 15 tonluk taşları işliyor.
Taşıyor.
Diziyor.
Üzerlerine sanat eserleri yapıyor.
İşte o noktada mesele taşlar olmaktan çıkıyor.
Mesele insan oluyor.
Bunu neden yaptılar?
Nasıl yaptılar?
Kim organize etti?
Neden sonra kendi elleriyle toprağa gömdüler?
Soruların sayısı arttıkça Göbeklitepe büyüyor.
Belki de etkileyici olan şey tam olarak bu.
Henüz bütün cevapları bilmiyor oluşumuz.
Harran Ovası'na doğru baktığınızda insanın aklına tek bir düşünce geliyor:
"Acaba toprağın altında daha neler var?"
Belki yeni tapınaklar...
Belki yeni şehirler...
Belki de bildiğimiz tarihi baştan yazdıracak yeni keşifler...
Bugün Göbeklitepe'yi gezen insanlar ikiye ayrılıyor gibi geliyor bana.
Bir grup hayran kalıyor.
Bir grup ise fazla abartıldığını düşünüyor.
Sanırım hangisinin haklı olduğunu zaman gösterecek.
Belki 20 yıl sonra...
Belki 50 yıl sonra...
Kazılar ilerledikçe "Tarihin Sıfır Noktası" ifadesinin ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlayacağız.
Ama şu bir gerçek:
Göbeklitepe'den ayrılırken insan yanında cevaplardan çok sorular götürüyor.
Ve bazen iyi bir yolculuğun en güzel yanı da budur.
Akşam saatlerinde yeniden Şanlıurfa'nın sıcak sokaklarına döndük.
Gün boyu Fırat'ın sularında dolaşmış, binlerce yıl öncesinin izlerini takip etmiş, insanlık tarihinin bilinmeyen sayfalarına kısa bir yolculuk yapmıştık.
Yorgunduk.
Ama güzel bir yorgunluktu.
Çünkü ertesi gün bizi yeni bir şehir bekliyordu.
Gaziantep.
Ama o da artık bir sonraki yazının hikâyesi...