Doğu Anadolu gezi yazısı serimizin yeni durağı Şanlıurfa...
Ama baştan söyleyeyim; bu yazı taşlardan, surlardan, müzelerden çok sofralardan bahsedecek. Çünkü bazı şehirler önce gözünüze değil, midenize dokunur. Şanlıurfa da onlardan biri.
Mardin'in taş sokaklarına veda edip akşam saatlerinde Urfa yoluna düştük. Haritada iki şehir birbirine yakın görünüyordu. İnsan "iki saatlik yol" deyip geçiyor ama o yolun bazı bölümleri var ki insanı sabrıyla sınar. Asfaltın yer yer kaybolduğu, aracın her çukurda ayrı bir hikâye anlattığı bir yolculuktu. Şaka değil, böbrek taşı olan biri o yolda taşını düşürür derlerse abartmış olmam.



Gece saatlerinde Şanlıurfa'ya vardığımızda tek düşündüğümüz şey yatağa kavuşmaktı. Çünkü günlerdir devam eden yolculukta uyku artık lüks haline gelmişti.
Sabah uyandığımızda Kurban Bayramı'nın ilk günüydü.

Herkesin bildiği o klasik tatil sabahlarından biri...
Sokaklar sakin, kepenkler kapalı, şehir henüz tam olarak uyanmamış.
Kahvaltı yapacak bir yer buluruz diye çıktığımız sokaklarda önce sessizlik karşıladı bizi. Sonra bir ara sokakta yükselen mangal dumanı...
İşte bütün planlarımız o dumanla değişti.


A7620544 7Bf2 4633 91Cb 0D5A88A91131



Masaya oturduğumuzda önümüzde ciğer ve Urfa kebabı vardı.
Normal şartlarda sabah kahvaltısında peynir, zeytin, domates arayan insanlar için biraz sıra dışı bir başlangıçtı belki ama birkaç lokma sonra anladık ki bu şehirde sabahın tanımı biraz farklı.
Şanlıurfa sıcağının altında ciğer ve kebap yemek kulağa ağır geliyor olabilir ama inanın hiç öyle olmadı.
Ne mideyi yordu ne insanı rahatsız etti.
Tam tersine, daha ilk öğünden itibaren bu şehrin yemekle kurduğu ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu hissettirdi.
63 Kebap isimli küçük bir mekândayız.
Diyarbakır'da yediğimiz ciğerden oldukça farklı bir yorum vardı burada. Daha küçük doğranmış, daha az baharatlı ve bizim damak tadımıza biraz daha yakın.
Kebap ise kelimenin tam anlamıyla kusursuzdu.
Dokunduğunuz anda dağılan kıyma, tam kararında yağ oranı, gereksiz hiçbir baharatın saklamadığı gerçek et lezzeti...
Bazen bir yemek size uzun uzun hikâye anlatmaz.
Sadece "Ben buyum" der.
İşte o kebap da öyleydi.



Sonra başladık Urfa sokaklarında dolaşmaya.
Esnafa sorduk.
"Nerede ne yiyelim?"
Aldığımız cevap hemen hemen aynıydı:
"Bugün bayram. Çoğu yer kapalı."
Biz de yürümeye devam ettik.
Baharatçılar Çarşısı'nın etrafında dolaşırken burnumuza karışan kokular aslında bu şehrin özeti gibiydi. İsot, sumak, kahve, köz ve tarih...
Derken yolumuz Şirinhan'a düştü.
Küçük bir dükkân.
Ama bazen küçük mekânların mutfakları büyük restoranlardan daha büyük işler çıkarıyor.
Biz aslında arkadaşlarımız için yer bakıyorduk.
Kendimiz çoktan kahvaltıyı yapmıştık.
Fakat mutfaktan gelen kokular planlarımızı bozdu.
Birer kebap daha söyledik.
Urfa kebabı, Adana kebabı, kuzu şiş...
Her biri ayrı güzel.


