Mardin'i tek yazıda anlatmaya çalışmak, Mezopotamya'yı bir avuç toprağa sığdırmaya benziyor.
Bir önceki yazıyı sıra gecelerinin sıcak sohbetlerinde bırakmıştık. Sabah olduğunda ise taş duvarların arasından süzülen ilk güneş ışıklarıyla yeniden düştük yollara. Bu kez hedefimiz Mardin'in daha derinlerine inmekti. Valizlerimizi de yanımıza aldık çünkü akşam Şanlıurfa'ya doğru yola çıkacaktık. Ama insan Mardin'den ayrılacağını bilince, her sokağa biraz daha dikkatli bakıyor.
Kahvelerimizi içtik. Güne başlamanın en güzel bahanesi her zaman iyi bir kahve zaten. Sonra rotayı herkesin mutlaka görün dediği Dara Antik Kenti'ne çevirdik.
İtiraf etmeliyim ki Mardin'de beni en çok etkileyen yerlerden biri Dara oldu.
Bazı yerler vardır; fotoğraflarda güzel görünür ama gidince beklentinizi karşılamaz. Dara tam tersiydi. Fotoğrafların anlatamadığı kadar büyük, anlatamadığı kadar etkileyici bir yer.
Yaklaşık bin beş yüz yıl önce Doğu Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırını korumak için kurulan bu dev kent, bugün hâlâ taşların arasından tarih fısıldıyor. İnsan gezerken kendini bir açık hava müzesinde değil de unutulmuş bir medeniyetin içinde hissediyor.

Ama Dara'da bizi asıl etkileyen yer "Zindan" olarak bilinen bölüm oldu.
Aslında eski bir su sarnıcı.
Fakat insan Mardin'deki sıradan görünen bir taş evin altında böyle devasa bir yapıyla karşılaşmayı beklemiyor.
Daracık bir yarıktan içeri girdik.
Sonra bir anda kendimizi yüzlerce yıllık taş merdivenlerin üzerinde bulduk.
Dışarıda kavurucu bir sıcak vardı. İçeri adım attığımız an ise hava buz gibi oldu.
Sütunlar yükseliyor, taş duvarlar karanlıkta kayboluyordu. Loş ışıklar ve yankılanan ses efektleri ortamın gizemini daha da artırıyordu. Bir anlığına zaman duygusunu kaybediyorsunuz.
Mardin Bienali kapsamında yerleştirilen "İnsan Yiyen Yılan" heykeli de sütunların arasında bütün ihtişamıyla duruyordu. O karanlık atmosferin içinde heykelle göz göze gelince insanın tüyleri ister istemez diken diken oluyor.
Dara'da yaklaşık 40 yıldır kazı çalışmaları sürüyor.
Düşünün...
Bunca yıl boyunca toprağın altında saklanan bir şehir.
Ve bugün hâlâ yalnızca küçük bir kısmı gün yüzüne çıkarılmış durumda.
Belki de beni en çok etkileyen şey buydu. Bu kadar büyük bir mirasın hâlâ hak ettiği kadar bilinmiyor olması.

