Doğu Anadolu gezi notlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Malatya'nın ardından rotamızı Elazığ'a çevirdik. Açıkçası kafamda Elazığ'la ilgili belli başlı birkaç görüntü vardı. Ancak şehre girer girmez bütün o ezberler bozuldu. Hava serin, gökyüzü kapalıydı. Hafif hafif yağmur atıştırıyordu. Yol boyunca uzanan yemyeşil manzaraya bakarken bir anlığına Doğu Anadolu'da olduğumuzu unuttuk.



Abarttığımı düşünen olabilir ama o ilk izlenim gerçekten öyleydi. Birisi beni gözüm kapalı getirip bıraksaydı, "Karadeniz'in herhangi bir şehrindeyiz" desem kimse itiraz etmezdi. Dağlar yeşil, vadiler yeşil, hava serin... İnsan zihninde oluşturduğu Doğu Anadolu fotoğrafını bir kenara bırakmak zorunda kalıyor.


6F059B12 Fd8B 410B 8384 894777518D41



Tabii bir şehri tanımanın en güzel yollarından biri mutfağından geçiyor.
Elazığ'a gelir gelmez kendimizi Palu Tava'nın peşinde bulduk. İlk bakışta oldukça sade görünen bir yemek. Fırında uzun süre pişirilmiş kuzu eti, yanında sebzeler... Ancak işin sırrı detaylarda saklı.
Bu yemekte kullanılan pirzola ve kaburga etleri saatler boyunca pişiyor. Etin bütün lezzeti ve yağı altta duran biberlerin üzerine süzülüyor. Sonuç mu? Beklediğimizden çok daha farklı bir deneyim.
Hatta işin ilginç tarafı, bir süre sonra eti bırakıp biberlere yöneldik.



Normal şartlarda bu yemeğin altında kullanılan biberlerin Keban Barajı çevresinde yetişen özel bir çeşit olması gerekiyormuş. Mevsimi henüz gelmediği için normal biber kullanılmıştı. Yemeği hazırlayan ustalar, "Bir de gerçek biberiyle denk gelirseniz bu yemeği yeniden keşfedersiniz" dediler. Daha etli, daha aromatik ve çok daha farklı bir tat sunduğunu anlattılar.
Ağır bir kuzu yemeği gibi görünse de insanı yormayan, mideyi rahatsız etmeyen bir lezzetti.
Yemekten sonra konaklamak için şehir merkezinden yaklaşık yarım saat uzaklıktaki Sivrice tarafına yöneldik. Tercihimiz Eskibağlar'da bulunan butik bir otelden yana oldu.


0Cf1Fa1E 3B13 4E84 Ae94 D90391B1B943



Aslında bu tercihin önemli bir nedeni vardı.
Elazığ sadece tarihiyle ya da mutfağıyla değil, üzümüyle de ünlü bir şehir.
Öküzgözü, Boğazkere ve Elazığ Kırmızısı gibi Anadolu'nun en değerli üzüm çeşitleri burada yetişiyor. Özellikle Öküzgözü ve Boğazkere, Türkiye'nin şarapçılık dünyasında artık marka haline gelmiş durumda.
İşte tam da bu yüzden bağların ortasına kurulmuş bir yerde kalmak istedik.
Ve iyi ki istemişiz.



İki büyük dağın arasından ilerleyen yolun sonunda ulaştığımız yer adeta başka bir dünyaydı. Yemyeşil bir coğrafyanın ortasında yükselen taş bir konak... Pencereden baktığınızda üzüm bağları, tepeler ve uzakta Hazar Gölü...
O an insanın aklına ister istemez İtalya'nın Toscana bölgesi geliyor.
Bazen ülkemizdeki güzelliklerin kıymetini ancak başka ülkelerle kıyaslayınca fark ediyoruz. Oysa Elazığ'ın bu manzaraları birçok Avrupa destinasyonuyla rahatlıkla yarışabilecek güzellikte.



Akşam saatlerinde kaliteli peynirler, bölgenin üzüm kültürü ve sessizliğin verdiği huzur eşliğinde günün yorgunluğunu attık.
Belki de temiz havanın etkisiydi.
Onca kilometrelik yolculuğa rağmen sabah gün doğarken son derece dinç bir şekilde uyandım. İlk iş kendimi dışarı atmak istedim ama bu kez de şiddetli yağmur karşıladı bizi.
Yine de yağmurun ardından yükselen o toprak kokusu vardı ya...
Bazen bütün yolculuğun özeti tek bir koku olabiliyor.
Bir süre sonra bulutlar dağıldı. Güneş yüzünü gösterdi. Islanmış çimlerin üzerindeki parlaklık, yeşilin onlarca tonunu aynı anda gözler önüne seriyordu.
Elazığ'dan ayrılırken aklımda sadece güzel bir yemek ya da güzel bir manzara kalmadı. Doğu Anadolu hakkında yıllardır zihnimizde oluşan bazı kalıpların ne kadar yanlış olduğunu da bir kez daha görmüş oldum.



Doğu Anadolu sadece sert iklimlerden, taş yapılardan ve uzun kışlardan ibaret değil.
Bazen karşınıza Karadeniz'i kıskandıracak kadar yeşil bir şehir çıkıyor.

Bazen de kendinizi Toscana'yı andıran bağların arasında buluyorsunuz.
Elazığ, bu yolculuğun en büyük sürprizlerinden biri oldu.



Şimdi rotamız Diyarbakır.
Ama o hikâye bir sonraki yazıda...