Izmir'de güneşli pırıl pırıl bir pazar günü yaşanıyordu. 24 Ocak 1993 tarihinde, tam 33 yıl önce, öğle saatlerinde, Izmir'de, güneşli aydınlık bir gün yaşanırken, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bağımsızlık benim karakterimdir" sözü ile özetlediği Antiemperyalist dünya görüşünden rahatsız olan çevrelere hizmet eden odaklar ise, karanlık bir planı uygulamaya koyuyordu. Milliyet Gazetesi İzmir Bürosu'nda çalıştığım günlerdi. Kordon'da bir grup arkadaşla birlikte, bir kafede oturuyorken karşıdan, ellerinde bir pankartla bize doğru gelmekte olan grup dikkat çekiciydi. Iyice yaklaştıklarında ellerindeki pankarta aceleyle yazılmış cümleyi okuduğumuzda büyük bir şaşkınlık yaşadık:
"UĞUR MUMCU ÖLDÜRÜLDÜ!"
Antiemperyalist, Cumhuriyetçi, Laik, Demokrat, İlerici, Devrimci ve tam da Atatürk'ün tanımladığı gibi 'Bağımsızlıkçı' ilkeleriyle öne çıkan Gazeteci Ugur Mumcu, Ankara Karlı Sokakta evinin önündeki aracına konulan bir bomba ile katledilmişti!...
AKIN AKIN CUMHURİYET MEYDANI'NA AKTIK!
O günler, İnternet ve sosyal medya gibi haberleşme iletişim ağlarının olmadığı, hatta telefonun bile tam anlamı ile yaygın olamadığı günlerdi... Hiç kimse bir başkasına bir şey sormadı, bir haberleşme ve örgütlenme olmadı, hiç kimse başkasını beklemedi fakat halk, "Cumhuriyet Meydanı'nda mutlaka bir şeyler oluyordur!" sezgisiyle Cumhuriyet Meydanı'na aktı.
Karşıyaka-Konak-Pasaport-Alsancak hattında sefer yapan vapurlar, sessizce doluyordu. Akşam alaca karanlıkta meydan iyice kalabalıklaşmıştı. Izmir, Ege iklimini yasayan bir şehirdir ama nemli ayazı da fenadır estiğinde...
O gün de öyle bir gündü. Alanı dolduranlar, üşüyorlardı, kaygılı ve öfkeliydiler. Ankara'da yüz binlerce kişi, "Kalpaksız Kuvvacı" Uğur Mumcu'nun tabutunu eller üzerinde taşırken Izmir'de de Cumhuriyet Meydanı üç gün üst üste dolup taşıyordu...

UĞUR MUMCU NE DİYORDU?
Uğur Mumcu, gazetecilik yaptığı yıllarda yazdığı yazılarıyla, kitaplarıyla teröre, gericiliğe, kökten dincilige, tarikatlara, uyuşturucu-mafya-silah ticareti üçlemesine karşı duruyordu. Bütün yazıları ve kitapları belgelere dayanıyor ve doğal olarak bu çevrelerde büyük bir huzursuzluğa yol açıyordu. Katledildiği günlerde ise Kürt Hareketi uzerine bir dosya hazırladığı ve dosyanın yarım kaldığı haberleri gazetelerde yer alıyordu...
Sol düşünce yapısındaki Mumcu, demokrat tavrıyla sol akımları da yeri geldiğinde eleştirmekten geri durmadı. Mumcu, özellikle sol akımların silah kullanmasını eleştiriyor, bunun bir çıkar yol olmadığı görüşünü dile getiriyordu...
UGUR MUMCU',NUN UNUTULMAYAN SÖZLERİ:
Ugur Mumcu, üzerine gittiği çevrelerden tehditler alıyordu, tehlikenin farkındaydı ve o günlerde şu sözleri kaydediyordu:
"Ben Atatürkçüyüm.... Ben, cumhuriyetçiyim... Ben lâikim... Ben antiemperyalistim... Ben tam bağımsız Türkiye'den yanayım... Ben insan hakları savunucuyum... Ben, terörün karşısındayım... Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun! Parçalayın! Her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır."

UĞUR MUMCU'NUN 'SESLENİŞ'İ
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken, bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım unutma bizi!..
Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabamız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.
Öldürüldük ey halkım unutma bizi!..
Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terkedildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.
Hücrelere atıldık ey halkım unutma bizi!..
Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde, öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezartaşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..
Kanserdik. Ölüm her gün bir sinsi yılan gibi, dolaşıyordu derilerimize. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı ecelsiz.
Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..
Giresun’daki yoksul köylüler. Sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım unutma bizi!..
Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle, başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz-sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!..
Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk: Komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında, emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı, daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi.
Bir kez anlamak istemediler bizi...
Vurulduk ey halkım, unutma bizi!..
Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline, değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki, korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik, boynumuzu uzattık yağlı kementlere.
Asıldık ey halkım, unutma bizi!..
Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı, bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.
Korkmadan öldük ey halkım unutma bizi!..
Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi...
(Cumhuriyet, 25 Ağustos 1975)
UĞUR MUMCU KİMDİR?
Annesi Nadire Mumcu, babası tapu kadastro memuru Hakkı Şinasi Mumcu'dur. Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 tarihinde Kırşehir'de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu.
İlköğretimini Ankara Devrim İlkokulu'nda ve ortaöğretimini Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi'nde tamamlayan Mumcu, çok aktif bir öğrenciydi. 1961'de avukat olmak üzere başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1965 tarihinde mezun oldu. Henüz öğrenciyken 26 Ağustos 1962'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan "Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü'nü aldı. 1963'te fakültede öğrenci derneği başkanı seçildi. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı olarak çalıştı.
Yeni Ortam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Uğur Mumcu, 1975'ten itibaren Cumhuriyet'te "Gözlem" başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda Anka Ajansı'nda çalışmaktaydı. 1975 Mart'ında makalelerinden oluşan "Suçlular ve Güçlüler" adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl, Altan Öymen'le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Demirel'in hayalî mobilya ihracatını konu edinen "Mobilya Dosyası" adlı kitabı yayımlandı.
1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. "Gözlem" başlıklı köşesinde 1991 yılının kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 1977'de "Sakıncalı Piyade" ve "Bir Pulsuz Dilekçe" kitapları yayımlandı. Ertesi yıl, "Sakıncalı Piyade" adlı yapıtını Rutkay Aziz ile birlikte tiyatroya uyarladı. Oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu'nda tam 700 kere sahneledi. 1978'de ise, ünlülerin yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı "Büyüklerimiz" yayımlandı.