Dara'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Midyat'a çevirdik.
Son dönemde sosyal medyada sık sık karşımıza çıkan meşhur Kafro pizzalarını yerinde denemeden dönmek olmazdı.
Elbeğendi Köyü'ne vardığımızda köyün neden pizza ile anıldığını hemen anlıyorsunuz. Neredeyse her köşe başında bir pizzacı var.
Köyün Süryanice adı zaten Kafro.
Biz de en çok adı geçen mekânlardan birine oturduk. İçerisi tıklım tıklımdı.
İncecik Roma usulü hamurlar...
Masada sarımsaklı, fesleğenli, naneli ve acılı soslar...
Kuru domates, roka ve gravyer peynirli pizza ise açık ara günün yıldızı oldu.
Mezopotamya'nın ortasında böyle bir pizza kültürüyle karşılaşmak da yolculuğun güzel sürprizlerinden biriydi.
Ardından yönümüzü Mor Gabriel Manastırı'na çevirdik.
İşte burası insanı yalnızca tarihiyle değil, hâlâ yaşayan bir yapı olmasıyla da etkiliyor.
397 yılında temelleri atılmış bir manastırdan söz ediyoruz.
Bugün Avrupa'daki pek çok ünlü manastırdan yüzlerce yıl daha eski.
Ama asıl etkileyici olan şu:
Burada hayat hâlâ devam ediyor.
İbadet sürüyor.
İnsanlar yaşamaya devam ediyor.
Yaşlı bir papazın duasına denk geldik. Sessizce ibadetini sürdürüyordu. Fotoğraf çekmemize izin verilmedi ama bazen bazı anların yalnızca hafızada kalması gerekiyor zaten.
Manastırın bahçelerinde meyve ağaçları vardı.
Sebzeler yetişiyordu.
Kendi kendine yeten bir düzen kurulmuş.
Orada çalışanların mesaisi ise emeklilikle bitmiyor.
Ömür boyu sürüyor.
Ve daha da ilginci; yıllarca hizmet eden herkes manastırın arkasındaki mezarlığa defnediliyor.
Şu an görev yapan insanların mezar yerleri bile hazır.
İnsan bunu duyunca hayatın geçiciliğini daha derinden hissediyor.

Mor Gabriel'den ayrılırken yalnızca bir yapı gezmiş olmuyorsunuz.
Bin altı yüz yıldır kesintisiz devam eden bir yaşam biçimine tanıklık etmiş oluyorsunuz.
Sonrasında yeniden Mardin merkezine döndük.
Zamanla yarışıyorduk.
Mardin Müzesi, Etnografya bölümleri, tarihi eserler, binlerce yıllık medeniyetlerden kalan izler...
Ardından Mardin'in siluetine imzasını atan Ulu Cami...
Yüzyıllardır şehrin üzerinde yükselen minaresiyle hâlâ aynı heybetini koruyor.
Mardin'de insanın hoşuna giden şey şu:
Bir sokakta ezan sesi duyuyorsunuz.
Bir sonraki sokakta kilise çanı.
Sonra bir manastır.
Sonra bir medrese.
Ve bunların hepsi aynı şehrin içinde yan yana duruyor.
Belki de Mardin'i özel yapan tam olarak bu.

Akşam yaklaşırken kendimizi yeniden dar sokaklara bıraktık.
Bir gece önce ‘’Nerede yesek?’’ Diye düşünürken burayı da görmüştük ancak Hamdani Restoran’ı tercih etmiştik… Bu kez Lumi Restoran’a oturduk.
Tam terasa oturmuş manzarayı izlerken gökyüzü kapandı.
Yağmur başladı.
Biz de Çinili Meyhane bölümüne geçtik.
İyi ki geçmişiz.
Vişneli sarma, kuru dolma, sembusek, tepsi kebabı...
Mardin mutfağı yalnızca doyurmuyor, hikâye anlatıyor.
Her tabakta başka bir kültürün izi var.
Her lokmada başka bir medeniyetin hatırası.
Yemek bittiğinde masadan kalkmak istemedik.
Ama yol bizi bekliyordu.
Aracımıza doğru yürürken son kez taş sokaklara baktım.
Ve bütün yol boyunca aynı şeyi düşündüm:
"Mardin'de bu da varmış..."
"Mardin'de şurayı da görememişiz..."
"Mardin'de buna da vakit yetmedi..."
Sanırım Mardin'in sırrı burada.
İki günde gezilecek bir şehir değil.
Belki iki haftada bile tam anlamıyla bitmez.
Bazı şehirleri gezersiniz.
Bazı şehirler ise içinizde kalır.
Mardin ve Midyat benim için ikinci gruba girdi.
Şimdi rotamız Şanlıurfa.
Ama aklımın bir köşesinde hâlâ Mezopotamya'ya bakan o taş teraslar, binlerce yıllık manastırlar ve Dara'nın karanlık sarnıçları var.
Şanlıurfa'da görüşmek üzere.