9Bee14D2 E80A 44E3 B8Dd 8C022B5Bc0C8



Yol boyunca duyduğumuz "Mardin kadar lezzetli değil" yorumları yavaş yavaş anlamını yitiriyordu.
Çünkü önümüze gelen her tabak beklentimizin biraz daha üzerine çıkıyordu.
Urfa'nın en büyük sürprizi belki de buydu.
Kendisini anlatmak için çaba göstermiyor.
Sadece önünüze tabağı koyuyor.
Gerisini size bırakıyor.



Şanlıurfa'nın merkezinde dolaşırken bir şeyi daha fark ettim.
Şehir çok yürünebilir.
Balıklıgöl merkez alınarak kurulmuş hissi veriyor insana.
Her yol dönüp dolaşıp oraya çıkıyor.
Ve insan ne kadar sıcak olursa olsun kendini gölün çevresindeki ağaçların altında serinlerken buluyor.
Balıklıgöl'ü anlatmak kolay değil.
Çünkü orası sadece bir göl değil.
İnançla tarihin iç içe geçtiği bir hafıza alanı.
Hz. İbrahim'in ateşe atıldığına inanılan yer, Aynzeliha'nın hikâyesi, kutsal kabul edilen balıklar...

Her adımda başka bir anlatı çıkıyor karşınıza.
Bayram nedeniyle olağanüstü kalabalıktı.
Ama buna rağmen insanın üzerinde garip bir huzur bırakıyor.



Gündüzü güzel.
Fakat gecesi bambaşka.
Işıkların suya vurduğu, kalabalığın yavaş yavaş sakinleştiği saatlerde Balıklıgöl başka bir kimliğe bürünüyor.
Şanlıurfa'daki son büyük sürprizimiz ise Cevahirhan oldu.
Aslında gitmek istediğimiz mekânlardan biriydi ama telefonla aradığımızda yer olmadığını öğrenmiştik.
Üstelik o akşam sıra gecesi de vardı.
Umudu kesmiştik.
Tesadüfen önünden geçerken son bir şansımızı deneyelim dedik.
Ve şans yüzümüze güldü.
Altı kişilik masaya yer bulduk.
O an yaşadığımız sevinç, sanırım o günkü bütün yürüyüş yorgunluğunu unutturdu.
Hayalini kurduğumuz Urfa lahmacunu sonunda karşımızdaydı.
İncecik hamur.
Bol isot.
Çıtır kenarlar.
İlk lokmada neden bu kadar övüldüğünü anlıyorsunuz.



Ardından kızarmış içli köfte geldi.
Sonra keme kebabı...
Urfa mutfağının gizli hazinelerinden biri.
Mantar aromasının ete eşlik ettiği çok özel bir lezzet.
Masluka geldi.
Çiğköfte geldi.
Yaprak sarma geldi.
Kuru dolma geldi.
İsot dolması geldi.

Masadaki herkes bir süre sonra konuşmayı bıraktı.
Çünkü bazı sofralarda sohbeti yemek devralır.
İşte o gece öyle bir sofradaydık.



Şanlıurfa'dan aklımda kalan şey sadece tarihi olmadı.
Sadece Balıklıgöl de olmadı.
Aklımda en çok kalan şey insanların yemekle kurduğu samimi ilişkiydi.
Bu şehirde sofralar yalnızca karın doyurmuyor.
Hikâye anlatıyor.
Kültür aktarıyor.
Hatıra bırakıyor.
Geceyi yine Balıklıgöl'ün ışıkları altında bir kahveyle noktaladık.



Urfa'nın sıcaklığı yerini hafif bir serinliğe bırakmıştı.
Kalabalık yavaş yavaş dağılıyor, gölün yüzeyinde ışıklar dans ediyordu.
Ve biz ertesi günün rotasını düşünüyorduk.
Çünkü sırada insanlık tarihinin başlangıç noktalarından biri vardı.
Göbeklitepe...
Ve Fırat'ın sularına yaslanmış Halfeti...
Ama onların hikâyesi başka bir yazının konusu.